“Antik insanların kozmosla alışverişi bambaşkaydı: Vecd.”1
“Dua çemberi -… Yogada kutsal hecelerle soluyarak tefekküre dalınması bu
yüzdendir; Yoga’nın gücünün mutlaklığı da …”2
Manastır kurallarınca, rahipler üzerinde derin düşüncelere dalsınlar diye
saptadıkları konuların görevi, rahipleri dünyadan ve dünyada olup bitenlerden
uzaklaştırmaktır. Burada izlediğimiz düşünce biçimi de benzer bir amaçtan
kaynaklanmıştır.3
W. Benjamin
Peşrev
Çağdaş felsefede, Deleuze’ün, Derrida’nın, Foucault’nun yazılarının ya da
yaşamlarının mistik bir yönü olduğu veya onların öncüleri olarak mistiklerin
görülebileceği yollu bir yaklaşım var. Bunun ne ölçüde sahici olduğu tartışması
bir yana, bu isimlerin selefi olan Benjamin, bu türden bir tavrı kendisi
benimsemiş görünür. Burada Benjamin anıldığında hemen akla gelebilecek bazı
izler takip edilebilir: Onun, Gerschom Scholem’le dostluğu, dolayısıyla
kabalacılıkla olan bağı, yazılarındaki –birazdan değineceğimiz– açık atıflar
dikkate değerdir. Benjamin’nin Yeni Platoncu gelenekte yer alan Origen’i,
Boehme’yi ve de Ficino’nun Enneadlar yorumunu dikkatli bir biçimde okuduğunu
biliyoruz.4 Bu isimlere çağdaşı önemli mistikler, E. Bloch ve F. Rosenzweig’i ve
de Brecht’in, onun için söylediği “mistisizmini değillerken bile bir mistikti”
sözünü ekleyebiliriz. Bu küçük iz parçaları bizim için ne ifade etmektedir? Bu
izler, Benjamin’in mistisizmle olan çift yönlü bağına ışık tutabileceğini
düşündüğümüz bir peşrev niteliğindedir.
Bu anlamda Benjamin’in üç kavramını merkeze alarak konuyu işleyebiliriz. Daha
baştan söylemek gerekir ki, yapmaya çalışacağımız şey, “bire bir” alakalar
kurmaktan çok “bire üç” şeklinde çoğul bağlar üretmeye dönüktür. Bir nevi
Benjamin’in yazım tarzının taklidi, kabalacı, çağrışımsal, hurufi bir yazı,
“edebi montaj” olacak, yazımız.
1. Parıltılar
Şeyhi Ekber, İbn Arabi’nin Fususu’l-Hikem’inin önemli bir yorumcusu addedilen F.
Irakî, eserine 13. yüzyılda Parıltılar adını vermiş.5 Bu kayıtla ne söylemek
istiyoruz? Elbette tek yönlü bir yol kurup, “bakın, bu Benjamin’in Parıltılar’ı”
demek istemiyoruz. Sadece, parıltılar mefhumunun hemen hemen her mistik
gelenekte son derece önemli bir yeri olduğuna dikkat çekmek istedik. İlginç bir
şekilde her iki ismin de herhangi bir açıklamasını yapmadıkları Parıltı,
kelimenin tam anlamıyla bir aydınlanma değil, yani her yönü aydınlatan
bütünlüklü bir ışık olmaktan çok, karanlık içinde ancak bazı yönleri
aydınlatabilen bir ışık parçasıdır. Benjamin’in yaşamı gibi parçalı, kesintili
bir aydınlanma. Tam da bir mistiğe yaraşır biçimde mütekebbir bir aydınlanmışlık
hali olmaktan öte, çekingen, çekimser parıltılar.
