Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Site içi Arama



Google Arama

Karakutu.Com - Arama


Online üyeler
Şu an sitemizde, 150 Üye Adayı ve 8 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Dünyanın Dışında Herhangi Bir Yer
 eskimiş bir dosta
 Yeni Bir Parti Kuruluyor
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 Şiire dizgin vurulur mu?
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos
 Reklam Edilen Ve Ötesi
 Aşk Coğrafyasında Konuşmalar
 "İyi şiir her zaman dinidir"
 Yapardım biliyorum
 İSTEK
 aşka ve terke dair
 GÜLÜM / Ömer Lütfi METE
 Şiir gibi yaşayanlar...

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Röportaj: Üyelerimizle söyleşi: Poe söyleşisi
Tarih: 08.12.2007 Saat: 02:02 Gönderen: karakutu

 

Poe, öykülerindeki dil-zaman-mekan-insan-eşya ilişkileri, bizim gerçeğimizden kalkarak, uzun zamandan beri aranan ama henüz bulunamayan Eldorado'yu, Simeranya'yı, O belde'yi anımsatıyor. Bu üslubun harcında neler var?

Üslup, bilindiği üzere, direkt o kişi ile alakalı. Yani kişiye özgü yazma biçimi. Kişiliği neler oluşturuyor ve etkiliyorsa, bunlar yazıya da sızıyor ve yazma üslubunu oluşturuyor. Bu bakımdan da kendini tanıman önemlidir. Kendimi nasıl tanımlayabilirim?

Şiir yazamayan şair ruh, yüce olan ile aşağı zevk olan arasında kalmışlık, dünya karşısında hezimete uğramış bir fani, dünyayı değiştirme çabası, etkin olma çabası, ve yalnızlık, ve hastalık ve sıkılı yumruklar, katıksız öfke, katıksız hüzün, bazen ağlayan bazen hissetmeyen bir yürek, içe kapanıklık ve düşünme aşkı. Kitle ile aradaki duvarı hiç bir zaman aşamamak. Bütün aşma çabalarının geri tepmesi.

Sonra bu yazım da bağımsızca ilerlemiyor. Çünkü bizden önce ortaya konmuş büyük bir gelenek, birikim var. Bunların hepsini olmasa bile çoğundan haberdar olmak zorundayız. Ki bu haberdar olma işi bile bir ömür sürebilir. Zira her yazan kişi, her yazarı okumuyor. Ancak yine de belli başlı yazarları okumak zorunluluğu var. Ortaya bir şeyler koymuş olanların neler ortaya koyduğuna bilmek gerekiyor. Elektiriği bulan Edison'u atlayıp, bir ışınlama kapısı icat edememen gibi.

“Gökkubbenin altında söylenmedik söz kalmadı” derler. Doğru da derler. Edebiyat ta zaten, ne söylediğinden çok, nasıl söylediğine bakıyor. Ancak açıkçası bu bana yetmiyor. Uçurtmayı uçurtmak gerçekten zevkli bir iştir, ama uçurtmak için uçurtmak ta benim yapmak istediklerimle uyuşmuyor. Uçurtmayı uçurmak bir işe yarayacak mı ki, sorusunun cevabı ise benim için bile muallakta. "Belki" cevabı bile bana yetebiliyor. Uygun eğitimi almış olabilseydim, edebiyattan çok felsefenin üstüne düşerdim kesin. Ancak bu mümkün olmadığı içindir ki edebiyat merkezli çabam var.

Yaşadığımız dünyayı görünüşü itibariyle anlatmak benim isteğim değil. Ben hep, görünenin ardındakinin peşindeyim. Bu bakımdan mesela Hemingway okumaya bayılırım, çünkü film izliyormuş sanırsın kendini. Ama sadece yaşantıyı anlatıyor olmak, bunun ötesine geçememek benim ruhumu sıkıyor. İyi bir edebiyat metnini okuduktan sonra, müthiş lezzetli bir tatlı yemiş gibi olursun. Uzun süre o tat belleğinde korunur. Ancak ben şunu soruyorum kendime açıkça: "Tat dışında aldığın nedir?" İşte eğer edebi metin, benim düşüncelerimi de kışkırtmıyorsa, beni uzak alemlere fırlatmıyorsa, o zaman sadece bir zevk almış okur olurum. Böyle bir metin bize hiç birşey vermiyor da değil elbetteki. NLP kitaplarından insanlık öğrenene kadar, en kötü roman bile bunu sana verir, bunun bilincindeyim. Ancak ben eğer bir üretici olacaksam, amacım okuyucuya sadece edebi lezzet vermek olmamalı. Edebiyatın birincil amacı da o lezzettir, ama bunun yanına illaki birşeyler koyma ihtiyacı hissediyorum. Bu bakımdan edebiyat, benim için bakış açısını değiştirmesidir... Daha dikkatli bakmayı sağlamasıdır... bir yanıyla ayrıntı / diğer yanıyla genellemedir... Söz dizimi olduğu kadar gerçeğin dizilimidir de... Eskizlerde değindiğim gibi...

