tiananmenian, yazmadan duramıyorum, sürekli akıyor, demiştin. Gürül gürül
akan yazma ediminin kaynağı nedir?
Bir ressam tanımıştım yıllar evvel, evi ve hayatı darmadağınıktı o zamanlar,
görüşmüyoruz artık, sanırım aynen kaldığı yerden devam ediyordur. San’at falan
umurunda değildi adamın, günü kurtarmak ve ekmek parası kazanmak uğruna, bildiği
tek şeyi yapıyordu sadece.
Bir akşam, “Neden?” diye sordum. “Daha çocuktum, elime verdiler kâğıt kalemi,
ne harflerle ilgilendim ne de başka bir şeyle ondan sonra, sadece çizdim beyaz
kâğıda” diye cevapladı beni. Okulu yarı yolda bırakmıştı, ilerleyen yıllarda da
geri kalan her şeyi yarı yolda bırakmıştı. On dakika da on manzara resmi
çıkartırdı, otomatiğe bağlamıştı öyle.
Nereden kaynaklanıyor çok fazla üzerinde düşünmedim. On dört yaşından beri
yazıyorum bir şeyler, yırtıp attıklarım kayda geçtiklerimden çok daha fazladır.
Bir tür ifade biçimi ve sadece yazdığım zaman kendini gerçekleştiriyor. Öyle
yüce, asil, yukarıdan aşağıya, ilahi bir güç olduğunu da düşünmüyorum. Biraz
zahmetli ve hele benim durumumda olan biri için biraz da sıkıntılı bir eylem.
Çünkü cümlemin başında, ortasında, sonunda yaptığım iş nedeniyle diğerleri
tarafından kesintiye uğrama ihtimaliyle birlikte yazmak zorundayım. Bazen
kopukluk hissediyorsam da kendi çapında bir tarza sahip sanırım. Yazmak, yazı
hakkında düşünmekten daha iyi.
Geri kalan her şey onun peşinden gelir. Her ne iş yaparsam yapayım, asıl
işimin yazmak olduğunu hissediyorum derinlerde. Bir hedefim de yok, hiçbir amaca
varmak için dokunmuyorum tuşlara. Çalakalem ve doludizgin yazmayı seviyorum, ne
frene basıyorum ne de ayar yapıyorum öyle zamanlar. Bazen üç beş sayfa çöplük
kelimeler dizesi gerekiyor bir tane adam akıllı cümle kurabilmek için. Sonrası
beni ilgilendirmiyor çok fazla, nadiren tekrar eğiliyorum üzerine, fark
edebildiğim dil ve imla hatalarını düzeltmek üzere, fakat yeni bir şey yazmak,
eskisi ile uğraşmaktan çok daha zevkli.
Sorunuzun asıl karşılığına verebilecek çok da net bir cevabım yok. Doğumumdan
itibaren sürüklediğim hayat, okuduğum kitaplar, yirmi yıllık eğitim sürecim,
gezdiğim, gördüğüm, yerler, konuştuğum, tanıştığım herkesin bu kaynakta bir
parça da olsa yeri var gibi geliyor bana, geri kalanı yazma eyleminin devam
edeceği üzerinedir sadece ve asıl önemli olan da budur zaten…
Deneme, düşünme biçimleri için fazlasıyla esnek bir alan. Bu yüzden olsa
gerek alıntıladığınız epizotlar sert + sıradan: Şaşırtıcı! “Yeraltında” çok sıkı
dostların var. Yukarıdakilerden ümitli misin? (Değilsen neden vazgeçtin, ümidini
koruyorsan bunu diri tutan ne?)
“Kuyunun dibindeki kurbağalar dünyayı kuyu ve kuyunun ağzı kadar sanırlar!”
Benim halim de aynen bu atasözünde anlatıldığı gibidir. Yazı hayatımın iki
dönemi var; Bukowski’den öncesi ve sonrası olmak üzere. Leman Dergisi'nin sıkı
bir mizah dergisi olduğu dönemlerde ufak tefek alıntılarına rastlardım derginin
kıyısında köşesinde. 1993 yılında Bukowski’nin “Ekmek Arası” kitabı ile tanıştım
ilk. Doğru bir seçimdi, hedefi tam ortasından vurmuştum. Elimden bırakamadım
ondan sonra, Türkçe yayınlanan tüm düz yazılarını okudum, şimdi şiirleri ile
ilgileniyorum. Kendisi; süslemeden, anlatmak istediğini en kısa yoldan, saçma
sapan oyunlara gerek duymadan, sadece yazmak adına ve içten geldiği gibi saf ve
berrak yazmanın mümkün olabileceğinin en önemli ispatıdır. Edebiyat âlemi bir
nev’i helvadan yapılmış putların birbirlerinin önünde el pençe durup saygı
duruşunda bekleyerek, mideye hazımsızlık veren, ıkınarak ve acı vererek yazılan
ve haliyle okurken de yoran, sıkan, bıktıran metinler topluluğudur ülkemizde.