Parıltıların parçalı olması gibi, Benjamin de parçalı yazmış ve yaşamış. Yine
bir mistik gibi, bu parçalılıkla, söylemekten çok göstermek istemiştir.6 Bu
parıltıların kendini gösterdiği önemli anlardan biri de Benjamin için haşhaş
deneyimleri olmuştur.7 Ona göre, bu esnada yaşananlar o ölçüde yoğundur ki,
uyanıklık halindeki bir parıltı haşhaşla olanın ancak yarısına –eğer
ölçülebilirse– tekabül eder: “Esrarın uyuşturuculuğuyla ilgili en tutkulu
araştırmanın bize düşünme hakkında öğrettikleri (ki düşünce oldukça
uyuşturucudur), düşünmenin sağladığı dindışı aydınlanışın esrarın uyuşturuculuğu
hakkında öğrettiklerinin yarısı kadar bile değildir.”8 Esrarın yol açtığı
sırlar, gizli parıltılar (parıltı etimolojik olarak uçuşan demektir) bir şekilde
mistisizmle kesişir. Demiralp’in de işaret ettiği üzere onun uyuşturucu ile
ilgili notlarını esriklik başlığı altında okumak yanlış olmayacaktır. Haşhaş,
tam da bir mistiğin arayabileceği türden esriklik yaratır.
Bu etkiyle benlik çözülür, dünya genişler, ruh yeğinleşir.9 Bu yönüyle onunkisi,
söylemeye bile gerek yok ki, bir bağımlılıktan çok bir arayışın parçasıdır.
Haşhaşın ya da şarap gibi başka bir maddenin yol açtığı esriklik hali her
mistiğin arzu edebileceği türdendir. Bu anlamda, İslam mistik edebiyatında
kullanılan, “şarap”, “sarhoşluk”, kendinden geçmişlik, ister Benjaminyen anlamda
alegorik olsun isterse hakikat, ulaşılmak istenen “hal” değişmeyecektir.
En azından şu yorumu yapmak mümkündür: Haşhaşı belli bir aydınlanma türü olarak
gören Benjamin’le aynı maddeyi kullanmadan da o hali yaşadığını söyleyen mistik
gelenekler arasındaki yakınlaşma dikkate değerdir. Burada farklı bir cihetten
son bir nota daha yer vermek istiyoruz. Uyuşturucu kullanımında ve mistisizm
bağlantısında Benjamin yalnız değildir. W. James, sarhoş bilincin, mistik
bilinçten bir parça olduğunu, bir kısım araştırmacılar da DMT’nin, LSD’nin
mistik kendinden geçme, kozmik birlik hissi, Tanrıyla vahdet gibi deneyimlerin
yaşanmasında etkili olduğunu öne sürmüşlerdir.10 Vurgulamaya değer ki, hem
Derrida hem de Foucault, uyuşturucu kullanımı ve esriklik arasındaki bağ
konusunda Benjaminyen geleneğe yakın görüşler sarf etmişlerdir.11
Şu ana kadar değinmeye çalıştığımız parıltı bir başka parıltının yolunu aralar.
Kendi açımızdan mistisizmin en önemli yönü –ironik bir şekilde yönsüzlüğü– ile
Benjamin arasındaki bağa değinmek istiyoruz.
2. Janus Yüzlü
Benjamin için, her zaman “dengeleyemediği” bir ‘ikili ruh’ söz konusu
olmuştur.12 Onun, düşünce yolcuğunda, asla “tek yönlü yol”da olmayışı yorumcular
açısından sorun olagelmiştir. Herkes kendi hesabına, onun Marksizmini,
mistisizmini ya da başka bir yönünü ön plana çıkarmıştır. Bu da halli güç
sorunlar doğurmuş görünür. Bu bağlamda M. Löwy, hem Benjamin düşüncesini hem de
onun mistisizmini daha sağlıklı bir biçimde anlayabileceğimiz bir kavrama
dikkatimizi çeker:
Bizzat Benjamin kendi düşüncesinden “Janus-yüzlü” olarak söz eder, ancak onu
yorumlayanların ve taraftarlarının bu yüzlerden sadece birine bakmayı tercih
ettikleri, diğerini ise görmezden geldikleri ya da ihmal ettikleri görülür. Bu
polemik türünü aşmak için, Roma tanrısının iki yüzü, tek bir başı oluğunu
hatırlamak yararlı olabilir.13
Ne tarihselin içindeki dinselin sekülerleştirilmesi –Maddeci okulun … yorumu–
meselesidir bu, ne de (Gerschom Scholem’in önerdiği gibi) özünde mistik bir
düşüncenin Marksist dile basit bir tercümesi: Bu iki boyut tıpkı bileşik kaplar
gibi hem ayrılmaz hem de ayrıdır. Ya da Benjamin’in düşüncesini tanımladığı bir
mektubunda değindiği Roma Tanrısının –Janus– tek baş üzerinde iki yüzlü oluşu
gibi ...14
Kanaatimizce alıntıda dikkat çekilen nokta, Benjamin’i anlamak açısından
kritiktir. Kaba bir yorumla, onu, ne ilişkide olduğu geleneklerden birine
indirgemek ne de bunların ayrışık olduğunu söylemek sahicidir. Bu her iki yön de
onda, çokluk içinde birlik ya da birlik içinde çokluk halinde bulunur.15 En
önemlisi de Benjamin’i farklı kılanın da bu yön-ya da yönsüzlük hali olmasıdır.