Gerçeğin alt-üst edilip yeni görünümüyle sunulduğu yöntem araştırmaları peşindeyim... Çünkü görünen de gerçek olmasına rağmen, bu bizi yeteri kadar sarsmıyor. En basit olay ya da durum bile bizi sarsacak nitelikte olmasına rağmen, insan alışkın bir varlık olduğu için, o hissi yaşamıyor. Bu yüzden gerçeği farklı görünümlere sokmak, onu daha fazla görünür kılmak; ve bunun için eldeki bütün edebiyat olanaklarını zorlamayı kendime vazife biliyorum. Yoksa ilk başta ben de denedim anlatmak için anlatmayı. İlk karalamalarım bu yöndedir.

Gerçi illaki bir kapıya da çıksın istedim; ancak yinede genel öykü yazımındaki duruma katılmayı seçmiştim. Fakat daha sonra dünyaya ve yaşayışa ilişkin düşüncelerim ve hislerim derinleştikçe, o bulguları görünür kılmayı kendime vazife edindim. Bu, denizin metrelerce altından inci çıkarmak gibi. İnci vardır, ve ordadır ama gözden ıraktadır. Senin yaptığın ise varlığına inandığın inciyi aramak, bulmak ve çıkarmaktır. Bir neci o incinin orada olduğunu kanıtlamaktır. Tabiî ki sadece ortaya bulgu koymakla bitmiyor işimiz. Sonuçta düşünenden önce ve ondan daha çok, dünyaya ve çağa ilişkin dehşet hissini yaşayan bir ölümlüyüm. Kıstırılmışlık hissini benim gibi milyarlarca insan yaşıyor. Bu hislere bir şekilde tercüman olmak, belki bizim çıkamadığımız labirentin çıkışını bulma konusunda bir kıvılcım çakmak… Böylece edebiyat, bizim için bir ilgi alanı değil; varoluşumuzu gerçekleştirdiğimiz ve onu duyurduğumuz bir yaşam alanı da olmuş oluyor. Bu bakımdan da kaçtığım somut ütopik bir yer yok. Mümkün olmayan yerlerin en mümkünü olan yerdeyim zaten: Edebiyat. Ancak esasen, o da başka bir mümkünsüz yere gitme aracı. Herkesin kaçıp kendini atmak istediği bir yer vardır.

Çünkü dünya bir işkence arenasıdır. Herkes derin azaplar içerisinde. Bazen düşünüyorum:"Cehennem belki de burasıdır." Ve yine burada bir cennet varsa, o da içimizde bir yer. En büyük sorunum da Bu Çağ. Bazen geçmişte bir yaşam kurguluyorum, doğa içerisinde geçen, kaygısız bir yaşam. Ancak bence Simerenya olsun, O Belde olsun, Eldorado olsun, bunların hepsi Modern Çağ'ın ütopyaları. (Mesele Eldorado, varlığına inanılan, geçmişte yapılmış antik, altından bir kenttir.) Çünkü ütopik olan çağlar zaten geçildi. Bir doğal yaşam isteği var herkeste; ama bir kere dünyayı ele geçirmiş bir sistem herkesi yutuyor. Kimi buna uyum göstermeye çabalıyor, kimi kaçmayı deniyor (Japonya'da günde, ölümle sonuçlanan doksan intihar vakası oluyormuş), kimi de yumruklarını sıkıp dövüşmeye çalışıyor. Ben üçüncü gruba giriyorum. Sorunum Bu Çağ olunca, kimi zaman ondan kaçışı deniyorum, kimi zaman dövüşmeye çabalıyorum, ama insan doğası ile olan zıtlığını hep göstermeye çalışıyorum Bu Çağ'ın. Bu Çağ'ı böyle yererken, onun zıttı, yani ütopya olanı kendiliğinden arka taraflarda yükseliyor. Ütopik olan yutulmuştur üstelik. Ona ulaşmak için bu çağ’ın midesinin dibini boylamak zorundasın. Çünkü çağdan kaçış yoktur. Bunu dört yıl boyunca denedim ve bu sırada bol düşünceli, hisli ama meteliksiz ve işsizdim…