Eş, dost, akraba, dostlar alışverişte görsün türünden kendi aralarında takılır
giderler. Bukowski sadece iyi yazmadı bana göre, edebiyat totemlerine çağın en
büyük darbesini indirerek gözlerimizi açtı yazma eylemi adına.
Yazarlar ve şairler insanüstü varlıklar değil, .oklarında boncuk yok, üstelik
kanları da kırmızı, gerçeğiydi bu. Aslında hafife alınmasını sağlayacak pek çok
yazısının yanında çok daha derinlerde bir yerlerden seslendiğini anladım
okudukça. Çok yanlış tanınıyor bu yüzden, içki, kadınlar, serserilik, argo,
Amerikan tarzı yaşam, maçoluk, barlar, seks üzerine yazdığı ve durmadan kendini
tekrarlayıp durduğu düşünülüyor daha çok fakat öyle yerde öylesine derin
çözümlemeler sunuyor ki, durduk yere suratınızın ortasına sıkı bir yumruk almış
gibi kalıyorsunuz. Mektuplarını, söyleşilerini ve üzerine Howard Sounes
tarafından yazılmış kapsamlı biyografi kitabını da araya katıp okumak gerekir.
Çizdiği çarpık görüntünün ve etkili kelimelerinin arkasında saklanan,
yazdıklarından daha gerçek, çarpıcı ve derin Bukowski görülebilir böylece. Derdi
edebiyat olan birinin ciddi biçimde üzerine eğilmesi gereken bir kişiliktir ve
kendisi yeraltındaysa eğer, seviyorum ben orada olmayı.
Yerüstünden umudum yok açıkçası. Her Türk genci gibi edebiyat zevkim, eğitim
sürecinde ortaya konan yarım yamalak öğretilerle, sağdan ve soldan politik
akınların hercümerç ettiği bir ortamda var olan edebiyat dünyasını takip ederek,
el yordamıyla sürüne sürüne gelişti. Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç ve Oğuz
Atay ilk ciddi kilometre taşlarımdır. Yaşayanlardan ise Alev Alatlı ve Nihat
Genç isimlerini verebilirim. Alev Hanım “Orda kimse var mı?” serisiyle müthiş
bir atak başlatmıştır kanımca, ancak gerisi gelmedi henüz, şimdilerde farklı
şeylerle ilgileniyor, Nihat Genç kalemini bıraktı ve başka bir alana kaydı,
uyanmasını diliyoruz yattığı uykudan. Şiir, her ne kadar uzak kaldığım ve
üzerinde pek de durmadığım bir alansa da İsmet Özel ve Sezai Karakoç, çakıp
çakıp kaybolan yıldızlar gibi ara sıra da olsa önümüzü aydınlatıyor.
Geri kalanlar içerisinde beni heyecanlandıran hiç kimse yok. Tutku yok bir kere
ve kimse kumar oynamıyor, hayatını ortaya koymuyor, risk almıyorlar. Başka tür
sebeplerle yazı yazılıyor ve olan onları edebiyat sanan yeni yetmelere oluyor.
Nasıl çıkılır bu cendereden hiçbir fikrim yok.
Ben de size sorayım o halde; sizi uykunuzu bölüp sabahlatabilecek kadar
etkileyen kitap hangisiydi en son Türk edebiyatı adına? Bu sorunun cevabını
yerüstünden birkaç kitap adı ile birlikte verirseniz, umut en azından sizin için
var demektir. Ben artık kitap okurken irkilmiyorum, şaşırmıyorum da. Kelimeleri
eğip büküp tırmalıyorlar düşüncelerini. Sonra ortaya konan şey allanıp pullanıp
büyük reklâm kampanyaları ile piyasaya sürülüyor. İşin içine para girince yazı
önemsizleşip televizyon dizileri gibi rahat ve sakin, seyredilebilir ve
tüketilebilir bir çerçeveye bürünüyor, bunu da yadsımamak gerekir.
Kim bilir belki tümüyle benim okuma zevkimle alakalıdır ama ben halk türkülerini
başta Neşet Ertaş olmak üzere halk ozanlarının sözlerini daha çok önemsiyorum.
Kafamı gözümü yaracak şekilde etkili kelimeleriyle karşılaştığım vakit kalemimi
kırıp gidip kapılarında ayaklarına elimi yüzümü süreyim istiyorum.
Ateş yakmalı yazı ya da savurmalı beni uzaklara, içine çekmeli ve ayağımı
kesmeli yerden. Çok şey istiyorum farkındayım ama geldiğim nokta bu. “İmkânsız
ama umutsuz değil!” der bir İrlanda atasözü…
“ve” asla sadece bir bağlaç değilse N’dir?
