Poe, öykülerindeki dil-zaman-mekan-insan-eşya ilişkileri, bizim
gerçeğimizden kalkarak, uzun zamandan beri aranan ama henüz bulunamayan
Eldorado'yu, Simeranya'yı, O belde'yi anımsatıyor. Bu üslubun harcında neler
var?
Üslup, bilindiği üzere, direkt o kişi ile alakalı. Yani kişiye özgü yazma
biçimi. Kişiliği neler oluşturuyor ve etkiliyorsa, bunlar yazıya da sızıyor ve
yazma üslubunu oluşturuyor. Bu bakımdan da kendini tanıman önemlidir. Kendimi
nasıl tanımlayabilirim?
Şiir yazamayan şair ruh, yüce olan ile aşağı zevk olan
arasında kalmışlık, dünya karşısında hezimete uğramış bir fani, dünyayı
değiştirme çabası, etkin olma çabası, ve yalnızlık, ve hastalık ve sıkılı
yumruklar, katıksız öfke, katıksız hüzün, bazen ağlayan bazen hissetmeyen bir
yürek, içe kapanıklık ve düşünme aşkı. Kitle ile aradaki duvarı hiç bir zaman
aşamamak. Bütün aşma çabalarının geri tepmesi.
Sonra bu yazım da bağımsızca ilerlemiyor. Çünkü bizden önce ortaya konmuş büyük
bir gelenek, birikim var. Bunların hepsini olmasa bile çoğundan haberdar olmak
zorundayız. Ki bu haberdar olma işi bile bir ömür sürebilir. Zira her yazan
kişi, her yazarı okumuyor. Ancak yine de belli başlı yazarları okumak
zorunluluğu var. Ortaya bir şeyler koymuş olanların neler ortaya koyduğuna
bilmek gerekiyor. Elektiriği bulan Edison'u atlayıp, bir ışınlama kapısı icat
edememen gibi.
“Gökkubbenin altında söylenmedik söz kalmadı” derler. Doğru da derler. Edebiyat
ta zaten, ne söylediğinden çok, nasıl söylediğine bakıyor. Ancak açıkçası bu
bana yetmiyor. Uçurtmayı uçurtmak gerçekten zevkli bir iştir, ama uçurtmak için
uçurtmak ta benim yapmak istediklerimle uyuşmuyor. Uçurtmayı uçurmak bir işe
yarayacak mı ki, sorusunun cevabı ise benim için bile muallakta. "Belki" cevabı
bile bana yetebiliyor. Uygun eğitimi almış olabilseydim, edebiyattan çok
felsefenin üstüne düşerdim kesin. Ancak bu mümkün olmadığı içindir ki edebiyat
merkezli çabam var.
Yaşadığımız dünyayı görünüşü itibariyle anlatmak benim isteğim değil. Ben hep,
görünenin ardındakinin peşindeyim. Bu bakımdan mesela Hemingway okumaya
bayılırım, çünkü film izliyormuş sanırsın kendini. Ama sadece yaşantıyı
anlatıyor olmak, bunun ötesine geçememek benim ruhumu sıkıyor. İyi bir edebiyat
metnini okuduktan sonra, müthiş lezzetli bir tatlı yemiş gibi olursun. Uzun süre
o tat belleğinde korunur. Ancak ben şunu soruyorum kendime açıkça: "Tat dışında
aldığın nedir?" İşte eğer edebi metin, benim düşüncelerimi de kışkırtmıyorsa,
beni uzak alemlere fırlatmıyorsa, o zaman sadece bir zevk almış okur olurum.
Böyle bir metin bize hiç birşey vermiyor da değil elbetteki. NLP kitaplarından
insanlık öğrenene kadar, en kötü roman bile bunu sana verir, bunun
bilincindeyim. Ancak ben eğer bir üretici olacaksam, amacım okuyucuya sadece
edebi lezzet vermek olmamalı. Edebiyatın birincil amacı da o lezzettir, ama
bunun yanına illaki birşeyler koyma ihtiyacı hissediyorum. Bu bakımdan edebiyat,
benim için bakış açısını değiştirmesidir... Daha dikkatli bakmayı
sağlamasıdır... bir yanıyla ayrıntı / diğer yanıyla genellemedir... Söz dizimi
olduğu kadar gerçeğin dizilimidir de... Eskizlerde değindiğim gibi...
Gerçeğin alt-üst edilip yeni görünümüyle sunulduğu yöntem araştırmaları
peşindeyim... Çünkü görünen de gerçek olmasına rağmen, bu bizi yeteri kadar
sarsmıyor. En basit olay ya da durum bile bizi sarsacak nitelikte olmasına
rağmen, insan alışkın bir varlık olduğu için, o hissi yaşamıyor. Bu yüzden
gerçeği farklı görünümlere sokmak, onu daha fazla görünür kılmak; ve bunun için
eldeki bütün edebiyat olanaklarını zorlamayı kendime vazife biliyorum. Yoksa ilk
başta ben de denedim anlatmak için anlatmayı. İlk karalamalarım bu yöndedir.
Gerçi illaki bir kapıya da çıksın istedim; ancak yinede genel öykü
yazımındaki duruma katılmayı seçmiştim. Fakat daha sonra dünyaya ve yaşayışa
ilişkin düşüncelerim ve hislerim derinleştikçe, o bulguları görünür kılmayı
kendime vazife edindim. Bu, denizin metrelerce altından inci çıkarmak gibi. İnci
vardır, ve ordadır ama gözden ıraktadır. Senin yaptığın ise varlığına inandığın
inciyi aramak, bulmak ve çıkarmaktır. Bir neci o incinin orada olduğunu
kanıtlamaktır. Tabiî ki sadece ortaya bulgu koymakla bitmiyor işimiz. Sonuçta
düşünenden önce ve ondan daha çok, dünyaya ve çağa ilişkin dehşet hissini
yaşayan bir ölümlüyüm. Kıstırılmışlık hissini benim gibi milyarlarca insan
yaşıyor. Bu hislere bir şekilde tercüman olmak, belki bizim çıkamadığımız
labirentin çıkışını bulma konusunda bir kıvılcım çakmak… Böylece edebiyat, bizim
için bir ilgi alanı değil; varoluşumuzu gerçekleştirdiğimiz ve onu duyurduğumuz
bir yaşam alanı da olmuş oluyor. Bu bakımdan da kaçtığım somut ütopik bir yer
yok. Mümkün olmayan yerlerin en mümkünü olan yerdeyim zaten: Edebiyat. Ancak
esasen, o da başka bir mümkünsüz yere gitme aracı. Herkesin kaçıp kendini atmak
istediği bir yer vardır.
Çünkü dünya bir işkence arenasıdır. Herkes derin azaplar içerisinde. Bazen
düşünüyorum:"Cehennem belki de burasıdır." Ve yine burada bir cennet varsa, o da
içimizde bir yer. En büyük sorunum da Bu Çağ. Bazen geçmişte bir yaşam
kurguluyorum, doğa içerisinde geçen, kaygısız bir yaşam. Ancak bence Simerenya
olsun, O Belde olsun, Eldorado olsun, bunların hepsi Modern Çağ'ın ütopyaları.
(Mesele Eldorado, varlığına inanılan, geçmişte yapılmış antik, altından bir
kenttir.) Çünkü ütopik olan çağlar zaten geçildi. Bir doğal yaşam isteği var
herkeste; ama bir kere dünyayı ele geçirmiş bir sistem herkesi yutuyor. Kimi
buna uyum göstermeye çabalıyor, kimi kaçmayı deniyor (Japonya'da günde, ölümle
sonuçlanan doksan intihar vakası oluyormuş), kimi de yumruklarını sıkıp
dövüşmeye çalışıyor. Ben üçüncü gruba giriyorum. Sorunum Bu Çağ olunca, kimi
zaman ondan kaçışı deniyorum, kimi zaman dövüşmeye çabalıyorum, ama insan doğası
ile olan zıtlığını hep göstermeye çalışıyorum Bu Çağ'ın. Bu Çağ'ı böyle
yererken, onun zıttı, yani ütopya olanı kendiliğinden arka taraflarda
yükseliyor. Ütopik olan yutulmuştur üstelik. Ona ulaşmak için bu çağ’ın
midesinin dibini boylamak zorundasın. Çünkü çağdan kaçış yoktur. Bunu dört yıl
boyunca denedim ve bu sırada bol düşünceli, hisli ama meteliksiz ve işsizdim…
Kendi varoluşunu, ancak bir canavara rağmen gerçekleştirebilirsin. O canavar
da bu çağ’dır. Ejderha sınavını geçmeden şövalye olunmaz. Son olarak ta, illaki
bir somut ütopya soruluyorsa bana; bunun benim için Uhreviyat olduğunu
söylemeliyim. Ancak onun yeri de bu dünya değildir. İçeride bir yerde… Ben
yalnızca, onu güçlü bir şekilde çağrıştırırım. Çünkü zaten edebiyat, düşünce
açıklama sahası değildir. Hep bir ima ve çağrışım olmalı. Kaldı ki açıklamaya
çalışmak bile beni aşan bir çabadır. Çünkü açıklama bilgi ister. İma ise duyuş.
Benim meselem gazetelerin İnsan Kaynakları ekleridir (Ki dikkat edilirse insan
burada bir üretim faktörü olarak kaynaktır, yani bir meta), magazin
dergileridir; bize dayatılan, süslü gösterilen kentli yaşamıdır; ekonomik bir
amaç olmaktır; haz sofrasına buyur edilmektir; en son olarak ta dipsiz internet
yaşamıdır. Bütün duyargalarım açık, bu çağı yakından gözlemlerim. Onun bende
olan yansımasını ima etmeye çalışırım. Ki onun bende bıraktığı his dehşet
hissidir. Bu Çağ, insana uymayan, ama onun inşa edicilerinden de yüksekte,
herkesi ezmekte olan bir çağdır kısacası. Aslında bu bakımdan edebiyatçıdan çok,
felsefeciye yakın duruyorum. Ama felsefe kavram ve terimlerle yapılır. İşte ben
bunu yapamıyorum. Hem öyle olsa bile ne olacak ki! Çok satan bir felsefe kitabı
mevcut mudur? Edebiyat, her zaman insanların tercihi olmuştur. Bu yüzden kimi
felsefeciler de edebiyatın bu megafonik sesinden yararlanmaya çabalamışlardır.
Başta Niçe olmak üzere.
Eşya ile ilişkim de bu duyumdan farklı değil. Eşya bana uzaktadır her zaman.
Eşya, sadece beni ezerken, üstüme gelirken vardır. Başka zaman sadece
görüntüdür. Mesela mülakat sandalyesine oturtulup, karşımdaki komisyona cevap
verirken oturduğum sandalye içime batmaktadır, o durum yoksa, o sandalye de
yoktur. Eşyayla bezeli bu dünya da bu yüzden uzağımdadır. Bu yüzden daha insan
merkezli yazıyorum. Yani hep bir ortam veya durumda çırpınan, bocalayan insanı.
Aslında eşya düzlemi ihmal edilemez bir öneme sahip. Çünkü farklı eşyaların
olduğu farklı ortamlarda, o ortamın -dolaysıyla eşyaların- etkisi altında
oluruz. Ve bu da duyuş ve davranışlarımızı etkiler.
Mesela cep telefonu, uzaktan bakan, yabancı biri için bir taştan farksızdır.
Ancak genç birisinin elinde bir statü aracı, belki ilgilendiği kıza hava atma
fırsatı, veya en azından teknolojiye duyulan sıcak bir aşkın göstergesidir.
Yabancısı için cep telefonu bir taştan ne kadar farksızsa; beriki için, en yakın
cep telefonundan bir o kadar farklıdır. Benim bulunduğum konum ise, genel
itibariyle yabancılık durumu. Ancak sıklıkla etkileşime de girmiyor değiliz.
Zaman da böyle... Belli bir zamanın esiri olmak yerine, zamanın üstünde,
uzağında olma durumu var. Bu yüzden geniş zamanı en çok tercih ederim. Sonra
olay kahramanı olarak hep bir "gölge kişi" icat ederim. O kişi herkesi
nitelesin, o zaman bütün zamanların göstergesi olsun diye. Di'li veya Miş'li
geçmiş zaman içinde anlatsam bile bu böyle. Masallar da öyledir misal. Geçmiş
dili kullanır ama hep yaşanmış ve yaşanıyor ve yaşanacak hissi verir insana.
Anlatmak istediğim temel ve genel durumlara, böyle gölge kişi, böyle zamansızlık
daha uygun diye düşüyor.
Bir anlatı türü olarak öykü, şiire veya denemeye göre daha dolaylı bir
anlatım biçimidir. Neden öykü? Türk öykücülüğünün gidişatını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Baştan beri anlattığım duyuş ve düşüncelerimi belirtme aracı olarak öykü
gerçekten tam bana göre. Çünkü şair gibi içli bir duyuşa sahip olduğumu
düşünüyorum. Esasen bilinmez bir zamanda bir roman yazmak ta kafamda yer ediyor.
(Kendini yalanlayan bir roman özellikle. Neticede edebiyatın da bir yalan
olduğunu, hakikat olmadığını söylemeye çalışmak.) Ancak açıkçası, öyküden romana
gitmek bana daha doğru geliyor. Çünkü şu an uzun vadeli hiçbir işle uğraşamam.
Ki karaladığım öyküler bile taslak ve müsvedde halinde. Ancak daha önemlisi,
öykünün gerçekten bana çok uygun bir araç olması. Şair duyuşunu değil ama, şair
sesimi çoktan kaybettim.
Çünkü şiir sestir. Öykü ise anlatı. Yine de zamanında şiir denizini görmüş
birisi olarak (ki sonsuz okyanus (veya dipsiz kuyu) demek daha doğru) şiirin
imkanlarını, anlatım araçlarını öyküye aktarma peşindeyim. Metaforlar, imgeler,
imajlar, çağrışımlar... Hepsi o duymuş olduğum, yaşadığım hisliliği, kırıklığı
veya dehşeti duyurmak için. Yanısıra, şiir gibi imalı yazma ilkem. Çünkü anlam,
ancak ima yoluyla sonsuzlaştırılır. Anlam'ı çoğaltmak için ise, -yani farklı
anlamlar yüklemek için-, imgeler, metaforlar lazım. Anlam'ı sonsuzlaştırma ve
çoğaltma işi, anlam'ın peşinde koşan benim gibi birisi için tuhaf bir durum
değil. Çünkü hayatımı iki kelimeyle özetleyebilirim: "Anlam peşinde". İşte bu
yüzden keskinden ziyade muğlak ve müphem; kat'i sonuçtan ziyade ucu açık veya
sonsuz; ders vermekten ziyade düşünüşü kışkırtma amaçlarını taşıyorum. Zaten
normalde öykü de bu amaçlarından dolayı tercih edilir. Ancak tabii, işin zor
kısmı tercih değil; tercih ettiğini başarabilmek. Bir ritmin olması zorunluluğu
ise, sadece şiirin değil, diğer tüm edebi metinler için de geçerlidir. Ritimsiz
yazı edebiyat dahili olduğunu iddia edemez. Ki eğer o ritim yakalanmışsa,
okuyucu da güçlü bir akıntıya kapılmış bulur kendini. Ve kıyıya değil, sona
gitme isteğine kapılır.
Türk öykücülüğüne gelince... Çok benimsediğim isim yok. Ancak iyi yazanlardan
bir kaçını okuma fırsatını buldum ve özellikle Bilge Karasu'yu ve Demir Özlü'yü
beğendiğimi söyleyebilirim. Bilge Karasu, kendi tarzını oluşturmaya çabalamış,
yer yer deneyselliğe kaçmış bir isim. Aynı zamanda felsefeci olması hasebiyle
benim yapmaya çalıştıklarımı denemiş gibi görünüyor. Demir Özlü'yi ilk
okuduğumda, Hemingway okumuş gibi hissetmiştim kendimi.
Sonra Özlü ile yapılan bir mülakattan, kendisinin Hemingway'den çok
etkilenmiş olduğunu öğrendim. Hemigway seven birisi, Demir Özlü'yü de sevmekten
kurtulamaz. Yine de bazen fazla entelektüel yazıyor. Bu da biraz itici
olabiliyor. Ancak kitabını görünce almaktan kaçamıyorum. Çok zikredilen Sait
Faik'ten birkaç hikaye okudum tabi. Ancak benim yapmak istediklerimin çok
dışında. Sabahattin Ali ile henüz tanışmış değilim. Yusuf Atılgan öyküleri de
bir hayli iyi görünüyor. Ancak o da benim kapsama alanım dışında kalıyor. Ali
Toptaş okuma arzusundayım. Bakalım, kısmet. Bu arada, tek eserini okuduğum ve
beğendiğim Mehmet Emin Kazcı'yı anmamak olmaz.Daha eser yazmış mıdır, bilmiyorum
ama okuduğum tek eseri gerçekten güzeldi. Tarzıma uymasa bile. Aslında
bakarsanız, fazla isim tutan birisi değilim. Bazen herhangi bir dergiyi alıp,
herhangi bir öyküyü okurum. Eğer beğenirsem, isme de bakarım. Hatta bazen amatör
öykülere de bakarım. Çünkü neticede ben de amatörüm.
Bir de işin kuramsal yönlerine derin bir ilgi duymaktayım. Bu uğurda hep
kitap ve dergi bakıyorum, ancak şuaralar hızlı bir savruluş yaşadığımdan dolayı,
yarım saat bile okuyamıyorum. Şu aralar her yerde geçiciyim. Ancak mesela
Schopenhaur’un Okumak ve Yazmak Üstüne’sini okumayı çok istiyorum. Gördüm ama
okuyamayacağım için almadım. Özdemir İnce’nin Şiir ve Gerçeklik adlı eserini de
aldım elime ve bazen bakıyorum. Zira yukarıda söylediğim gibi, yaptığım işi
şiire yaklaştırmaya çalışıyorum ve bu yüzden şiirin coğrafyasını tanımak benim
açımdan çok önemli. Son olarak diyebilirim ki, az ama öz okurum.
Ressamlar, tasarımcılar etkilenmemek için başka eserleri hafızalarında
tutmazlar. Öykücü özgünlüğünü esinlenmeden nasıl sağlar?
Bir kelime oyunu olacak ama öyküden öykünme çıkartılabilir. Önce öykünürsün,
sonra zamanla fazlalık gider ve geriye öykü kalır. Bizim yaşadığımız süreç te
böyle gerçekleşiyor nitekim. Beni öyküye en çok kışkırtan isim Poe ve Hemingway
olmuştur. Poe gibi doğaüstü ve ilginç öyküler yazmayı denedim bir ara. Hemingway
gibi de, yalın bir hayat anlatımını, bütün his derinlikleriyle beraber. Ancak
zamanla bu ikisi de düştü gündemimden. Çünkü yukarıda söylediğim gibi yapmak
istediklerim farklıydı. Tabiî ki izleri de kaldı. Kendini araya katmadan his
derinliğini vermek bakımından Hemingway’i kimse geçemez. Şair duyuşunu öyküde
gerçekleştirme bakımından da Poe’yu. Bu ikisinden de bir şeyler almaya
bakıyorum, sezgi yoluyla. Yani taklide düşmeden. Kendi yolumu ararken, bana en
yakın ismin Kafka olduğunu gördüm sonra. Şimdi bazen Kafka’ya karşı bağımsızlık
savaşı verdiğimi düşünüyorum açıkçası. (Duyuş , düşünce ve çağ karşısındaki
konum itibariyle.) Bu yüzden Dostoyevski ve Kafka’nın tüm eserlerini okuma
istencimi adım adım gerçekleştirmeme rağmen, bazen Kafka okumaktan da kaçıyorum.
Çünkü güçlü bir sesi var, ve benim oluşmakta olan sesimi boğabilir. Ancak
söylediğim gibi, güçlü varoluş ta, hep bir şeylere rağmen gerçekleştirilir.
Kafka da Dostoyevski karşısında kendisini paçavra gibi hissediyordu nitekim.
Esin konusunda da dehşetli bir olaya rastladım yakın zamanda. Ki bu anlatacağım
olay, edebiyat dünyasının ne kadar da insanlığın ortak kümesi olduğuna dair
güçlü bir misal oluşturuyor. İki ay kadar önce Hemingway’in ‘Klimanjaro’nun
Karları’ adlı öyküsünü okudum. Okuyup bitirdikten sonra yine hayran hayran
düşündüm. Kimi zaman aklıma da geldi. Ancak çok geçmeden işin tuhaf lezzetinin
farkına vardım. Öykünün sonu, benim bir öykümün sonu gibiydi. Leoparın Düşü ile.
Bu öykümde leopar, tepeye doğru karga sırtında yol alıyor ve orada boşluğa
atlıyordu, sevgilinin kendisini beklediği o tepede. Hemingway de öyküsünde,
yaralı adamın uçak beklentisi içinde geçen günlerini anlatıyor ve sonra adamın
beklediği uçak gelip adamı alıyor ve havalanıyorlar. Ta ki Klimanjaro Dağı’nı
görene dek yolculuk sürüyor. Ve tabiî ki adam ölü ve düş görüyor… Hoş farklı
şeyler anlatmışız, ama o sondaki derinliğin bu kadar birbirini anımsatması…
Kimbilir, karşılaştıran birisi benim kopya çektiğimi düşünecek. En çok ta buna
hayıflandım.
Çünkü Hemingway’in bu öyküsünü iki ay önce okudum. Oysa beriki öyküyü yazalı
on ayı geçti. Demek istediğim, insanın duyuşu çok ta farklı değil. Mesele,
denizin dibine ne kadar dalabildiğin. Sonra çıkarttığın nesneler, illaki
birilerine benzer olabiliyor. Bundan kaçış yok. Beri yanda, yazıcının kendi özel
dünyası olması gerektiğine yürekten inanırım. Ki zaten de ülkemizin önde gelen
edebiyatçılarının beraberce konuştukları bir mülakatta, buna yapılan güçlü
vurguyu görmüştüm. Şu ya da bu; kendine ait bir dünya olmalı. Kendini
gerçekleştirme bakımından bu şart. Bu yüzden fazla sosyal insandan edebiyatçı
çıkmaz düşüncesindeyim.
Karakutu niçindir?
Bunu hiçbir zaman açıkça seslendirmesem de, Karakutu bizim için olsa gerektir.
Yani özgür bir okul. Ayrıca, kendi kelime anlamına baktığımızda, seslerin
kayıtlandığı o sağlam kasa. Bir internet dergisi. Bu bakımdan Karakutu, bir nevi
bizim için labirenetten bir çıkış kapısı olmuştur. Ve yine bu yüzden sitemize
hep derinden müteşekkir oldum. Her ne kadar karalamalarıma sabretmiş olsa da;
kendi özel çalışma masam işlevine katlanmış olsa da, zor katlanılır şeylerdi
bunlar. Çünkü ancak bu sayede yazı yaygınlaşıyor. Hem düşünelim ki, biz kalem
nesli değil, klavye nesliyiz. Şahsen kalemle uzunca bir şeyler yazmaya
üşeniyorum. Eğer burası olmasaydı, belki de nice duyuş ve düşünüşü
yazmayacaktık. Kimbilir insanlar ne cevherler taşıyor; ancak onu çıkartabileceği
bir alan, saha yok. Karakutu, içimizdeki edebiyat canavarını uyandırmıştır.
Zaten uyanık olanlarını da kamçılamıştır. Sadece edebiyata kışkırtılma değil
üstelik; fikir ve düşünceye de. Dergiciliği normalde benimsemem ama, Karakutu
bizi bir cemaat üyesi kılmadan, özgür bir şekilde büyüttü. Zaten sadece burada
yazıyor olmayı bir nevi kendime bir vefa ödevi olarak sayıyorum. Her ne kadar
Karakutu bunu umursamayacak olsa da. Ki normaldir. Kurumların değil, insanların
hisleri vardır. Sağlıklı bir toplumsal organizasyon için de bu şart.