Kendi varoluşunu, ancak bir canavara rağmen gerçekleştirebilirsin. O canavar da bu çağ’dır. Ejderha sınavını geçmeden şövalye olunmaz. Son olarak ta, illaki bir somut ütopya soruluyorsa bana; bunun benim için Uhreviyat olduğunu söylemeliyim. Ancak onun yeri de bu dünya değildir. İçeride bir yerde… Ben yalnızca, onu güçlü bir şekilde çağrıştırırım. Çünkü zaten edebiyat, düşünce açıklama sahası değildir. Hep bir ima ve çağrışım olmalı. Kaldı ki açıklamaya çalışmak bile beni aşan bir çabadır. Çünkü açıklama bilgi ister. İma ise duyuş.

Benim meselem gazetelerin İnsan Kaynakları ekleridir (Ki dikkat edilirse insan burada bir üretim faktörü olarak kaynaktır, yani bir meta), magazin dergileridir; bize dayatılan, süslü gösterilen kentli yaşamıdır; ekonomik bir amaç olmaktır; haz sofrasına buyur edilmektir; en son olarak ta dipsiz internet yaşamıdır. Bütün duyargalarım açık, bu çağı yakından gözlemlerim. Onun bende olan yansımasını ima etmeye çalışırım. Ki onun bende bıraktığı his dehşet hissidir. Bu Çağ, insana uymayan, ama onun inşa edicilerinden de yüksekte, herkesi ezmekte olan bir çağdır kısacası. Aslında bu bakımdan edebiyatçıdan çok, felsefeciye yakın duruyorum. Ama felsefe kavram ve terimlerle yapılır. İşte ben bunu yapamıyorum. Hem öyle olsa bile ne olacak ki! Çok satan bir felsefe kitabı mevcut mudur? Edebiyat, her zaman insanların tercihi olmuştur. Bu yüzden kimi felsefeciler de edebiyatın bu megafonik sesinden yararlanmaya çabalamışlardır. Başta Niçe olmak üzere.

Eşya ile ilişkim de bu duyumdan farklı değil. Eşya bana uzaktadır her zaman. Eşya, sadece beni ezerken, üstüme gelirken vardır. Başka zaman sadece görüntüdür. Mesela mülakat sandalyesine oturtulup, karşımdaki komisyona cevap verirken oturduğum sandalye içime batmaktadır, o durum yoksa, o sandalye de yoktur. Eşyayla bezeli bu dünya da bu yüzden uzağımdadır. Bu yüzden daha insan merkezli yazıyorum. Yani hep bir ortam veya durumda çırpınan, bocalayan insanı. Aslında eşya düzlemi ihmal edilemez bir öneme sahip. Çünkü farklı eşyaların olduğu farklı ortamlarda, o ortamın -dolaysıyla eşyaların- etkisi altında oluruz. Ve bu da duyuş ve davranışlarımızı etkiler.

Mesela cep telefonu, uzaktan bakan, yabancı biri için bir taştan farksızdır. Ancak genç birisinin elinde bir statü aracı, belki ilgilendiği kıza hava atma fırsatı, veya en azından teknolojiye duyulan sıcak bir aşkın göstergesidir. Yabancısı için cep telefonu bir taştan ne kadar farksızsa; beriki için, en yakın cep telefonundan bir o kadar farklıdır. Benim bulunduğum konum ise, genel itibariyle yabancılık durumu. Ancak sıklıkla etkileşime de girmiyor değiliz. Zaman da böyle... Belli bir zamanın esiri olmak yerine, zamanın üstünde, uzağında olma durumu var. Bu yüzden geniş zamanı en çok tercih ederim. Sonra olay kahramanı olarak hep bir "gölge kişi" icat ederim. O kişi herkesi nitelesin, o zaman bütün zamanların göstergesi olsun diye. Di'li veya Miş'li geçmiş zaman içinde anlatsam bile bu böyle. Masallar da öyledir misal. Geçmiş dili kullanır ama hep yaşanmış ve yaşanıyor ve yaşanacak hissi verir insana. Anlatmak istediğim temel ve genel durumlara, böyle gölge kişi, böyle zamansızlık daha uygun diye düşüyor.