Yazının bu noktasından sonra, Dellaloğlu’ndan bir alıntı yaparak hurufi bir
geçiş yapmak istiyoruz:
Benjamin asla bir mürit olmadı ama pir de olmadı. O halde kendisi olabildi
diyebilirsiniz. Hayır, o, kendisi de olmadı. Benjamin, kendisinde böylesi
çelişkileri nasıl barındırabildi? Kendisi olmayarak, kendini iptal ederek. Hem
Brecht hem de Adorno ile bu kadar yakın olabilmek, her ikisinden de saygı
görebilmek hiç de kolay değildi aslında. Kendiliği, kendinden vazgeçişte
bulmak.16 (vurgu R.A.)
Ne demek kendinden vazgeçişte bulmak? Biz bunu hurufi bir şekilde yorumlamak
istiyoruz. Roma Tanrısı Janus’u, Yahudi peygamberi Yunus şeklinde değiştirsek,
aslında Benjamin’in Jonah geleneğine ait bir uyarıcı olduğunu söylesek ... Peki,
o takdirde ne olur? Bunun ne önemi var, buradaki hedefimiz açısından?
Benjamin’le ilgili bir yazının hemen her şeyi sarahatle söylemesi, esrarı yok
etmesi düşünülemez. O nedenle biraz daha dolayım yapmamız gerekiyor.
Dellaloğlu’nun “kendinden vazgeçiş” dediği şeyi, Deleuze’ün şu ifadeleriyle
birlikte okuyalım: “hain olmak çok zordur, bu yaratmak demektir. Orada kendi
benliğini kaybetmek lazımdır, kendi yüzünü kaybetmek.”17 Açmaya çalışalım:
Deleuze, Yusuf Peygamber’in en önemli özelliğinin ihanet olduğunu, onun yüzünün
ihanet yüzü olduğunu söyler ve bunu özgürleşime, kaçış çizgisine bağlar:
Bir kaçış çizgisi üzerinden daima bir ihanet kol gezer. (…) ihanetin eylemi iki
tür aşırma ile tanımlanmıştır: insanın yüzünü Tanrı’dan ayırır, Tanrı’nın yüzü
de bir o kadar insandan ayrılır. İşte bu ikili ayrılmada, yüzler arasındaki
yolundan sapmada kaçış çizgisi kendi yolunu çizer …
Bu Jonah’ın [Yusuf Peygamber] öyküsüdür; peygamber bu şekilde, Tanrı’nın
kendisine gösterdiğinin tersi bir yolu kendine edinir ve oradan itibaren
Tanrı’nın emirlerini, ona boyun eğmesinden daha iyi bir şekilde
gerçekleştirir.18
Benjamin’in, kendini Janus yüzlü olmakla tanımlarken böylesi bir ihanetle, iki
yüzlü oluşla bir ilişkisi var mıdır? Burada önemli olan nokta, ihanetin etik bir
temeli olmaktan çok “epistemolojik” bir temeli ya da temelsizliği olmasıdır:
benimsenen ideolojilere ve yaklaşımlara karşı ihanet. Açıkçası Benjamin,
yaşadığı dönemdeki her ideolojiyle bir şekilde bağı olmuş ve yine bir şekilde bu
bağı koparmıştır. Bir yönüyle Marksist, bir başka yönüyle mistik, bir başka
açıdan –gizlenmeye çalışılsa da– dönemin sağ düşüncesiyle ilişkili, devamında
bir haşhaş kullanıcısı.
Onun bu çok yönlülüğü, şaşırtıcı derece cesur bir girişim olarak görülmüştür.
Bir meseleyi tartışırken, Löwy’nin söylemekten kendini alamadığı üzre “her zaman
olduğu gibi, Benjamin’in yanıtı çok yönlüdür.”19 Onun yazılarında bu açıdan bir
özdeşlik yoktur, varsa bile bu “kendisini ancak birinin diğerine (hangi yönde
olursa olsun) paradoksal dönüşümünde (umschlagen) gösteren” bir özdeşliktir.20
Bu noktada yorumculara düşen, onu bunlardan birine dönüştürmek değildir, ki bu
Benjamin’e etik bir ihanet olurdu, aksine onu o yapanın zaten bu çok yönlülüğü
olduğunu teslim etmektir. O, her bir ideolojiden beslenmekle, Janus yüzlü
olmakla her birine de ihanet etmiş olur, kendi yolunu ya da yollarını da bu
şekilde kurabilmiştir. Kendi deyişiyle kabalacılıktan devşirdiği takımyıldızı
epistemolojisini.
Peki, onun bu tarzının mistisizmle alakası nedir? Burada iki yönlü bir alaka
kurulabileceği kanısındayız. İlkin bir yazım tarzı olarak ya da edebi bir tarz
olarak Benjamin’in seçtiği yol, eşzamanlı olarak bütün mistiklerce kullanılan
bir yoldur: apofatik yol. Değillemeci, “ne o ne de bu, hem o hem de bu”
şeklindeki üslup. Kabalacı gelenekte Tanrı “ne o ne de budur; hem o hem de
budur.”21 Benjamin’in yazılarındaki palimpsestlik de aynı mistik kanaldan neşet
eder. Burada değilleme basit bir retorik olmanın ötesinde, yeni bir deneyim
alanı açmaya dönüktür. İkinci alaka ise, tarz olarak mistiğin yaşama biçimiyle
ilintilidir. Bir kere, mistik kendini belli bir ideolojiye, kaynağa bağlı
hisseden biri değildir. O, kendini her bir kaynağa açık tutar. Bizce bu, hayret
makamı olarak adlandırılan duruma denk düşer.
Buradaki bir başka espri de şudur: Tanrı bile, kendini tek bir şekilde açınlamaz,
onun tecellileri türlü türlüdür. Yani önemli olan Bir’i görmektir, ama birliği
görmenin yolu da ancak çokluğu görmekten geçer. (Bu noktada çekinceli bir
şekilde iki yüzlü ama tek başlı olan Janus’u hatırlayabiliriz tekrar.) Vahdet -
kesret ilişkisi bağlamında, İslam mistik geleneğinden onlarca alıntı yapmak
mümkün, ancak biz burada İbn Arabi üzerinden ilginç bir alıntıya yer vermek
istiyoruz. O, hakiki bir mistiği iki gözlü olmakla niteler: “Benim söylediğimi,
tek gözlü olanlar değil, iki gözlü olanlar anlar.”22 Burada vurgulanmak istenen
nokta açısından iki yüzlü olmakla iki gözlü olmak arasında fark yoktur.
3. Flâneur
“Okur, düşünür, aylak ve flâneur de tıpkı afyonkeş, hayalperest ve kendinden
geçmiş insan gibi aydınlanmış kişinin örnekleridir.”23 Eğer felsefe bir kavram
yaratımı hadisesi ise; bu Benjamin’de fazlasıyla mevcuttur. Onun, bu
yaratıcılığına ivme kazandıran kaynaklardan biri de mistisizmdir, bu çalışmada
vurgulamaya çalıştığımız üzere. Peki, kimdir flâneur? Baş alıntıda görüldüğü
üzere aydınlanmış bir insan tipidir. Kelimenin tam anlamıyla olmasa bile, ona
yüklenen anlamıyla aylaklıktır, flâneur’ün işi. Amaçsız bir amaçlılık hali.
Kendini geldiği sınıfın değil, ancak kalabalığın içinde, pasajlarda sokak ile iç
mekân arasında bir geçiş oluşturan eşiklerde evinde hisseden biridir.24 Son
bakışta aşkta yaşanan deneyim halidir:
Bu anlık karşılaşmada, bir anlık göz göze gelişte, bakan ve bakılanın
kalabalığın içinde kaybolmasından hemen önce yaşanan bu şokta deneyimin yeni
biçimini bulur Benjamin: bu artık ‘hayatının fitilinin, hikâyesinin tatlı
alevinde yanıp yok olmasına izin veren’ hikâye anlatıcısının değil, gaz
lambalarının ışığı altında amaçsız dolaşan aylağın –flâneur’ün– deneyimdir.25
Flâneur, eşikte olan, bu yönüyle de aslında hiçbir yere yerleşik olmayandır.26
Kanaatimizce, Benjamin’in lügatinde bu kavram, bir mistiğin her haline ışık
tutabilecek bir nitelik arz eder. Çeviri zorluklarını dikkate alarak,
diyebiliriz ki, bu, gezgin demektir. Gerçekte bir mistik gezgindir, sadece
gezmekte olduğu için değil, evrende, tarihte, yaşamda, arayışında hep yolda
olduğu için. Bu yönüyle olsa gerek, İbn Arabi’nin yaşamını anlatan romana Gezgin
adı verilmiş. Yolda oluş hali.27 Sözgelimi İslam mistisizminde, yolda olmanın
adı seyr’dir. Kelime hem yürüme hem de seyr etme anlamı taşır, yani tam da
flâneur’de olduğu üzere.
Burada işaret edilmesi gereken şöyle bir sorun vardır: Geleneksel mistisizm daha
çok inzivayı, halk içre olmayı değil de çöl gibi bir mekânda yalnız olmayı
önemser. Oysa flâneur’de durum tam tersi gibi görünmektedir. Bunun iki tür
yanıtı vardır. İlkin her ne kadar mistik iç aydınlanma için yalnızlığı
önemsiyorsa da yalnız oluş, sadece kalabalıklara dönük oluşun bir ifadesidir.
İkinci olarak Benjamin’de flâneur kalabalıklar içinde olsa da, ancak ondan ayrı
görüldüğünde anlaşılabilir: “Kalabalık insanı flâneur değildir. Onda sakinlik
yerini manik tavra bırakmıştır. Kalabalık insanına bakarak, ait olduğu ortamdan
soyutlandığında flâneur’e ne olduğunu anlayabiliriz olsa olsa.”28 Diğer bir
deyişle, hem halk içre hem de ona dışsal bir haldir, flâneur’ünki.
Flâneur, rastlantılar ve beklenmedik keşifler için kente dağılır. Bu noktada,
Benjamin’le ilgili kitabında, bazen Ömer Hayyam’ı bazen de İbn Arabi’yi
anmamanın mümkün olmadığından söz açan Oğuz Demiralp’ten bir alıntıya yer vermek
istiyoruz. Flâneur, dar geçitten nereye, nasıl bir ülkeye ya da cennete ulaşmak
ister?
Gizemci bir imgedir Benjamin’in geliştirdiği. Örneğin, Aura kitabında David
Tansley “hakiki gerçeklik ülkesi” diye adlandırır bu ülkeyi. Muhyiddin İbn
Arabi’ye gönderme yaparak, bu ülkede “bizim imgemize bakarak yaratılmış, göksel
ikizimizin yaşadığı bir evren” bulunduğunu söyler. Walter Benjamin’in de gizli
bir ikizi mi var yoksa?29
Benjamin’in evreni, kendi ruh ikizlerimizi keşfe çıkabileceğimiz zengin bir
evrendir. Bu ikizlerin en göze çarpanı da mistik flâneur’dür, Angelus novus’tur:
Yenilik meleğidir. Bir yerde sadece anlık görev için bulunan, sonrasında yeni
pasajlar, geçişler, geçitler için orayı terk eden bir melek. Seyr-i sülûk
halinde olan gezgin derviş ...
Son Taksim
Bu yazıyı kaleme alan, “çözümlediği bilmeceler kadar yeni bilmeceler
ürettiğinin”, oradan oraya “sıçradığının” fakında. Ama, Benjamin hakkındaki bir
yazının bundan öte yolu var mı? Bunların kendisi Benjaminyen “taktikler” değil
mi? Benjamin’le ilgili bir yazı, son sözü söylemekten çok başlangıç sözünü
söyleyebilir, devamını okurun getirmesi beklenir. Janus yüzlü bir yazarı
anlamanın yolu, mistiklere özgü söylenemeyen ama gösterilebilen yönlere
bakabilmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu, aynı zamanda Benjamin’in kabalacı
mistiklerden devşirdiğini söylediği, her meseleyi 49 veçhe üzerinden okuma
teşebbüsüyle de yakından ilgilidir: “Deyim yerindeyse, teolojik bir anlamdan –
yani Tevrat’taki 49 anlam düzeyine dayanan Talmudik öğretiye uygunluktan başka
bir tarzda asla araştırma yapmamış ve düşünmemişimdir”.30 (Söz konusu tarzı,
Fredric Jameson gözyıldıran bir model olarak zikreder.) Bizim için bu 49’un
biri, ondaki kendi ikizimizi keşfe çıkmak olmuştur.
Notlar
1 Walter Benjamin, “Tek Yönlü Yol”, Çev: İ. Savaşır, Son Bakışta Aşk, (ed.) N.
Gürbilek, İstanbul, Metis Yay., 1993, s. 75.
2 Benjamin, “Tek Yönlü Yol”, a.g.e., s. 70.
3 Walter Benjamin, Pasajlar, Çev: A. Cemal, İstanbul, YKY, 2001, s. 42; aynı
metnin bir başka çevirisi de şöyledir: “Manastır nizamının rahipler için
öngördüğü tefekkür konuları, dünya işlerinden sırt çevirmeye yönelikti. Burada
izlediğimiz düşünce tarzı da benzer bir tespitten yola çıkıyor.” “Tarih Kavramı
Üzerine”, Çev: Nurdan Gürbilek-Sabir Yücesoy, Son Bakışta Aşk, İstanbul, Metis
Yay., 1993, s. 44.
4 Ian Almond, Sufism and Deconstruction: A Comparative Study of Derrida and Ibn
Arabi, Londra, Routledge, 2004, s. 121-124; Benjamin üzerinde, Yeni
Platonculuğun etkisi ya da daha doğru bir deyişle, onun kavramsal dili bütün
yaşamı boyunca etkisini hissettirmiştir. Örneğin onun, Sovyet devletini
tanımlayışı, Tanrısal Bir’i; Mesih beklentisi, proletaryayı; kültür, Plotinosçu
dillendirilemeyeni; çevirmenin görevi, Plotinosçu özneyi çağrıştırır. Çevirmenin
görevinde Benjamin, öznesine önemli ölçüde Yeni Platoncu bir biçimde
yaklaşmaktadır: düşmüş ölümlü, parçalanmış bir dünyanın parçası olan, ifade
edilemeyen Bir’in şaşasından uzak biri.
5 Fahreddin Irakî, Parıltılar, Çev: Saffet Yetkin, İstanbul, MEY, 1985.
6 Burada fazla aşırıya kaçmamak üzere aynı zaman diliminde yaşamış Yahudi
filozof Wittgensten’ın meşhur fragmanını anmak isteriz: “Dile getirilemeyen
vardır gene de. Bu kendisini gösterir, gizemli olandır o.” Tractatus Logico
Philosophicus, Çev: Oruç Aruoba, İst., Yapı Kredi Yay., 1996, 6.522.
7 Walter Benjamin, “Marsilya’da Haşhaş”, Parıltılar, Çev: Y. Öner, İstanbul,
Belge Yay., 2003.
8 Walter Benjamin, “Gerçeküstücülük”, Çev: Nurdan Gürbilek-Sabir Yücesoy, Son
Bakışta Aşk, (ed.) N. Gürbilek, İstanbul, Metis Yay., 1993, s. 166.
9 Oğuz Demiralp, Tanrı Bakışlı Çocuk: Walter Benjamin Üzerine 49’a Parçalanmış
Deneme, İstanbul, YKY, 1999, s. 86 vd.
10 Bu konuda hem kaynakça hem de daha ileri okumalar için bkz. A. Tüzer,
“Uyuşturucu Tecrübeleri ve Mistisizm”, İslami Araştırmalar, 19: 3, 2006.
11 Jacques Derrida, “The Rhetoric of Drugs”, Points … Interviews 1974-1994, Çev:
P. Kamuff, (ed.) E. Weber, Stanford, Stanford University Press, 1995, s. 228 vd;
M. Foucault, “Kimsiniz Siz, Profesör Foucault?”, Seçme Yazılar 5: Felsefe
Sahnesi, Çev: I. Ergüden, İstanbul, Ayrıntı Yay., 2004, s. 86 vd.
12 Nurdan Gürbilek, “Sunuş”, Son Bakışta Aşk, (ed.) N. Gürbilek, İstanbul, Metis
Yay., 1993, s. 17.
13 Michael Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Çev: Y. Alogan, İstanbul, Ayrıntı
Yay., 1999, s. s. 216.
14 Michael Löwy, a.g.e, s. 225.
15 Benjamin, benzer bir vurguyu Proust için yapar. O, Proust’u anlatırken
gerçekte kendini anlatıyor gibidir: “Marcel Proust’un on üç ciltlik Yitik
Zamanın Peşinde’si, mistiğin dalıncıyla nasirin sanatını, heccavın şen
coşkusuyla araştırmacının kılı kırk yaran dikkatini ve mono manyağın sürekli
kendisiyle uğraşan bilincini otobiyografik bir yapıtta bir araya getiren
tasarlanması imkânsız bir sentezin ürünü.”, “Proust İmgesi”, Çev: O. Koçak, Son
Bakışta Aşk, (ed.) N. Gürbilek, İstanbul, Metis Yay., 1993, s. 100.
16 Besim F. Dellaloğlu, “Modern Bir Mesih: Walter Benjamin”, Benjamin, ed. Besim
F. Dellaloğlu, İstanbul, Say Yay., 2005, s. 28.
17 Gilles Deleuze-Claire Parnet, Diyaloglar, Çev: Ali Akay, İstanbul, Bağlam
Yay., 1990, s. 69.
18 Deleuze- Parnet, Diyaloglar, s. 64-65.
19 Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine, s. 226.
20 Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine, s. 202, 216.
21 Beatrice Hanssen, “Language and Mimesis in Walter Benjamin’s Work”, The
Cambridge Companion to Walter Benjamin, (ed.) D. Ferris, Cambridge, Cambridge
University Press, 2004, s. 56 vd.
22 İbn Arabi, Fütuhat-ı Mekkiyye, III, s. 465, bu alıntı şu derlemeden
alınmıştır: Nihat Keklik, İbn’ül Arabi’nin Eserleri ve Kaynakları İçin Misdak
Olarak el-Fütuhat el-Mekkiyye, İstanbul, Edebiyat Fak. Matbaası, 1980, s. XIV.
23 Benjamin, “Gerçeküstücülük”, s. 166.
24 Walter Benjamin, “Baudelaire’de Bazı Motifler Üzerine”, Çev: Ahmet Doğukan,
Son Bakışta Aşk, ed. N. Gürbilek, İstanbul, Metis Yay., 1993, s. 127.
25 Gürbilek, “Sunuş”, a.g.e., s. 37.
26 Benjamin, Pasajlar, s. 98.
27 Burada, Benjamin’in ruh ikizi sayabileceğimiz Tanpınar’da da aynı gezginlik
temasını bulabiliriz, bkz. Nurdan Gürbilek, “Bitmeyen Çıraklık: Benjamin ile
Tanpınar’da Kayıp İle Kurtarma”, Victoria R. Holbrook’a Armağan, (der.) W.
Andrews-Ö. Felek, İstanbul, Kanat Yay., 2006.
28 Benjamin, “Baudelaire’de Bazı Motifler”, s. 133.
29 Demiralp, Tanrı Bakışlı Çocuk: Walter Benjamin Üzerine 49’a Parçalanmış
Deneme, s. 195.
30 Benjamin’den sıklıkla yapılan bu alıntının aslını, ne yazık ki görme
imkânından mahrumuz. Bkz. Eugane Lunn, Marksizm ve Modernizm, Çev: Y. Alogan,
İstanbul, Alan Yay., 1995, s. 225.
Cogito
Sayı: 52 Güz 2007