Sinema yazarları, dünyanın -hareketli ve bereketli bir sinema sektörüne ev
sahipliği yapan- istisnasız bütün ülkelerinde “cins insanlar” olarak ün
yapmışlardır. Bu kalabalık ailenin üyelerinin kendilerine özgü bir konuşma ve
yazı jargonu vardır.
Günün 24 saati sinemayla yatar sinemayla kalkar; yalnızca filmlere değil,
doğrudan doğruya hayatın kendisine de “üç boyutlu olarak çekilmiş uzun metraj
bir film” gözüyle bakarlar. O yüzdendir ki gündelik hayat içinde karşılaştıkları
ilginç kareleri sık sık sevdikleri filmlerle özdeşleştirmeleri, sadık
okurlarınca da doğal karşılanır.
Ancak, bir bütün olarak bakıldığında benzeşen hayat tarzları, onların kendi
içlerinde “farklı ideolojik tercihlere” sahip oldukları gerçeğini de
değiştirmez. ABD'den Fransa'ya, İngiltere'den Almanya'ya, Hindistan'a ve
Japonya'ya dek, sinema yazarlığının profesyonel bir meslek olarak benimsendiği
bütün ülkelerde “muhafazakâr” çizgide eleştirmenler de vardır, “sosyalist” ya da
“liberal” eleştirmenler de… Hepsi, kendilerine kulak veren toplumsal çevreye
karşı, genel bir uzlaşma ve sulh ortamı içinde aydınlatma görevlerini yerine
getirirler. Bu çok seslilik düzeninde, kimilerine göre duygu sömürgeni bir
sahtekâr, kimilerine göre ise Amerikan emperyalizminin son dönemde
Hollywood'daki en büyük muhalifi konumundaki provokatif yönetmen Michael
Moore'un filmlerini yere göğe sığdıramayan eleştirmenlerin olması da doğaldır,
onu yalancılıkla suçlayıp yerin dibine sokanların varlığı da…
Ancak, sözünü ettiğimiz doğal süreç, yeryüzünde bir tek Türkiye'de “sapmaya
uğramış” durumdadır. “Solcu olmak”, Türkiye'de 1950'lerden bu yana sinema yazarı
olmanın ilk, tek ve de vazgeçilmez kuralına dönüşmüş, daha da açıkçası
dönüştürülmüştür. Sinemaya duyulan güçlü sevgi, bu dalda alınan eğitimin
niteliği ve derinliği, konuya yönelik entelektüel hakimiyet, geçmişteki sektörel
tecrübeler ve diğer her türlü belirleyici avantaj, ülkemizin kendine özgü sosyo-politik
koşulları içinde ancak birer “teferruat”tan ibarettir. Küresel politik
literatüre, dünyanın başka hiç bir ülkesinde kullanılmayan “gerici” ve “ilerici”
gibi içleri bomboş, her açıdan muğlak kavramlar armağan etmiş bir ülkenin kültür
ikliminde daha fazlasının olması da beklenemezdi zaten…
Bu tek sesliliğin, vaktiyle -ta 19'uncu yüzyıl sonu Osmanlı'sında- sinemayı
ülkemize getiren kesimin “azınlıklar” olmasından başlayıp 1960'lardaki -dönemin
bütün solcularını çatısı altında toplayan- o ünlü “Sinematek Derneği” deneyimine
kadar uzanan çok uzun ve kökleşik bir gerekçeler zinciri var.
“Sekülarite” tarafından Fransız Devrimi sonrasında kentlerden kovulup dağlara
doğru itelenen muhafazakârlık, ne zaman ki -bütün dünyada olduğu gibi- ülkemizde
de- kanla, şiddetle sürüldüğü o ıssız dağlardan geriye dönüş hazırlıklarına
başladı; seküler çevrelerin de bu beklenmedik gelişmeyle birlikte elleri
ayakları tutuştu.