Bir anlatı türü olarak öykü, şiire veya denemeye göre daha dolaylı bir anlatım biçimidir. Neden öykü? Türk öykücülüğünün gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Baştan beri anlattığım duyuş ve düşüncelerimi belirtme aracı olarak öykü gerçekten tam bana göre. Çünkü şair gibi içli bir duyuşa sahip olduğumu düşünüyorum. Esasen bilinmez bir zamanda bir roman yazmak ta kafamda yer ediyor. (Kendini yalanlayan bir roman özellikle. Neticede edebiyatın da bir yalan olduğunu, hakikat olmadığını söylemeye çalışmak.) Ancak açıkçası, öyküden romana gitmek bana daha doğru geliyor. Çünkü şu an uzun vadeli hiçbir işle uğraşamam. Ki karaladığım öyküler bile taslak ve müsvedde halinde. Ancak daha önemlisi, öykünün gerçekten bana çok uygun bir araç olması. Şair duyuşunu değil ama, şair sesimi çoktan kaybettim.

Çünkü şiir sestir. Öykü ise anlatı. Yine de zamanında şiir denizini görmüş birisi olarak (ki sonsuz okyanus (veya dipsiz kuyu) demek daha doğru) şiirin imkanlarını, anlatım araçlarını öyküye aktarma peşindeyim. Metaforlar, imgeler, imajlar, çağrışımlar... Hepsi o duymuş olduğum, yaşadığım hisliliği, kırıklığı veya dehşeti duyurmak için. Yanısıra, şiir gibi imalı yazma ilkem. Çünkü anlam, ancak ima yoluyla sonsuzlaştırılır. Anlam'ı çoğaltmak için ise, -yani farklı anlamlar yüklemek için-, imgeler, metaforlar lazım. Anlam'ı sonsuzlaştırma ve çoğaltma işi, anlam'ın peşinde koşan benim gibi birisi için tuhaf bir durum değil. Çünkü hayatımı iki kelimeyle özetleyebilirim: "Anlam peşinde". İşte bu yüzden keskinden ziyade muğlak ve müphem; kat'i sonuçtan ziyade ucu açık veya sonsuz; ders vermekten ziyade düşünüşü kışkırtma amaçlarını taşıyorum. Zaten normalde öykü de bu amaçlarından dolayı tercih edilir. Ancak tabii, işin zor kısmı tercih değil; tercih ettiğini başarabilmek. Bir ritmin olması zorunluluğu ise, sadece şiirin değil, diğer tüm edebi metinler için de geçerlidir. Ritimsiz yazı edebiyat dahili olduğunu iddia edemez. Ki eğer o ritim yakalanmışsa, okuyucu da güçlü bir akıntıya kapılmış bulur kendini. Ve kıyıya değil, sona gitme isteğine kapılır.

Türk öykücülüğüne gelince... Çok benimsediğim isim yok. Ancak iyi yazanlardan bir kaçını okuma fırsatını buldum ve özellikle Bilge Karasu'yu ve Demir Özlü'yü beğendiğimi söyleyebilirim. Bilge Karasu, kendi tarzını oluşturmaya çabalamış, yer yer deneyselliğe kaçmış bir isim. Aynı zamanda felsefeci olması hasebiyle benim yapmaya çalıştıklarımı denemiş gibi görünüyor. Demir Özlü'yi ilk okuduğumda, Hemingway okumuş gibi hissetmiştim kendimi.

Sonra Özlü ile yapılan bir mülakattan, kendisinin Hemingway'den çok etkilenmiş olduğunu öğrendim. Hemigway seven birisi, Demir Özlü'yü de sevmekten kurtulamaz. Yine de bazen fazla entelektüel yazıyor. Bu da biraz itici olabiliyor. Ancak kitabını görünce almaktan kaçamıyorum. Çok zikredilen Sait Faik'ten birkaç hikaye okudum tabi. Ancak benim yapmak istediklerimin çok dışında. Sabahattin Ali ile henüz tanışmış değilim. Yusuf Atılgan öyküleri de bir hayli iyi görünüyor. Ancak o da benim kapsama alanım dışında kalıyor. Ali Toptaş okuma arzusundayım. Bakalım, kısmet. Bu arada, tek eserini okuduğum ve beğendiğim Mehmet Emin Kazcı'yı anmamak olmaz.Daha eser yazmış mıdır, bilmiyorum ama okuduğum tek eseri gerçekten güzeldi. Tarzıma uymasa bile. Aslında bakarsanız, fazla isim tutan birisi değilim. Bazen herhangi bir dergiyi alıp, herhangi bir öyküyü okurum. Eğer beğenirsem, isme de bakarım. Hatta bazen amatör öykülere de bakarım. Çünkü neticede ben de amatörüm.

