Bir masumiyetin berrak yüzünde cevelan diyelim adına... Ve henüz
kirletilmemiş bir bilincin katıksız sevincinden bir katre düşsün yüreğimize.
Ormanların derinliklerinden süzülen çıldırtıcı renkler görelim ve dünyanın
eteğinden tütsülenen egzotik sesler işitelim...
Bazen bir rüzgarın uğultusunda kaybolan bülbül şeydalığı, bazen bir akışın
maviliğinde solan
çöl susuzluğu olsun damarlarımızda akan... Bir serap
karşısında çatlamış dudaklardan neşideler ve bir yağmur ormanında güneş yanığı
ayaklardan izler... Merhametin uzak adına diyelim ki umut...
Yıllarca önce duyduğum
bir sözü hatırlamaya çalışıyorum: “Afrika’da her sabah
bir aslan uyanır; en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir.
Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır; en hızlı koşan aslandan daha hızlı
koşması gerektiğini bilir. Afrika’da aslan veya ceylan olmanız değildir önemli
olan; güneş doğarken koşuyor olun yeter.”
Afrikalı siyah adamı tanıdım kendi yurdunda; daha koşacağı miller ve miller var
önünde. Hiç şüphesiz mutlu bir yolculuk da olacak bu. Beyazların yüzyıllardır
bitiremediği zenginliklerden arta kalanları yeniden almak, sahiplenmek,
çoğaltmak ve üretmek için... Üreterek kendisi olabilmek için... Yine de siyah
adamın yıllar boyunca çizik çizik edilmiş yüreğinin tamiri pek zor görünüyor.
Bereket, yüzündeki gülümseme, samimiyet, içtenlik ve parıltı bunu
kolaylaştıracak kadar yaşama sevinciyle dolu.
Kahve yanığı kirpiklerin
arasından size bakarken bir çocuk, beyaz tırnaklı siyah
elini size uzatırken bir genç, gözleri değil yalnızca, yüreği de gülümsüyor...
Nil’in keremi kadar huzurlu, Ümit Burnu’nun aydınlığı kadar ışıltılı bir
gülümseyiş bu...
Caddede kendisiyle karşılaşan bir insan kadar tedirgin, aynada
ilk defa yüzünü gören bir ihtiyar kadar da şaşırmış...
Dil ile diş kadar yakın, cevher ile maden kadar iç içe büyüyüp de yer ile gök
kadar uzak, tuz ile şeker
kadar çelişik hayatların savrulduğu kıta, Afrika.
Rüzgarların yol şaşırdığı bodrum katı dünyanın, belki mahzeni... Mevsimlerin
tersine aktığı, suların inatla döndüğü coğrafya. Kumların saatlerden değil
takvimlerden savrulduğu; çimenlerin
yaylalar yerine bozkırlara yayıldığı. Şimşek
şimşek akşamlarda, derin derin heyecanlar. Ve insanların derinliklerinde biriken
acıların yüzlere vuran desenleri...
Afrika, acıyı hüzne banarak yiyebileceğiniz kadar egzotik bir
derdin adı. Öyle
çeşitli yürüyüşler gördüm ki caddelerinde, kimse sevemez onları güzel
bakışlardan öte; kimse ulaşamaz azaplarına İlahî mesajlardan gayrı... Bir
bekleyişin sabırsızlığı içinde bekleşenler bunca yıldır, bir yetişmenin
ucundan
yetişebilmek için mavi düğümlerini çözmeye çalışıyorlar zamanın. Güneş her gün
yeni bir saklambaça başlıyor yaşlanıp da ölmeyen ağaçların yaprakları arasında;
bulutlar her akşam üzerinde çekiliyorlar köşelerine sessiz
sadasız. Gülümseyen
dudakların ardındaki parıltılı dişler insanlara belki de hayal ettikleri Bilal’i
hatırlatıyor ve bir şehadet çağrısı geliyor kulaklara uzaktan uzağa...
Yokluk ve yoksulluk burada besbelli ki iyi niyete
katık edilerek sofranıza
geliyor. Afrika, önümüzdeki yıllarda bir safari heyecanıyla koşmak zorunda...
Altının ve kahvenin vatanı, kadim zamanlarda açan lotus çiçeklerinin büyüsünü ve
taze yağan berrak yağmurların bereketini yeniden
kazanmak zorunda...
Ve Afrika’da insanlarımızı da gördüm. Bulundukları yere yaylaların meşeleri
kadar sağlam yapışmış, sabit ayakla direnen ve karşılığını gören insanlar.
Afrika tarihinde bir zamanlar bir Ebubekir
Efendi varmış, Ümit Burnu’ndan kara
kıtaya Türklüğün aydınlığını götüren; iki yüz yıl kadar sonra bir de Tayyip
Erdoğan oldu, gelecek zamanları ışıtmaya...
Afrika’ya Rashida İsmaili’nin şiiriyle veda
ettiğimizde buruk bir hüzün kapladı
içimizi:
Sana hiç söyleyen oldu mu / Sen güzelsin /Afrika! / Tüm bedenin / Ve hisli
dudaklarınla / Ruhuma öptün. / Ve Afrika / Sana bağlandım / Kalbimin her
atışında / Ve her nefes
alışımda / Sen benimsin!..
Zaman
10.03.2005