Günümüzde, ABD'den Avrupa'ya, oradan da Rusya Federasyonu'na dek uzanan “yeni
dindarlaşma” dalgasının sistemi yöneten elitlerde yol açtığı tedirginlik
duygusu, 1920'lerde sekülariteyle “ailesinin görüşünü almaya zerrece gerek
duymadan, kendi kafasına göre yıldırım nikâhı yapmış Türkiyeli aydın”ı da
kuşatmaya başladı. Çünkü, her ne kadar eşten-dosttan saklanmaya çalışılsa da bu
zoraki evlilik artık yürümüyor ve alttan alta çöküş çatırtılarının sesi geliyor.
Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılında kent hayatından bütünüyle kazınan dindarlar,
1950-2000 arasındaki yarım yüzyıllık toparlanma döneminde, “kente geri dönüş
yolu”nda -bütün engellemelere karşın- yine de belli bir mesafe katetmeyi
başardılar. Bu dönemde, metropollerin göbeğine değilse bile kıyılarına kadar
inildi ve oralarda bir geçiş evresi için “varoşlar” tesis edildi.
Dindar toplum, yeni milenyumla birlikte, anılan mücadelede artık yeni bir adım
daha atmış, farklı bir evreye geçmiş durumda… Bu kesim, metropollere cömertçe
sunulup taşradan esirgenmiş olan refah düzenindeki en doğal haklarını talep
ediyor. Çünkü, taşra insanlarını “kentlileri beslesinler” diye ilelebet buğday
ve koyun yetiştirmeye mahkûm edemezsiniz; onları yalnızca vergi tahsilatında ve
askerlikte hatırlayarak sonsuza kadar enayi yerine koyamazsınız.
Bizde de 2002 ve 2007 genel seçimlerinde kimilerinin suratlarına indirilen o
esaslı şamarın arka plan öyküsü bundan ibarettir. Halk, sabırla kentlere doğru
yaklaşıyor ve bu topraklara nicedir egemen olan jakobenizmden iktidarını geri
istiyor. Hem de gayet ironik bir biçimde, sosyalist ideolojiyi savunarak değil,
fakat sosyalistçe yöntemlerle…
Dürüstçe kabul etmek gerekir ki, jakobenizm, bu çetin çeviz mücadelede, uzun
yıllardır iktidarda olup semirmişliğinin de etkisiyle oldukça güçlü silahlara
sahip durumdadır. Karnı tok, sırtı pek, çenesi kuvvetli bir yazar-çizer
topluluğu ve onlar tarafından yönetilen kocaman bir medya ağı, devletin
-tercihini şimdilik bu kesimden yana kullanan- silahlı güçleri ve sermayenin
üzerinde oturan bir avuç “başarıya mahkûm edilmiş Sabetaycı aile” ile onların
yetenekleri kendinden menkul çocukları…
Ancak korkunun ecele hiç faydası yok; bir yılda olmasa beş yılda, beş yılda
olmasa on yılda, on yılda olmasa yirmi yıl içinde iktidar yeniden “eski
kentliler”in, vaktiyle o kentleri kurmuş olanların ellerine geçecektir.
Anlattığım şey, hiç yaşanmamış ve yaşanmayacak olan bir masal değil… “Kayserili
okuma-yazma bilmez gariban çiftçi Abdullah”tan “Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah
Gül”e uzanan zorlu yolun öyküsünü dikkatle takip etmiş olan her akıl sahibi
kafa, şimdilerde bu gerçeği çok iyi görüyor. Yaşanan yoğun tedirginlik de o
yüzdendir.