Karakutu’ya ilk başta “okur adayları” kısmında “Osk-1” başlığı altında yazmaya
başladım. Daha sonra oradaki yazıların bütünlüğünü korumak adına başka bir
başlık açma gereği hâsıl oldu ve “denemeler” bölümüne “de get Bayburt de get
sende nem kaldı” başlığı altında farklı şeyler yazdım. Bir sabah baktım ki
yerinde yeller esiyor, kimin sildiği önemli değil, neden sildiği ve açıklama
yapmaması da, ama sadece orada yer alan birkaç yazım kaybolup gitti siber
âlemde, ona üzüldüm. Biraz da kırgınlıkla, yazdığım her şeyi silip ayrılmayı
düşündüm, hatta faaliyete de geçtim, ancak sonra elim varmadı, kopamadım
Karakutu’dan. Çünkü yazı yazılmak istiyordu ve doğru yerde olduğuma inancım
tamdı daha o zamandan.
Ve biraz zaman geçtikten sonra “Ve” diye bir ayraç koyduk denemeler bölümüne,
ama bu kez “ve” asla sadece bir bağlaç olmayacaktı. Kimi zaman köprü kuracaktı
kimi zaman da en sağlam yerinden kopacaktı, bu biraz da yazıların savruk,
rüzgârın estiği yönden, gelişigüzel ve asla tek yönlü olmamasına bir atıftı
böylece. Ama durmadan kapılar açacak, birbirlerine eklemlenecek, her telden
çalacak, yolunda ilerleyecekti. Sanırım hedefe doğru da epeyce yol aldı. Bazen
bir tür günceye dönüşüyor, bazen geçmişin izlerini sürüyor, kimi zaman da
dostlarımızı endişelendiriyor içeriğinde yer alan yazılardan dolayı ve ben
seviyorum bu başlık altında yazmayı.
Karakutu niçindir?
(Karakutu’yu niçin tercih ettiniz? Karakutu niçin var sizce? Ve Karakutu neyin
karakutusudur?)
Asıl manasından ayrı tutmamak gerek. Her ne olursa olsun, ileriye uzanacak bir
kayıt bırakma maksadını seziyorum. Kuranların amacı hakkında çok da fazla
bilgiye sahip değilim, sadece var, iyi ki var.
Karakutu’yu tercih etme sebebimi ikiye ayırıp ele almakta fayda var. İlki
bilinçsizce arayışların içerisinde var olduğum bir dönemde, Karakutu’ya
rastladığım ve yazılarımla kendime yer açmaya çalıştığım süreçtir. Her yeni üye
gibi neyin nerede olduğunu bilmeden ve yazılanlardan çok yazdıklarımın önemli
olduğu düşünerek. Ancak bunun sebeplerinden biri tanesi de internet kafeler
aracılığı ile iletişim kurma gereğidir. İçeriğini kapsamlı bir şekilde
inceleyemedim doğru dürüst, yazmak ya da yazdıklarımı göndermek tüm vaktimi
alıyordu işin gerçeği. İkinci kısımda artık Karakutu benim için sadece yazılacak
değil, dikkatle takip edilecek bir edebiyat ve kültür sitesi haline geldi ve
bağımlılık yaptı arkasından. Pek çok site var ve her biri oldukça iddialı
cümlelerle yola çıkmış ve kendi çapında bir izleyici kitlesine hitap ediyor
ancak Karakutu gibi kapsamlı, nitelikli ve dikkate değer yazarlara sahip olanına
rastlamadım henüz. Yılların getirdiği deneyimle oturmuş, kurallarını ortaya
koymuş, edebi âlemde yer edinmiş oturaklı bir site. Çoğalmak, kalabalıklaşmak,
popüler olmak, bir numara olmak iddiası yok bir kere. Benim gibi yeraltı
edebiyatı müritlerinin sığınabileceği, kendini ifade edebileceği ve yolu
üzerinde ilerlerken çok şey öğrenebileceği bir okul adeta.
Hiçbir yazınızın kıyıya köşeye atılmayacağı, okunulacağı, tepki verileceği,
üzerinde düşünüleceği ve gerektiği zaman düzeltme yapılması adına
uyarılacağınız, bazen bir askerin eline kâğıt olarak tutunup, yüreğinizin
ısınacağı, bazen bir annenin gözyaşlarını elinin tersiyle sileceği bir tutam
hüzün olup sigara dumanı eşliğinde dalıp gideceğiniz bir yer olduğu için ve bu
paylaşımları yaşatması nedeniyle de önemli bana göre Karakutu.
Karakutu neyin Karakutusudur? Oraya yazan herkesin…
Karakutu niçin var sorusunu fikir edinmek adına hanıma sordum, aynen şöyle
söyledi; “Ruhlarımızdaki enkazın hasar tespitini yapmak için,” üstüne ekleyecek
tek kelime bulamadım sonrasında…