Bir de işin kuramsal yönlerine derin bir ilgi duymaktayım. Bu uğurda hep kitap ve dergi bakıyorum, ancak şuaralar hızlı bir savruluş yaşadığımdan dolayı, yarım saat bile okuyamıyorum. Şu aralar her yerde geçiciyim. Ancak mesela Schopenhaur’un Okumak ve Yazmak Üstüne’sini okumayı çok istiyorum. Gördüm ama okuyamayacağım için almadım. Özdemir İnce’nin Şiir ve Gerçeklik adlı eserini de aldım elime ve bazen bakıyorum. Zira yukarıda söylediğim gibi, yaptığım işi şiire yaklaştırmaya çalışıyorum ve bu yüzden şiirin coğrafyasını tanımak benim açımdan çok önemli. Son olarak diyebilirim ki, az ama öz okurum.

Ressamlar, tasarımcılar etkilenmemek için başka eserleri hafızalarında tutmazlar. Öykücü özgünlüğünü esinlenmeden nasıl sağlar?

Bir kelime oyunu olacak ama öyküden öykünme çıkartılabilir. Önce öykünürsün, sonra zamanla fazlalık gider ve geriye öykü kalır. Bizim yaşadığımız süreç te böyle gerçekleşiyor nitekim. Beni öyküye en çok kışkırtan isim Poe ve Hemingway olmuştur. Poe gibi doğaüstü ve ilginç öyküler yazmayı denedim bir ara. Hemingway gibi de, yalın bir hayat anlatımını, bütün his derinlikleriyle beraber. Ancak zamanla bu ikisi de düştü gündemimden. Çünkü yukarıda söylediğim gibi yapmak istediklerim farklıydı. Tabiî ki izleri de kaldı. Kendini araya katmadan his derinliğini vermek bakımından Hemingway’i kimse geçemez. Şair duyuşunu öyküde gerçekleştirme bakımından da Poe’yu. Bu ikisinden de bir şeyler almaya bakıyorum, sezgi yoluyla. Yani taklide düşmeden. Kendi yolumu ararken, bana en yakın ismin Kafka olduğunu gördüm sonra. Şimdi bazen Kafka’ya karşı bağımsızlık savaşı verdiğimi düşünüyorum açıkçası. (Duyuş , düşünce ve çağ karşısındaki konum itibariyle.) Bu yüzden Dostoyevski ve Kafka’nın tüm eserlerini okuma istencimi adım adım gerçekleştirmeme rağmen, bazen Kafka okumaktan da kaçıyorum. Çünkü güçlü bir sesi var, ve benim oluşmakta olan sesimi boğabilir. Ancak söylediğim gibi, güçlü varoluş ta, hep bir şeylere rağmen gerçekleştirilir.

Kafka da Dostoyevski karşısında kendisini paçavra gibi hissediyordu nitekim. Esin konusunda da dehşetli bir olaya rastladım yakın zamanda. Ki bu anlatacağım olay, edebiyat dünyasının ne kadar da insanlığın ortak kümesi olduğuna dair güçlü bir misal oluşturuyor. İki ay kadar önce Hemingway’in ‘Klimanjaro’nun Karları’ adlı öyküsünü okudum. Okuyup bitirdikten sonra yine hayran hayran düşündüm. Kimi zaman aklıma da geldi. Ancak çok geçmeden işin tuhaf lezzetinin farkına vardım. Öykünün sonu, benim bir öykümün sonu gibiydi. Leoparın Düşü ile. Bu öykümde leopar, tepeye doğru karga sırtında yol alıyor ve orada boşluğa atlıyordu, sevgilinin kendisini beklediği o tepede. Hemingway de öyküsünde, yaralı adamın uçak beklentisi içinde geçen günlerini anlatıyor ve sonra adamın beklediği uçak gelip adamı alıyor ve havalanıyorlar. Ta ki Klimanjaro Dağı’nı görene dek yolculuk sürüyor. Ve tabiî ki adam ölü ve düş görüyor… Hoş farklı şeyler anlatmışız, ama o sondaki derinliğin bu kadar birbirini anımsatması… Kimbilir, karşılaştıran birisi benim kopya çektiğimi düşünecek. En çok ta buna hayıflandım.