Ülkemizde, bu kararlı ilerleyişin farkında olmayan, olamayan kesimlerden biri de
Türkiyeli sinema yazarları.... Yıllar yılı bütünüyle kendi içlerine dönük,
halkın beğeni ve değerlerinden tamamen kopuk bir çizgide “Kendim çalarım, kendim
söylerim” tarzı bir üslûpla sinema kültürü üretmiş olan bu topluluğun üyeleri,
şimdilerde -benim gibi- aralarından tek tük çıkan farklı bakış açılarını bile
dehşet dolu gözlerle izlemekteler…
Kendisini beğenip alkış tutmamızı âdeta bir âyet-i kerime kesinliğiyle vaaz
ettikleri “Persepolis” filmine yönelik iki eleştirel yazımdan sonra, yalnızca
onların dümen suyuna girmiş olan okurlarından değil, bizzat profesyonel düzlemde
sinema yazıp çizen meslektaşlarımdan da öfkelerini zorlukla bastıran bir sürü
“sinirli” mesaj almış olmam, bu durumun benim hayatımdaki güncel kanıtlarından
yalnızca birisi. Hayatı boyunca İran topraklarına adım dahi atmamış olanlar,
benim gibi dünyayı gezip görme obezitesine yakalanmış bir adama akıl verecek
kadar cüretkârdılar üslûplarında. Hele de sürekli takipçilerimin çok iyi
hatırlayacakları, bir buçuk yıl önce yine bu sayfalarda yer alan o can sıkıcı
“Brokeback Dağı” yazıları ve ardından gelen “toplu aforoz”a hiç değinmeyeceğim
bile…
1985'den bu yana kendi imzamı kullanarak sinema yazıları yazıyorum. Geride kalan
çeyrek yüzyıllık süreçte, bu ülkede kaç adet yoz filmin “sinema sanatı” adına
birer başyapıt ilan edildiğini, ticarî sinema örneği olarak bile kalibresi düşük
kaç yapımın sırf siyasal nedenlerle yüceltildiğini artık tek tek sayamıyorum
bile…
Sözgelimi, Bernardo Bertolucci'nin bir anne-oğulun “aşkını” anlatan “La Luna”sı…
İçerdiği rezil ötesi pornografik sahneyi de bir yana bırakın, başından sonuna
dek hastalıklı bir beynin ürünüydü o film… Tıpkı, aynı yönetmenin bir başka
hasta ruhlu filmi olan “Paris'te Son Tango” gibi… Ve ister semavî kaynaklı
isterse de insan eliyle türetilmiş olsun, bütün kadim dinler ve inançlarda
“büyük günah” ilan edilmiş bir sapkınlığı aktarıyordu. Ancak, Türk sinema
eleştirmenleri, “avamın asla anlayamayacağı kadar yükseklerde duran müthiş bir
sanat aşkı” ile, tıpkı günümüzde Ang Lee adlı Tayvanlı züppenin sınır tanımaz
fantazilerini nasıl yüceltiyor, onun filmlerinin sansüre uğratılma girişimleri
karşısında nasıl canhıraş feryatlarla ayaklanıyorlarsa, “La Luna”nın sinema
salonlarına uğradığı 1980'lerin başlarında da benzer türden bir yaygara
koparmışlardı.
Aynı tavrı istisnasız her dönemde göstermiştir eleştirmenlerimiz… Ne zaman ki
beyazperdeye Allah'ı, peygamberlerini, dinlerin vaaz ettiği ulvî değerleri
aşağılayan, insanoğlundaki o kadim ahlâk duygusunu küçümseyip “modası geçmiş
arkaik bir güdü” olarak sunan küstah bir film yansımıştır; o filme bir eleştiri
getirmeye kalktığınız anda karşınızda bu “kanaat oluşturucular”ın sınırsız
hiddetini bulursunuz. Çünkü yeniçağın yönlendirici tanrıları onlardır ve hiç
kimse onların düşünce sistematiğinin dışına taşma cesareti göstermemelidir.
Sinemayla dolu dolu geçen son çeyrek yüzyılımda, belleğimde bu konuya ilişkin
öylesine çok kayıt var ki… Sözgelimi, 1980'lerin ikinci yarısında, Martin
Scorsese'nin “Günaha Son Çağrısı”na Hıristiyan ve Müslümanların dünyanın dört
bir köşesinde birlikte tavır aldıklarını, Hz. İsâ'yı uçkuruna düşkün sıradan bir
dervişe dönüştürme gayretindeki “inançsızlık pompalayıcıları”nın ise bu
ittifaktan dolayı öfkeden deliye dönüp filme karşı olan herkesi nasıl da
topyekün “kara cahil” ilan ettiklerini daha dün gibi hatırlıyorum.
Aynı şekilde, 1990'ların başlarında, Paul Verhoeven'in zaman zaman erotizm
sınırlarını aşıp hard-pornoya dönüşen “Temel İçgüdüsü”nün, yine bu “klan”ın göz
yaşartıcı çabalarıyla, dünya üzerinde bir tek ülkemizde “hiç kesilmeden”
oynatılması da hatıralarım arasındadır.
Ve nihayet, geçtiğimiz günlerde binbir tantanayla gösterime sokulan son Ang Lee
yumurtlaması “Dikkat: Şehvet”te de aynı şeyler oldu. Film, dünyanın bu konudaki
en özgürlükçü ülkesi ABD'den, Lee'nin ülkesi Tayvan'a kadar her yerde kesilerek
ya da en azından katı bir yaş sınırı uygulamasıyla gösterime çıktı. Bir tek
devlet hariç: Türkiye…
Kültür Bakanlığı'nın denetim mekanizmalarında görev yapanları bile ürkütüp
yıldıran bir “medya terörü” var bu ülkede. ABD'deki meslektaşları (ki orada bu
kurulun dengi bizzat film Amerikan Film Yapımcıları Birliği, yani MPAA'dır) bir
tek cinsel içerikli görüntü ya da insan öldürme sahnesi için gözlerini bile
kırpmadan “R” (Restricted/Küçüklere Sınırlandırılmış) sertifikası verirken,
bizimkilerin ise seks, kaba dil ve şiddet açısından en tahripkâr, en pervasız
filmleri bile yaş sınıflandırmasına tâbî tutarken ödleri kopuyor. Hoş, zaten bu
kepaze işletmecilik sisteminde, yaş sınırlaması getirseler de onların koydukları
sınırlar hangi işletmecinin umurunda ki?
Son iki yıl içinde, birbirinden iğrenç görüntülerle bezeli her iki “Hostel”
filmini de farklı salonlarda, 9-12 yaşlarındaki çocuklarla yanyana izlemek
zorunda kalmış biriyim ben…
Nitekim, “Dikkat: Şehvet”i Türkiye'de dağıtan şirket de -sanki böyle bir
ayrıcalık Türk halkının başını göğe erdiriyormuş gibi- yaptığı duyurularda
çarşaf çarşaf ilan etti bu “kesintisiz gösterim” farkını…
Pekiyi, anılan film bu şekilde gösterime çıktı da ne oldu? Hasılat rekorları mı
kırdı?
Sinemaya giderken, böyle bir kültürel eyleme harcadığı 50-100 YTL'nin ve en az
3-4 saatlik zamanın kıymetini artık fazlasıyla bilen, beyazperdeden “aldığı” ile
oraya “verdiği” arasında sağlıklı bir denge kurmak isteyen Türk izleyicisi, bel
altına yönelik bu tür ucuz propagandaları yemedi elbette. Lee'nin anlı şanlı
“sanatsal porno”su iki hafta güç bela gösterimde kaldıktan sonra sessizce
çekildi salonlardan…
Son derece köklü, güçlü ve bu gücünün bilinciyle alabildiğine küstahlaşmış bir
“yapılanma”dan söz ediyorum sizlere…
İster sıradan bir izleyici, ister muhalif bakış açısına sahip bir sinema yazarı,
isterse Kültür Bakanlığı'nda film denetimleri yapan kurulun bir üyesi olun;
toplumu ve değerlerini koruma adına atacağınız her iyi niyetli adım sonrasında,
isminizin çevresinde başlatılacak olan “hakaret salvosu”na direnebilmeniz için
çelik gibi sinirlere sahip olmanız gerekiyor. Bu ise Allah'ın herkese bolca
dağıttığı bir erdem değil ne yazık ki… O yüzden de şeklen “muhafazakâr cenah”ta
olmasına karşın, “sinema yazarları klanı”nın hışmına uğramamak için en kritik
filmlerde dahi susmayı tercih eden, bu kaypakça tarafsızlık gösterisiyle
pozisyonunu korumayı amaçlayan (muhafaza edecek her nesi kalmış ise)
“muhafazakar” sinema eleştirmenleri; çeşitli nedenlerle içinde bulunduğu
entelektüel çevreden aforoz edilmemek adına Brokeback kovboylarının ateşli
aşkının “hayatın farklı ve ilginç bir cephesi” olduğunu belirten beş vakit
namazında niyazında sinemaseverler gördü bu gözler…
Oysa, gerçekten imân etmiş olanlar için hayatta bir tek gerçek var. Ve bütün
diğer gerçekler de onun çevresinde döner. İnanç ise o mutlak gerçeği süslü
laflarla iğdiş etme çabasını hiç kaldırmaz.
Velhasıl, Türkiyeli sinema yazarları, bu kozmopolit ülkenin halkının, özünde,
genetik olarak “muhafazakârlığa dönük” bir yapısı olduğunu, rahatsız edici,
itici ve garip olanın “halkın” değil, doğrudan doğruya “kendilerinin tavrı”
olduğunu artık anlamak zorundalar... Aslına bakarsanız, vurguladığım bu yalın
gerçeği lâyıkıyla anlayabileceklerinden son derece kuşkuluyum; fakat şimdiye
kadar daima yazılamayanları yazmasıyla tanınmış olan bu sayfada böyle bir
hatırlatma yapmamızın yine de hiç bir zararı olmayacaktır. Bildiğiniz üzere,
burada yıllardır hem bu dünya hem de ahiret için tarihe küçük küçük kayıtlar
düşüyoruz. Ki böylelikle sonradan, bunları okurlarımıza söylemiş olmanın gönül
rahatlığı içinde son nefesimizi verelim diye....
En hızlı sosyalistlerin bile oğullarını -en azından tıbbî yararları kanıtlanmış
bir gereklilik olarak görüp- sünnet ettirdikleri, en koyu tanrıtanımazların
sözlerine “İnşaallah” ve “Maşaallah” ile başladıkları böyle bir ülkede,
“öteki”ni bu denli hakir görüp reddeden bir sinema yazarlığının, bilinsin ki
daha çok uzun yıllar boyunca hükmü olmayacaktır. İstediğiniz kadar
“sinemacıların toplumun ötesinde duran kişiler” olduğunu savunun, Türkiye
toplumu son tahlilde “Brokeback Dağı”, “Dikkat: Şehvet” ya da “Persepolis” gibi
bu ülkenin kültürel kodlarına uymayan filmleri kollektif bilincinden geri
kusacaktır. Nitekim, sözkonusu yapımların gösterime çıkmasının ardından elde
edilen zavalı gişe rakamları bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyarken,
jakoben entelektüellerin yıllanmış alay nesnesi konumundaki Mahsun Kırmızıgül'ün
çektiği “Mavi Melek” filmi ve bu filmin izleyiciden gördüğü teveccüh de “öze
dönüş” olgusu anlamında tezlerimizi doğrulayan bir başka anlamlı örneği
oluşturmaktadır.
Türkiye halkı, ne sinema ne de başka bir alan üzerinden gelen dayatmacı bir
“aydınlanma”yı sevmez. Önüne konulanı önce sakin sakin inceler, orasına burasına
dikkatle bakar. Eğer, kafasına ve yüreğine uymuşsa, onu hiç bir dış zorlama
olmaksızın alıp gönülden benimser. Benimsedikten sonra o değeri başkalarına
yansıtmadaki performansı da dünyadaki her ulustan daha yüksek olur. Sözgelimi,
“harf devrimi”, nüfusunun ancak yüzde 10'u okur yazar olan genç Türkiye
Cumhuriyeti tebâsının büyük ölçüde “aklına yatmıştır”. Günümüzde okur yazar
oranımızın yüzde 95'leri aşmış olması ve kızların büyük bir şevkle okumaya
yönlendirilmesi de bu “akla yatmışlığın” pozitif sonuçlarından yalnızca
ikisidir.
Ancak, aynı tebâ, kadınının kızının başının olur olmaz her yerde açılması
fikrini hiç mi hiç sevmemiştir. Kaynağını Atatürk devrimlerinden bile almayan,
onlara göre çok daha yakın tarihli bu jakobence dayatmanın yarattığı toplumsal
travmanın acıklı sonuçlarına artık neredeyse her an ve her yerde tanık
olmaktayız.
1993 yılında İstanbul'da bir grup yazar (Saim Nuri Yavuz, Turgut Yasalar, Atilla
Dorsay, Agâh Nedim Özgüç, H. Vecdi Sayar, Kami Suveren ve Necati Sönmez)
tarafından kurulan Sinema Yazarları Derneği, ya da kamuoyunca bilinen kısa
adıyla SİYAD, aradan geçen bu 14 yılda, stratejik kararlar alan üst yönetim
mekanizmasında muhafazakâr düşüncenin temsilcilerine hiç bir zaman yetki
vermemesiyle, Türkiye'ye özgü bu tek boyutlu sinemasal bakışın âdeta cisimleşmiş
bir anıtı gibi karşımızda yükseliyor. Üstelik, SİYAD'ın “farklı” olana yönelik
bu topyekün reddedici tavrı yalnızca “yönetim” düzeyinde değil, “üyelik kaydı”
aşamasında da aynen geçerli…
Ülkemizdeki bütün meslek örgütleri üye sayılarını, buna paralel olarak da
sektörel etkinliklerini artırmak için deli gibi çırpınırken, SİYAD, kuruluşundan
bu yana, “siyasal açıdan ince eleyip sık dokumadan yeni üye kabul etmemek” gibi
sıradışı bir tavır geliştirmiştir. Ki bu tavrıyla da aynen “Mason locaları”nı
hatırlatır.
Anılan derneğin (Türkiye'deki bütün benzer oluşumlar gibi) üye kaydı için
aradığı belli bazı formel koşullar mevcuttur. Bunları, yıllardır yenilenmeyen o
derme çatma internet sitesinde sizler de rahatlıkla okuyabilirsiniz. Ancak, bu
koşulları harfiyen yerine getiriyor olmanın pratikte hiç bir anlamı bulunmuyor.
Atilla Dorsay'ın başkanlık ettiği yıllarda –sektöre yıllardır hizmet veren
muhafazakâr çizgideki iki meslektaşımızın üyeliğe kabuluyle- nisbeten daha
yumuşak bir seyir izleyen “siyasal filtreleme”, ikinci başkan Mehmet Açar'ın
döneminde artık iyice su yüzüne çıkmış durumdaydı. Sözgelimi, ismi bende saklı
bir sinema yazarı dostumuz var ki, bu kişi bütün meslekî faaliyetleri, yasal
sigorta kayıtları, eğitimi v.b. durumuyla aranan koşullara uymasına, istenen her
türlü belgeyi harfiyen hazırlayıp derneğe teslim etmesine rağmen, gerekçe dahi
içermeyen iki satırlık uyduruk bir cevabî mektup ile üyelikten reddedilmişti.
Ancak, bizler bu gerekçeyi “içeriden” kısa süre içinde öğrendik. Sorun, bu
arkadaşın “sağcı eğilimleri olmasıydı”.
Bugün, Türkiye'de, gazete, dergi, internet portalı gibi mecrâlarda düzenli
sinema yazıları yazan, çeşitli radyo ve televizyon kanallarında bu içerikte
programlar yapan 200 dolayında aktif yazar ve yapımcı bulunmasına karşılık,
mesleğin tek temsil örgütü olma pozisyonundaki SİYAD, bu sayının ancak dörtte
biri oranında üyeye sahiptir. Ve görünen o ki dernek yönetimi bu anormal
durumdan hiç de muzdarip değildir. Derleyip toplayıcı, kuşatıcı olması gereken
bir “sanat ve meslek örgütü” kimliğiyle, bırakın birilerinin bin bir türlü
belgeyle onların ayağına gelip çeşitli siyasal filtrelerden geçmesini, bizzat
yönetim kurulunun sinema yazınına emek veren bütün emekçileri tek tek, isim isim
belirleyerek onlara üyelik davetiyesi çıkartması gerekirken, sözünü ettiğimiz
dernek 14 yıldır bu uğurda kılını bile kıpırdatmamıştır.
O yüzden de böylesine tek boyutlu siyasallaşmış bir meslek örgütünden ne bugün,
ne de gelecek adına hiç bir beklentimiz bulunmuyor.
Türk medyasında faaliyet gösteren “öteki” sinema yazarları ve program
üreticilerinin yapmaları gereken en akıllıca iş, tez zamanda bir kaç bin lirayı
biraraya getirip en yakın notere giderek, alternatif bir meslek örgütü kurmak
olacaktır.
Her ne kadar, SİYAD'ın yok saydığı bir sosyo-kültürel çevrenin temsilcisi olsak
da, sinema yazarlığı mesleğinin saygınlığını artırma iddiasıyla yola çıkan bu
derneğin geçtiğimiz hafta başında görev gelen yeni başkanı Murat Özer'den dostça
bir ricamız olacak.
Alanında böylesine kıdemli isimleri birararaya getiren bir meslek örgütüne bu
kadar pespaye bir internet sitesi hiç yakışmıyor. 2005 yılı ortalarından bu yana
tek satırı yenilenmeyen, grafik tasarım olarak bir lise öğrencisi bloğundan daha
kötü, yönetim kurulu künyesinde halen dört yıl önceki başkan Atilla Dorsay ve
ekibinin adları bulunan bu tarih öncesinden kalmış siteyi artık bir zahmet
yenileyin. Dernek tüzüğünüzde kuruluş amacınızı “sinema yazarlığı mesleğinin
şanını şerefini yüceltmek” olarak tanımlıyorsunuz; fakat daha kamuoyuna açılan
en önemli vitrininiz sapır sapır dökülüyor. Yönetimin bütünüyle değiştiği 8.
Olağan Genel Kurul Toplantısı'nın sonuçlarını bile sitenizden değil
Medyatava'dan okumak zorunda kalıyoruz.
Aslında sorunun ne olduğu az buçuk belli; muhtemelen o yapı içindeki herkes
“müdür” olduğundan, verilmesi gereken bu tip rutin hizmetleri yürütecek “memur”
bulunamıyordur. Fakat, bu da bir gerekçe değil. Çoğunuz, Türk medyasının en iyi
para kazanan editörlerisiniz. Her biriniz derneğin aidat kutusuna 50'şer lira
atsanız, piyasanın en iyi internet tasarımcısı gelip sitenizi baştan aşağı
düzenler. Bunu da yapamıyorsanız dindar sinemacıların sitesi www.sinemuslim.com'un
yöneticisi Osman Gazali Çakmak gelip size ücretsiz olarak pırıl pırıl bir site
hazırlasın.
Murat Özer ve ekibine, yazarlara yönelik ayrımcı muamelelerin azaltıldığı,
geçmişteki uygulamalara göre çok daha “demokratik” ve “katılımcı” bir yönetim
dönemi oluşturması umuduyla başarılar diliyoruz.
Sakın yanlış anlamayın; ben ölene kadar derneğinize kesinlikle üyelik başvurusu
yapmayacağım. Zaten böyle bir yapının içine dahil olmam demek, benim şu ana
kadar düşünürken ve yazarken büyük bir keyifle kullandığım o uçsuz bucaksız
özgürlük alanımı yitirmem anlamına gelecektir. Ki bunu da asla istemem doğrusu…
Fakat, böylesi bir tavır değişikliğine, en azından üyelik için size başvurmayı
düşünen diğer genç sinema yazarlarının heveslerinin kırılmaması için
gitmelisiniz.
alimurat@yenisafak.com.tr