Çünkü Hemingway’in bu öyküsünü iki ay önce okudum. Oysa beriki öyküyü yazalı on ayı geçti. Demek istediğim, insanın duyuşu çok ta farklı değil. Mesele, denizin dibine ne kadar dalabildiğin. Sonra çıkarttığın nesneler, illaki birilerine benzer olabiliyor. Bundan kaçış yok. Beri yanda, yazıcının kendi özel dünyası olması gerektiğine yürekten inanırım. Ki zaten de ülkemizin önde gelen edebiyatçılarının beraberce konuştukları bir mülakatta, buna yapılan güçlü vurguyu görmüştüm. Şu ya da bu; kendine ait bir dünya olmalı. Kendini gerçekleştirme bakımından bu şart. Bu yüzden fazla sosyal insandan edebiyatçı çıkmaz düşüncesindeyim.

Karakutu niçindir?

Bunu hiçbir zaman açıkça seslendirmesem de, Karakutu bizim için olsa gerektir. Yani özgür bir okul. Ayrıca, kendi kelime anlamına baktığımızda, seslerin kayıtlandığı o sağlam kasa. Bir internet dergisi. Bu bakımdan Karakutu, bir nevi bizim için labirenetten bir çıkış kapısı olmuştur. Ve yine bu yüzden sitemize hep derinden müteşekkir oldum. Her ne kadar karalamalarıma sabretmiş olsa da; kendi özel çalışma masam işlevine katlanmış olsa da, zor katlanılır şeylerdi bunlar. Çünkü ancak bu sayede yazı yaygınlaşıyor. Hem düşünelim ki, biz kalem nesli değil, klavye nesliyiz. Şahsen kalemle uzunca bir şeyler yazmaya üşeniyorum. Eğer burası olmasaydı, belki de nice duyuş ve düşünüşü yazmayacaktık. Kimbilir insanlar ne cevherler taşıyor; ancak onu çıkartabileceği bir alan, saha yok. Karakutu, içimizdeki edebiyat canavarını uyandırmıştır. Zaten uyanık olanlarını da kamçılamıştır. Sadece edebiyata kışkırtılma değil üstelik; fikir ve düşünceye de. Dergiciliği normalde benimsemem ama, Karakutu bizi bir cemaat üyesi kılmadan, özgür bir şekilde büyüttü. Zaten sadece burada yazıyor olmayı bir nevi kendime bir vefa ödevi olarak sayıyorum. Her ne kadar Karakutu bunu umursamayacak olsa da. Ki normaldir. Kurumların değil, insanların hisleri vardır. Sağlıklı bir toplumsal organizasyon için de bu şart.
 


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Röportaj
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Röportaj:
Nobel Edebiyat Ödülü Nasıl Alınır ? Kriterleri Nelerdir ?


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 5
Toplam Oy: 1


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Nobel ödüllü Rus yazar öldü
Doris Lessing, Nobeli almaya gidemiyor
And the Nobel goes to...
Selim İleri: Edebiyat eserinde 'Gerçek' kişiler
Semih Gümüş: Ulusal ve halkçı edebiyat kaygıları
Günter Grass: Türk edebiyatı çok canlı
En İyi Yönetmen ödülü Ceylan’ın
Seven Bilge Ceylan’ın en iyi ödülü
En İyi Türk Belgeseli Ödülü "Beyrut'a Gittiğimi Anneme Söylemeyin"
Nasıl bir sosyalistsiniz?
Fazıl nasıl kurtulur?
Avni Özgürel: Osmanlı çözülmesi nasıl başladı?
Hak verilmez alınır
Nasıl Nobel alınır?
Nobel Edebiyat Ödülü Nasıl Alınır ? Kriterleri Nelerdir ?
Neci olalım?
Atatürk tango sever miydi?
Demedim Mi?
Masonluğun sırları nelerdir?

"Üyelerimizle söyleşi: Poe söyleşisi" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke