Bu düşünme denemesiyle İnşa etmeyi bir Yapı sanatı ve Tekniği olarak
göstermeyi değil; aksine İnşa etmeyi varolan her şeyin ona ait olduğu menzile
dek götüren izleri takip etmeyi istiyoruz. Şunu soruyoruz:
1. Oturmak nedir?
2. İnşa etmek, ne kadar oturmaya aittir?
I
Öyle görünüyor ki, oturmaya ancak inşa etme aracılığıyla ulaşıyoruz. Oturmak,
inşa etmeyi, hedef olarak içeriyor. Yine de bütün yapılar (inşa edilenler),
konutlar (oturulanlar) değildir.
Köprüler ve Hangarlar, Stadyumlar ve Enerji santralleri yapılardır, ama konut
değildir; Garlar ve Otoyollar, Barajlar ve Büyük Marketler yapılardır, ama konut
değildir. Yine de, adı geçen bu yapılar, oturmamızın menzilinde dururlar.
Bu alan, bu yapıları aşan ve konutla da sınırlı olmayan bir alandır. Kamyon
şoförü Otoyolda evindedir, ama kaldığı yer orada değildir; İşçi kadın çalıştığı
İplikhanede evindedir, ama konutu orada değildir; başmühendis Enerji santralinde
evindedir, ama orada oturmaz. Adı geçen yapılar, İnsanı barındırırlar. Oturmak,
sadece kalacak yer sahibi olmak anlamında alınırsa, İnsan bu yapıların içinde
yaşar, yine de onlarda oturmaz. Şüphesiz günümüzdeki konut sıkıntısında bu bile
rahatlatıcı ve sevindiricidir; konut olarak inşa edilen yapılar gerçi kalacak
yer sağlar; günümüzdeki konutlar iyi tasarlanmış, bakımı kolay, son derece ucuz,
havadar, ışık ve güneş alan konutlar da olabilir; ama bu konutlar, içinde bir
oturmanın gerçekleşeceğinin güvencesi midir acaba? Yine de bu yapılardan konut
olmayanlar, insanın oturmasına hizmet ettikleri sürece, oturmak tarafından
belirlenmeye devam ederler. Böylece oturmak, her durumda bütün İnşa etmeyi
yöneten amaç olacaktır. Oturmak ve inşa etmek, amaç ve araç bağıntısında
birlikte dururlar.
Ancak, bunu böyle gördüğümüz sürece, oturmayı ve inşa etmeyi iki ayrı etkinlik
olarak ele alır ve bu fikri doğru bir şey gibi tasarlarız. Bu araç-amaç
şemasıyla, oturmak ve inşa etmek arasındaki özlü bağları da bozmuş oluruz. Yani
inşa etmek, sadece oturmanın aracı ve yolu değildir, inşa etmek daha şimdiden,
kendinde oturmaktır. Bunu bize kim söylüyor? İnşa etmenin ve oturmanın özünü
belirleyebileceğimiz bir ölçütü bize kim veriyor? Bir şeyin özü üzerine çağrı
bize -dilin kendi özüne saygı duyduğumuz sürece- dilden gelir. Elbette bu arada,
Yerkürenin her yerinde dizginlenemeyen, ama akıllıca görünen bir Konuşma, Yazma
ve Konuşulan Sözleri Yayınlamadır gidiyor. İnsan, dilin efendisi ve dili
biçimlendiren kendisiymiş gibi davranıyor, ama aslında dil insanın efendisi
olarak kalmaya devam ediyor. Belki de, insanın özünü yurtsuz olmaya götüren,
diğer her şeyden önce onun bu hakimiyet ilişkisini alt üst etmesidir.
Konuşmalarımıza özen göstermeyi sürdürmemiz iyi bir şeydir, ama dil bizim için
bir ifade aracı olarak kalmaya devam ettiği sürece bunun bize bir yardımı
olmayacaktır. Biz insanların kendi adımıza seslendirilmesini sağlayabileceğimiz
tüm çağrılar arasında, dilin çağrısı en önemlisi ve her zaman en önde gelenidir.
Öyleyse, 'Bauen' ne demektir? Eski yüksek Almanca'da inşa etmek için kullanılan
kelime, 'buan', oturmak anlamına gelir. Bu kelime şunu söyler: kalmak, bir yerde
durmak, ikamet etmek. 'Bauen' fiilinin asıl anlamı, yani oturmak, bizim için
yitmiştir artık. Ama bunun örtük bir izi 'Nachbar' (komşu) kelimesinde
kalmıştır. Komşu, 'Nachgebur'dur, 'Nachgebauer' de yakında oturan demektir. 'Buri,
büren, beuren, beuron' fiillerinin hepsi oturmak, oturma yeri anlamındadır.
Şüphesiz, eski kelime 'buan', bize sadece 'bauen'in aslında oturmak olduğunu
söylemekle kalmaz; aynı zamanda bu oturmayı nasıl düşünmemiz gerektiği hakkında
da bize bir ipucu verir. Oturmaktan söz ettiğimizde, genellikle insanın başka
pek çok davranış tarzının yanı sıra yaptığı bir şeyi düşünürüz. Burada
çalışırken, orada otururuz. Yalnızca oturmayız - bu tam bir eylemsizlik olurdu -
bir işte çalışırız, ticaret yaparız, yolculuk eder ve konaklarız, bazen orada,
bazen burada. 'Bauen' kökensel oturma anlamına gelir. Bauen kelimesi, bu
kökensel anlamından söz ettiği yerde, oturmanın özünün nereye kadar uzandığını
da söyler.
Yani 'Bauen, buan, bhu, beo', bizim 'bin' kelimesinin değişimleridir: "ich bin"
(varım), "du bist" (varsın), emir kipi "bis" (ol). Öyleyse "ich bin" ne anlama
gelir? 'Bin'in ait olduğu eski kelime 'bauen' yanıt verir: "ich bin", "du bist".
Bu da şunu söyler: "oturuyorum, oturuyorsun". Senin ve benim, biz insanların
Yeryüzünde olma tarzımız gibi, 'Buan' da Oturmaktır. İnsan olmak, bir ölümlü
olarak yeryüzünde olmak demektir, bunun anlamı oturmaktır. Ama insanın oturduğu
sürece varolduğunu söyleyen eski kelime 'bauen', aynı zamanda bakmak ve
yetiştirmek, yani Tarla, Bağ işlemek demektir. Böyle bir inşa etme sadece
gözetmektir, yani kendiliğinden meyveye duran bir büyümeyi gözetmektir, bakmak
ve yetiştirmek anlamındaki bir inşa etme bir şey üretmek değildir. Buna
karşılık, gemi ve tapınak inşası, kesin bir tarzda üretmektir. Burada inşa
etmek, yetiştirmeden ayrı olarak, dikmek-kurmaktır. İnşa etmenin her iki biçimi
de yetiştirmek olarak inşa etmekle, Latincesiyle 'colere', 'cultura' ve
yapıların dikilmesi-kurulması olarak inşa etmek, Latincesiyle 'aedificare' asıl
inşa etmenin, oturmanın içinde tutulurlar. Oturmak olarak inşa etmek, yani
yeryüzünde olmak ise, daha baştan insanın gündelik deneyimleri alanında kalır,
Almanca'da çok güzel söylendiği gibi bu deneyimler insanın "içinde
yaşadığı-alıştığı"dır. Bu yüzden o oturmanın yerine getirildiği çeşitli
tarzların, yetiştirme ve dikme-kurma etkinliklerinin gerisine çekilir. Bu
etkinlikler 'bauen' kelimesinin sadece kendi için talep ettiği her şeyi kendi
üstlerine alırlar. İnşa etmenin asıl anlamı, yani oturmak, unutulur gider.
İlk bakışta bu olay, yalnızca kelimelerin can sıkıcı bir biçimde anlamının
değişmesinden ibaretmiş gibi görünebilir. Ama bu doğruluk içinde bir yargı
gizlenir, yani oturmak insan varlığı olarak deneyimlenmez; dahası oturmak insan
varlığının temel niteliği olarak da düşünülmez.
Dil, 'bauen' kelimesinin asıl anlamı olan oturmayı adeta geri aldığında, bu
anlamların kökenselliğine de tanıklık eder; çünkü dilin özlü kelimelerinin asıl
söylenişleri bile, sıradanlıklar lehine kolayca unutulmuşluğa düşer. İnsan bu
sürecin gizemi üzerinde henüz düşünmemiştir. Dil, insandan sade ve yüce
konuşmasını geri almıştır. Ama böylece dilin ilk çağrısı dilsiz kalmaz, sadece
sessizleşir. Şüphesiz insan, bu sessizliği dinlemeyi ihmal etmiştir.
Dilin, 'bauen' kelimesiyle söylediklerini dinlersek, şu üçlüyü duyarız:
1. İnşa etmek, aslında oturmaktır.
2. Oturmak, ölümlülerin yeryüzünde olma tarzıdır.
3. Oturmak olarak inşa etmek; inşa etmede, yetiştirmede, yani büyümede, ve
yapıları diken-kuran inşa etmede açılır.
Bu üç katlı olguya dikkat edersek, bir ipucuna ulaşır ve şunu fark ederiz: her
İnşa etmenin kendinde bir oturma olduğunu düşünmezsek, yapılar inşa etmenin
özünün ne olduğunu tam anlamıyla belirlemek bir yana, bu soruyu yeterince iyi
bir şekilde sormamış oluruz. İnşa etmiş olduğumuz için oturmayız, tersine
oturanlar olarak oturduğumuzda, inşa ederiz. Peki, oturmanın özü neyin
içindedir? Bir kez daha dilin çağrısını dinleyelim: Eski Saksonca 'wuon', Gotça
'wunian' kelimeleri, eski kelime 'bauen' gibi kalmak, bir yerde durmak ikamet
etmek anlamlarına gelir. Ama Gotça 'wunian' kelimesinde, bu kalmanın nasıl
deneyimlendiği daha açıktır. 'Wunian' şu demektir: huzurlu olmak, huzura
kavuşmak, huzur içinde kalmak.
Huzur kelimesi, Özgür olanı (das Freie), 'das Frye'yı demek ister, ve 'fry' de
şu demektir: gelebilecek bir zarar ve tehdit karşısında önceden sakınmak, yani
önceden korunmuş olmak. Özgür olmak, aslında korumak demektir. Korumak, sadece
korunanlara hürmet etmekten ibaret değildir. Asıl Korumak, olumlu bir şeydir,
biz bir şeyi daha baştan kendi özünde bıraktığımızda, onu kendi varoluşuna
döndürdüğümüzde, 'freien' kelimesine karşılık gelen şey gerçekleşir: bir şeyin
etrafını duvar ve çitle çevirmek. Oturmak, huzura kavuşmak, özgür varolanların
her birini özünde koruyan 'das Frye'de, yani Özgür olanda etrafı çevrilmiş olan
olarak kalmak demektir. Oturmanın temel niteliği, bu Korumadır. Bu koruma
oturmanın bütün genişliğini doldurur. Bu genişlik, insan varlığının oturmasında,
yani ölümlülerin yeryüzünde İkameti anlamında oturmayı içerdiğini düşündüğümüzde
bize kendini gösterir.
Ama "Yeryüzünde olmak" zaten "Göğün altında olmak" demektir. Bunların her ikisi
beraber "Tanrısal olanların önünde kalmak" demektir ve bir "insanların
birbirlerine ait olma" durumunu içerirler. Dört: Bir içindeki Yeryüzü ve
Gökyüzü, Tanrısal olanlar ve Ölümlüler, kökensel Birlik'e aittirler.
Yeryüzü, hizmet eden taşıyıcıdır, çiçeğe boğulan meyveler verir, kayalıklar ve
sular halinde yayılır, bitkiler ve hayvanlar halinde ortaya çıkar. Yeryüzü
dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama Dört'ün sadeliğini hiç dikkate
almayız.
Gökyüzü, Güneşin arabasını sürdüğü yoldur, bir evreden diğerine geçen Ay'ın
yoludur, Yıldızların gezinen ışıltıları, Mevsimler ve değişimleridir, Günün
ışığı ve kararması, Gecenin karanlığı ve aydınlanmasıdır, Havanın yumuşaklığı ve
sertliği, Bulutların göçü ve mavileyen Esirin derinliğidir. Gökyüzü dediğimizde,
diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama Dört'ün sadeliğini hiç dikkate almayız.
Tanrısal olanlar Tanrının çağrısını getiren habercilerdir. Tanrısallığın kutsal
Hükümlerinde Tanrı bulunuşuyla görünür ya da örtülmüşlüğüne geri çekilir.
Tanrısal olanlar dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama Dört'ün
sadeliğini hiç dikkate almayız.
Ölümlüler, insanlardır. Onlara Ölümlü denir, çünkü ölebilirler. Ölmek, ölümü
ölüm olarak ölebilmek demektir. Sadece insan ölür; yani Yeryüzünde, Göğün
altında ve Tanrısal olanların önünde kaldığı sürece o sürekli ölür. Ölümlüler
dediğimizde, diğer üçünü de düşünürüz zaten, ama Dört'ün sadeliğini hiç dikkate
almayız.
Bu Dört'ün sadeliğine Dörtlü deriz. Ölümlüler oturduklarında, bu Dörtlü
içindedirler. Ama oturmanın temel niteliği korumaktır. Ölümlüler, Dörtlü'yü
kendi özünde korudukları tarzda otururlar. Bundan ötürü oturan koruma
dörtkatlıdır.
Ölümlüler Yeryüzünü kurtardıklarında kelimeyi Lessing'in de bildiği eski
anlamında kullanırsak otururlar. Kurtarma sadece bir şeyi bir tehlikeden
sakınmak değildir, kurtarmak aslında, bir şeyi kendi özünde özgür bırakmaktır.
Yeryüzünü kurtarmak, onu sömürmekten ve sonuna dek kullanmaktan ibaret değildir.
Yeryüzünü kurtarmak, onun efendisi olmak ve onu boyunduruk altına almak
değildir, böyle bir şey onun yıkımına yol açacak son adım olacaktır.
Ölümlüler Gök'ü Gök olarak kabul ettiklerinde otururlar. Güneşi ve Ayı kendi
yolculuklarıyla, Yıldızları kendi yollarıyla, mevsimleri yumuşak ve sert
havalarıyla baş başa bırakırlar; ne Geceyi Güne ne Günü tedirginliğe çevirirler.
Ölümlüler Tanrısal olarak Tanrısal olanları beklediklerinde otururlar. Umutla,
Tanrısal olanları umulmayanla karşılaştırırlar. Tanrısal olanların teşriflerinin
ipuçlarını beklerler ve yokluk-eksiklik işaretlerini yanlış anlamazlar.
Kendilerine Tanrılar yapmazlar ve Putlara tapınmazlar. Uğursuzluk içinde, hala
kendilerinden geri alınmış olan Uğuru beklerler.
Ölümlüler kendi özlerine yani ölüm olarak ölümü ölebilmeye ölümün iyi bir ölüm
olması için bu ölebilme adetine eşlik ettiklerinde otururlar. Ölümlülerin ölümün
özüne eşlik etmesi, asla boş Hiçlik olarak ölümü hedefledikleri anlamına gelmez;
bu eşlik etmenin Ölüm üstüne körleşen bakışlarla oturmayı karanlıklaştırdığı da
söylenemez.
Yeryüzünü kurtarmada, Göğü kabul etmede, Tanrısal olanları beklemede, Ölümlülere
eşlik etmede, oturma olarak Dörtlü'nün dörtkatlı koruması olagelir. Korumak:
Dörtlü'yü özünde gözetmektir. Gözettiğimizi güvende tutmalıyız. Fakat oturma
Dörtlü'yü koruyorsa, Dörtlü'nün özünü nerede saklar? Ölümlüler bu koruma olarak
oturmayı nasıl gerçekleştirirler? Eğer oturma sadece Yeryüzünde, Göğün altında,
Tanrısal olanların önünde, Ölümlülerle birlikte ikametse, Ölümlüler böyle bir
koruma yetisine asla sahip olamazlardı. Aksine, oturmanın kendisi daima Şeylerin
yanında ikamettir. Korumak olarak oturmak, Dörtlü'yü ölümlülerin ikamet ettiği
yerde saklar: Şeylerin içinde.
Ancak Şeylerde ikamet bu dörtkatlı korumaya beşinci bir şey olarak eklenmiş
değildir yalnızca. Aksine: Şeylerde ikamet, Dörtlü içinde dörtkatlı ikametin her
defasında, birlik içinde gerçekleştiği tek tarzdır. Oturmak, Dörtlü'nün özünü
Şeylere getirerek korur. Ama Şeylerin kendileri, sadece özleri bakımından
kendilerini göstermelerinde özgür bırakıldıklarında Dörtlü'yü güvende tutarlar.
Bu nasıl olur? Şu şekilde: Ölümlüler büyüyebilen Şeyleri bakar ve yetiştirirler,
büyümeyen Şeyleri ise diker-kurarlar. Yetiştirmek ve dikmek-kurmak, daha dar
anlamda bir inşa etmedir. Oturma, Dörtlü'yü Şeylerin içinde sakladığı sürece, bu
içinde tutma, bir inşa etmedir. Böylece ikinci soruya giden yola ulaşmış
oluyoruz.
II
İnşa etmek ne kadar oturmaya aittir?
Bu soruya verilecek yanıt; oturmanın özü yoluyla anlaşılacak olan inşa etmenin
aslında ne olduğu konusunda bizim için aydınlatıcı olacaktır. Biz, Şeyleri
dikmek-kurmak anlamında inşa etmeyle kendimizi sınırlandırıyor ve soruyoruz:
"nedir inşa edilmiş bir Şey?" Üzerinde düşünebileceğimiz bir örnek olarak,
Köprü'yü ele alabiliriz.
Köprü akarsu üstünde "rahat ve güçlü" bir biçimde salınır-kemerleşir. Köprü
sadece daha önceden orada bulunan kıyıları birleştirmekle kalmaz. Kıyı olarak
kıyılar, ilkin köprü geçidinde ortaya çıkarlar. Köprünün kendisi kıyıların yan
yana uzanmasını sağlar. Bir taraf köprü sayesinde diğerinin karşısında yer alır.
Kıyılar akarsu boyunca, suyla ilgisiz sert toprakların sınır çizgileri olarak da
uzanmazlar. Köprü, her defasında kıyılarla kıyı yörelerinin arkasındaki bir ve
başka genişlikleri akarsuya getirir. Köprü; Akarsuyu ve kıyıyı ve toprağı
karşılıklı olarak birbirine komşu eder. Köprü, yeryüzünü akarsu etrafındaki bir
yöre olarak bir araya toplar. Böylece çayırlar boyunca akarsuya eşlik eder. Su
yatağında dimdik yükselen köprünün ayakları, suları kendi akışına bırakan
kemerleri taşırlar. Sular sükunetle akıp gidebilir ve göğün fırtınalarından ya
da bahara durmasından kaynaklanan seller dalgalar halinde köprünün ayaklarını
dövebilir, köprü havanın her haline ve göğün kararsız özüne hazırdır. Köprünün
akarsuyun üzerini kapladığı yerde bile, onu bir süreliğine kemerin altına alarak
göğe akışını durdurur ve sonra onu bir kez daha serbest bırakır.
Köprü nehrin kendi yolunda akmasına izin verir ve aynı zamanda ölümlülere de,
kıyıdan kıyıya gidip gelebilecekleri yollarını bahşeder. Köprüler pek çok tarzda
eşlik ederler. Şehir köprüsü kale çevresinden katedral meydanına götürür; taşra
kasabası yakınındaki nehir köprüsü arabaları ve önlerine koşulu atları çevre
köylere götürür. Eski taş köprü, çayın üzerinde alçakgönüllü bir şekilde
uzanırken, hasadı taşıyan arabalara tarlalardan köye geçiş yolu verir, kereste
taşıyan arabaları da tarlalardan gelen patikadan yola taşır.
Anayol köprüsü, en yüksek verimi almak için hızla ilerlenen, uzun mesafeli
trafik şebekesine bağlanmıştır. Köprü, insanların aheste aheste dolanmalarına ya
da hızlı hızlı koşuşturmalarına her an farklı bir şekilde eşlik eder, böylece
diğer yakalara geçebilir ve sonunda ölümlüler olarak diğer tarafa ulaşabilirler.
Ölümlüler köprünün yolunun bu şekilde kemer altında kalışına dikkat etmeseler
de, ya da son köprüye giderken hep kendi oluşları içinde kalarak, aslında
tanrıların Uğuru önüne getirmek için kendi içlerindeki bayağılığı ve Uğursuzluğu
aşmaya çabalamakta olduklarını unutsalar da; Köprünün kemerleri bir yükselip bir
alçalarak derenin ve nehrin üzerinde uzar gider. Köprü, tanrısal olanların
önünde iki yakayı birleştiren bir geçit olarak bir araya toplar. İster köprüdeki
aziz figüründe olduğu gibi bulunuşlarını açıkça düşünelim ve gözle görülür bir
şekilde onlara şükranlarımızı sunalım, isterse de bu kutsal bulunuş yerinden
uzaklaştırılmış ya da tümüyle bir kenara atılmış olsun.
Köprü kendine özgü bir tarzda, Yeryüzü ve Gökyüzünü, Tanrısal olanları ve
Ölümlüleri kendinde bir araya toplar.
Bir araya toplamak, dilimizin eski bir kelimesi aracılığıyla 'thing' olarak
adlandırılır. Köprü daha önce tarif ettiğimiz Dörtlü'nün bir araya toplanışına
işaret eden olarak bir Şey'dir. Şüphesiz insanlar köprünün öncelikle ve aslında
yalnız bir köprü olduğunu düşünürler. Ancak köprü, bazen bu düşünüşün yanı sıra
başka şeyler de ifade edebilir. Böyle bir ifade bir sembol halini alır, örneğin
daha önce bahsettiğimiz Dörtlü'nün sembolü gibi. Ancak köprü, eğer gerçek bir
köprüyse, hiçbir zaman ilk olarak yalnız bir köprü ve daha sonra da bir sembol
değildir. Köprü en başta, bir şey ifade etmesi anlamında sadece bir sembol
olmaktan ne kadar uzak ise, bu kesinlik içeren ifade de ona ait değildir. Eğer
köprüyü kelimenin tam anlamıyla düşünürsek, köprü hiçbir zaman bir ifade olarak
kendini göstermez. Köprü bir Şey'dir ve sadece budur. Sadece? Bu şey olarak
köprü Dörtlü'yü bir araya toplar.
Düşünmemiz uzun zamandır şeyin özünü olduğundan eksik gösterme gibi bir
alışkanlığa sahiptir. Batı düşünmesinin gelişimi içinde ulaştığımız noktada;
Şey, üzerine eklenmiş algılanabilir niteliklere sahip, bilinmeyen bir X olarak
tasarımlanmaktadır. Böyle bir bakış açısıyla, daha başlangıçta şeyin bir araya
toplayıcı özüne ait olan her şey, doğal olarak, sonradan eklenmiş gibi
gözükmektedir. Nitekim Köprü eğer bir Şey olmasaydı, hiçbir zaman yalnız bir
köprü olmazdı.
Şüphesiz, Köprü kendine has özellikte bir Şeydir; çünkü Dörtlü'yü öyle bir
tarzda bir araya toplar ki, ona bir inşa alanı sağlar. Ancak sadece kendisi
böyle bir yer olan, inşa alanına yer açabilir. Yer, köprüden önce mevcut
değildir. Köprü kurulmadan önce, akarsu boyunca şeylerin işgal edebileceği
birçok nokta vardır elbette. Bu noktalardan birisi sonunda bir yer haline gelir,
bunu da Köprü aracılığıyla yapar. Yani köprü, yerine geçmek için bir yeri işgal
etmez; aksine Köprü'nün kendisinden ilkin bir yer ortaya çıkar. Köprü bir
şeydir, Dörtlü'yü bir araya toplar, ama bunu ona bir inşa alanı sağlayarak
yapar. Meydanlar ve Yollar aracılığıyla düzenlenmiş bir Mekân bu inşa alanı
tarafından belirlenir.
Böylesi özellikte yer olan Şeyler her defasında ilkin Mekânlara izin verirler.
'Mekân' kelimesinin işaret ettiği şeyi, kelimenin eski anlamı söyler. 'Raum',
'Rum' yerleşmek ve konaklamak için temizlenip-açılmış meydan anlamına
gelmektedir. Mekân, Yer açılmış, serbest bırakılmış bir şeydir, yani Yunanca
peras karşılığı olarak, bir Sınır içerisinde olandır. Sınır bir şeyin sona
erdiği yer değildir, tersine Yunanlıların fark etmiş olduğu gibi Sınır bir şeyin
özünün başladığı yerdir. Bunun için 'Horismos' kavramı sınırdır. Bir mekân, Yer
açılmış, sınır içine alınmış olandır. Yer açılmış olana, her defasında izin
verilir ve böylece birleştirilir, yani Köprü türünden bir Şey aracılığıyla, yani
bir Yer aracılığıyla bir araya toplanır. Bu yüzden, mekânlar özlerini 'mekân'dan
değil 'yer'lerden alırlar.
Yer olmalarıyla, bir inşa alanı sağlayan Şeylere, günümüzde daha ilk elde
yapılar diyoruz. Şeyleri böyle adlandırmamızın nedeni, bunların diken-kuran inşa
etmeyle açığa çıkmış olmalarıdır. Fakat bu Açığa çıkarmanın, yani inşa etmenin
ne türden olacağını ise, ancak kendileri olmaları bakımından, açığa çıkmış
olmalarını sağlayan süreç olarak inşa etme etkinliğine gereksinim duyan şeylerin
özü hakkında düşünmeye başladıktan sonra keşfedebiliriz. Bu şeyler, Dörtlü'ye
bir inşa alanı sağlayan yerlerdir, bu inşa alanı her defasında bir mekâna yer
verir. Yer ile mekân arasındaki bağ, Yerler olarak bu Şeylerin özünde yatar, ama
Yerin orada ikamet eden bir insanla bağıntısı da böyledir. Bu yüzden, şimdi
adına Yapılar dediğimiz bu Şeylerin özüne açıklık getirmek amacıyla kısa bir
açıklama yapmayı deneyebiliriz.
İlk olarak, yer ve mekân arasında hangi bağıntılar bulunur? İkinci olarak, insan
ve mekân arasında hangi ilişkiler vardır?
Köprü bir Yerdir. Ve böyle bir Şey olarak, Yeryüzü ve Gökyüzünü, Tanrısal
olanları ve Ölümlüleri içine alan bir mekân sağlar. Köprü tarafından sağlanan
mekân köprüye yakın ve uzak olan birçok farklı meydan içerir. Bu meydanlar,
sadece aralarında ölçülebilir bir mesafe olan konumlar olarak düşünülebilir; bu
mesafe Yunancası 'stadion' için her zaman bir yer açılmıştır ve bu da yalnızca
konumlar aracılığıyla olmaktadır. Konumlar aracılığıyla yer açılmış mekân, kendi
türünde bir mekândır. O bir mesafe, 'Stadion' olarak mekândır; zaten 'Stadion'
kelimesinin Latincesi, yani 'spatium' da, bir Ara mekândır. Böylece insanlar ve
Şeyler arasındaki yakınlık ve uzaklık, yalnızca Uzaklıklar, Ara mekânın
mesafeleri haline gelir.
Sadece 'spatium' olarak tasarımlanan bir mekânda, köprü yalnızca herhangi bir
anda başka bir şey tarafından işgal edilebilen ya da yalnızca bir işaretle yer
değiştirebilen belli bir konumdaki salt bir şey olarak görünür artık. Dahası,
Ara mekân olarak mekânın Uzunluk, Genişlik ve Derinlik'e göre, yalnızca
Yayılımlar olarak belirlenmesi de yeterli değildir. Bu şekilde
soyutladıklarımızı-çekip çıkardıklarımızı, Latincesiyle 'abstractum'u, üç
boyutun saf çeşitliliği olarak tasarımlarız. Nitekim bu çeşitlilik tarafından
açılan yer artık mesafeler tarafından belirlenmeyecektir; o artık 'spatium'
değildir, aksine sadece 'extensio' -yani uzamdır. Fakat 'extensio' olarak
mekândan yola çıkarak bir kez daha soyutlama yapabilir, yani analitik-cebirsel
bağlantılara ulaşabiliriz. Bu bağlantılar, çeşitliliğin saf matematiksel
yapılarının olanaklılığı ile gelişigüzel çoklukta boyutlara yer açarlar. Bu
şekilde matematiksel olarak yer açılmış olan mekân diye adlandırabilir. Fakat bu
anlamdaki mekân, mekânlar ve meydanlar içermez. Bu anlamdaki mekânda, hiçbir
zaman yerleri, yani köprü türünden Şeyleri bulamayız.
Bununla birlikte, yerler aracılığıyla yer açılmış mekânlarda, her zaman bir Ara
mekân olarak mekân ve yine bu Ara mekânda saf bir uzam olarak mekân vardır. 'Spatium'
ve 'extensio' her zaman Şeylerin ve bu Şeylerin yer açtıklarının, mesafelere,
sürelere ve yönlere göre ölçülmesi ve bu büyüklüklerin hesaplanması olanağını
verir. Fakat bu kavramların genellikle uzanıma sahip olan her şeye uygulanabilir
oluşu, hiçbir durumda sayısal büyüklükleri, matematiğin yardımıyla ölçülebilen
mekânların ve yerlerin özünün temeli yapmaz. Modern fiziğin bile olguların
kendileri tarafından, kozmik mekânın mekânsal ortamını, hareketin merkezi olarak
cisim tarafından belirlenen bir alanlar birliği olarak tasvir etmeye nasıl
zorlandığını burada tartışmamız mümkün değildir.
Gündelik yaşamda, özü yapı türünden şeylerde temellenen, Yerler tarafından yer
açılmış mekânları baştan sona geçeriz. Eğer Yer ve mekânlar, mekânlar ve Mekân
arasındaki bağıntılara dikkat edecek olursak, insan ve mekân arasındaki ilişkiyi
düşünmemizde işimize yarayacak bir destek elde etmiş oluruz.
İnsan ve mekândan söz edildiğinde, insanı bir tarafta, mekânı başka bir tarafta
duruyormuş gibi duyarız. Ancak mekân insan için karşıda duran bir şey değildir.
Mekân ne dışsal bir nesne ne de içsel bir yaşantıdır. İnsanlar ve onların
dışında bir mekân yoktur; çünkü "bir İnsan" dediğimde ve bu sözcükle insanî bir
tarzda yani oturması anlamında insanı düşündüğümde, "İnsan" sözcüğüyle daha
şimdiden Şeylerdeki Dörtlü'de ikameti adlandırmış olurum. Çok yakınımızda
bulunmayan şeylerle ilişki kurduğumuz zaman bile, şeylerin kendileri arasında
ikamet ederiz. Öğretildiği gibi, uzaktaki Şeylerin sadece tasarımları zihnimizde
bulunuyor ve böylece uzaktaki Şeylerin tasarımları zihnimizde ve kafamızda
Şeylerin yerine geçiyor değildir. Eğer şimdi hepimiz bulunduğumuz noktadan
itibaren Heidelberg'deki eski köprüyü düşünecek olursak, köprünün bulunduğu Yere
yönelen bu düşünme sadece buradaki kişilerin yaşantılarından ibaret
olmayacaktır, daha ziyade bu düşünme kendinde bu Yerden [Köprüden] uzakta
durmayı sürdürdüğünde bile düşünmemizin özüne aittir.
Tam da bu noktadan itibaren köprünün oradayız ve bu bilincimizin bir tasarımsal
imgesi de değildir. Bulunduğumuz bu noktadan, her gün kayıtsızca nehri geçmek
için kullanan birine göre, köprüye ve onun yer açtığı şeye çok daha yakın
olabiliriz. Mekânlar ve onlarla birlikte mekân daima ölümlülerin ikameti içinde
yer açmışlardır. Mekânlar, insanların oturmasını içlerine almak aracılığıyla
açılırlar. Ölümlüler vardır demek, oturanlar yoluyla - Şeyler ve Yerler arasında
ikametlerinden ötürü mekânlar arasında durmayı sürdürmeleri demektir. Ve sadece
Ölümlüler özlerine uygun olarak mekânlar arasında durmayı sürdürürler, mekânları
baştan sona geçebilirler. Bu mekânlardan başka mekânlara gitsek de, onlardan
vazgeçmeyiz.
Aksine, her zaman mekânlar aracılığıyla gidip gelişlerimiz şimdiden eksik-noksan
olsa bile, sürekli olarak uzağımızdaki ve yakınımızdaki Yerlerin ve Şeylerin
arasında ikamete devam ederiz. Konferans salonunun çıkışına doğru yürüdüğümde,
daha şimdiden oradayımdır; eğer orada olmuş olmasaydım, oraya gidemezdim bile.
Ben hiçbir zaman sadece kendi başına kalmış bir beden olarak burada değilim,
aksine ben şimdiden mekânda durmayı sürdüren olarak oradayım ve böylece mekânı
baştan sona geçerim.
Ölümlüler "içe kapanıp", kendi kendileriyle kaldıklarında bile, Dörtlüye ait
olmayı bırakmazlar. Söylendiği gibi, aklımızı başımıza devşirdiğimizde, şeyler
arasında ikametimizden asla vazgeçmeden, Şeylerden uzaklaşarak kendimize
döneriz. Depresif durumlarda gerçekleşen Şeylerle bağ yitimi bile, bu durumda
kalış insanca olmasaydı, yani Şeylerde bir ikamet olmasaydı, mümkün olamazdı.
Sadece bu İkamet insan varlığını belirlediğinde, aralarında bulunduğumuz Şeyler
bize hitap etmezler ve artık bizi ilgilendirmekten de çıkarlar.
İnsanın Yerlerle ve Yerler aracılığıyla Mekânlarla bağı, oturmasına dayanır.
İnsan ve mekân arasındaki ilişki, özlüce düşünülmüş Oturmadan başka bir şey
değildir.
Yer ve Mekân arasındaki deneyimlenmiş bağıntı tarzları üzerine, aynı zamanda
İnsan ve Mekân arasındaki ilişki hakkında da düşünürsek; Yerlerin, Şeylerin
özüne bir ışık tutar ve onları yapı diye adlandırırız.
Köprü de bu türden bir Şeydir. Yer, İnşa alanını mekânlara yerleştirerek,
yeryüzü ve gökyüzünün, ölümlüler ve tanrısal olanların sadeliğini bir İnşa alanı
içine alır. Yer, Dörtlü'ye iki anlamda yer açar. Yer, Dörtlü'ye izin verir ve
Dörtlü'yü yerleştirir. Her ikisi de, yani izin verme olarak yer açma ve
yerleştirme olarak yer açma birbirlerine aittir. İki anlamlı yer açma olması
bakımından Yer Dörtlü'yü gözetmedir ya da aynı anlamda söylendiği gibi: 'Huis',
bir evdir. Böyle Yerler türündeki Şeyler, insanların ikametini barındırırlar. Bu
türden Şeyler, dar anlamda gerekli konutlar olmasalar bile, birer barınaktırlar.
Böyle Şeyleri açığa çıkarmak inşa etmektir. İnşa etmenin özü, bu Şeylerin
özelliğine uymasına dayanır. Bu Şeyler, Mekânların ortaya çıkmasını sağlayan
Yerlerdir. İşte tam da bu yüzden inşa etmek yerleri diktiği-kurduğu için
mekânları tesis etmek ve birleştirmektir. İnşa etmek, Yerler açığa çıkardığı
için, Yapıların şeysel yapısındaki 'extensio' ve 'spatium' olarak Mekânı da,
zorunlulukla Yerlerden oluşan Mekânları da birleştirmeyle birbirine katar. Ancak
İnşa etmek, hiçbir zaman 'Mekânı' biçimlendirmez. Ne doğrudan, ne dolaylı
olarak. Bununla birlikte İnşa etmek, Yerler olarak Şeyler ürettiği için
Mekânların özüne ve 'Mekânın' kendi Özkaynağına herhangi bir Geometri ya da
Matematikten daha yakındır. İnşa etmek, Dörtlü'ye bir inşa alanı için yer açan
Yerleri diker-kurar. İnşa etmek; Yeryüzü ve Gökyüzünün, Tanrısal olanların ve
Ölümlülerin birbirlerine ait oldukları sadelikten, Yerlerin kurulması için İnşa
etme buyruğunu kabul eder. Dörtlü'den ayrı olarak inşa etmek, her defasında
tesis edilen Yerler aracılığıyla yer açılmış mekânların çakışmalarını ve
birbirleriyle kıyaslanmalarını sağlayan tüm ölçütleri kendi üzerine alır.
Yapılar Dörtlü'yü saklar. Yapılar, Dörtlü'yü kendilerine özgü bir tarzda koruyan
Şeylerdir. Dörtlü'yü korumak, Yeryüzünü kurtarmak, Gökyüzünü kabul etmek,
Tanrısal olanları beklemek ve Ölümlülere eşlik etmek; bu dörtkatlı koruma,
oturmanın en sade özüdür. Böylece gerçek yapılar özünde oturmayı belirler ve bu
özde barınırlar.
Tarif edilmiş İnşa etme, kusursuz bir oturmaya bırakmadır. Tam da bu şekilde
belirlendiğinde, inşa etme şimdiden Dörtlü'nün çağrısına uymuştur.
Krokilerin-Taslakların tasarlanışına uygun bölgeler açan inşa etmeye ilişkin
bütün Planlar, bu uygunluğa dayanır.
Diken-kuran İnşa etmenin özünü, oturmaya bırakma üzerinden düşünmeye
çalıştığımızda, İnşa etmenin tamamlanmasını sağlayan Açığa çıkarmanın tam olarak
nereye dayandığını açık bir şekilde deneyimlemeye başlarız. Genellikle Açığa
çıkarmayı nihai anlamda bitmiş bir yapı biçiminde bir sonuca götüren etkinlik
olarak alırız. Açığa çıkarma bu biçimde tasarlanabilir: böylece doğru bir şeyi
kavramış oluruz, ama aslında bir şeyleri getiren, ortaya koyan özüne dokunamamış
oluruz. Çünkü inşa etmek, Dörtlü'yü bir Şey içine, Köprüye doğru getirir ve bir
Yer olarak Şeyi, zaten orada bulunanda, ilkin bu yer aracılığıyla yer açılanda
ortaya koyar.
Açığa çıkarmak kelimesinin Yunancası 'tikto'dur. 'Tekhne', 'teknik' kelimesi, bu
fiilin kökü olan 'tec'e aittir. Yunanlılar için tekhne ne sanat ne de zanaat
anlamındaydı, tersine şu anlamda kullanılıyordu: bir şeyi, içinde bulunan her
şeyle, şu ya da bu şekilde görünmeye bırakmak. Yunanlılar 'tekhne'yi, yani,
açığa çıkarmayı, görünmeye bırakmak anlamında düşünüyorlardı. Bu anlamda
düşünülen 'tekhne', antik dönemden bu yana mimarlık sanatında gizli olarak
bulunur. Son zamanlarda ise, makine tekniğinde daha da gizli bir şekilde
bulunmaya devam ediyor. Ama inşa eden açığa çıkarmanın özü, ne yapı sanatı
anlamında ne de mühendislikteki anlamında ne de bu ikisinin birlikteliğinde
yeterince düşünülebilir. Tekhne'yi sadece Yunanca kökenindeki gibi açığa
çıkarılan bir şeyi, daha önce orada bulunan şeylerin arasına, orada bulunan bir
şey olarak getirmek anlamında sadece görünmeye bırakmak olarak düşünecek olsak
bile, inşa eden açığa çıkarmayı tam anlamıyla belirlemiş olmayız.
İnşa etmenin özü oturmaya bırakmaktır. İnşa etmenin özünün gerçekleşmesi,
mekânlarını birleştirme aracılığıyla Yerler dikmek-kurmaktır. Sadece
oturabildiğimizde inşa edebiliriz. Şimdi bir süre, Kara Orman'daki bir çiftlik
evini düşünelim, iki yüz yıl kadar önce köylülerin oturmasıyla inşa edilmiştir
bu ev. Burada, Yeryüzünü ve Gökyüzünü, Tanrısal olanları ve Ölümlüleri, şeylerin
sadeliğine kabul eden yapabilme gücünün kararlılığıdır evi düzenleyen. Çiftlik
evini, dağın güneye bakan yamacına, rüzgârdan korunaklı bir yere, pınarın yanı
başında çayırların arasına o yerleştirmiştir. Ta aşağılara dek uzanarak, uzun
kış gecelerinde evin odalarını fırtınadan koruyan ahşap çatının karların yükü
altında dayanmasını sağlayan eğimini veren odur.
Ailenin toplandığı masanın arkasına bir Tanrı Köşesi koymayı da unutmamıştır,
odanın içinde beşiğin ve Ölüm ağacının çünkü oralarda tabuta böyle derler
duracağı kutsal mekânlara yer açmış ve böylece farklı nesillerin tek bir çatı
altında ömürlerini sürebileceği şekilde tasarlamıştır odayı. Kaynağını
oturmaktan alan ve hala Şeyler olarak onun araç gerecini kullanan bir zanaat
inşa etmiştir çiftlik evini.
Sadece oturabildiğimizde inşa edebiliriz. Kara Orman'daki çiftlik evinden söz
ederken, böyle evler inşa etmeye dönmemiz gerektiğini ya da dönebileceğimizi
söylemek istemiyoruz, aksine bu örnekle olmuş bitmiş bir oturma aracılığıyla, bu
evin nasıl inşa edilebildiğini göstermeye çalışıyoruz.
Ama oturmak Varlığın temel niteliğidir, bundan ötürü Ölümlüler vardır. Belki
oturmak ve inşa etmek hakkında düşünmek için giriştiğimiz bu çaba, inşa etmenin
oturmaya ait olduğunu ve özünü oturmaktan nasıl aldığını, biraz daha açık bir
biçimde ortaya koymamızı sağlayacaktır. Oturmanın ve inşa etmenin, sorulmaya
değer olduklarını ve böylece hâlâ düşünülmeye değer bir şey olduklarını
gösterebilirsek, bu kadarı yeterli olacaktır. Bununla birlikte düşünmenin
kendisinin de, farklı bir tarzda olsa da, tıpkı inşa etmek gibi oturmaya ait
olduğunu, burada denediğimiz düşünme yoluyla gösterebiliriz belki. İnşa etmek ve
düşünmek her defasında kendi özellikleri bakımından oturmak için gereklidirler.
Ancak her ikisi de, birbirlerini dinlemek yerine, kendi işleriyle meşgul
oldukları için, oturmaya karşılık gelmekte yetersiz kaldılar. Her ikisi de inşa
etmek ve düşünmek oturmaya ait olurlarsa, kendi sınırları içinde kalarak,
birinin olduğu kadar öbürünün de uzun deneyimler ve sürekli bir uygulamadan
geldiğini bilecek olurlarsa, birbirlerini dinleyebilirler.
Oturmanın özü üzerine düşünmeyi arıyoruz. Yolumuz üzerindeki en yakın adımımız
şu soru olacaktır: Endişe verici çağımızda oturmanın durumu nedir? Her yerde
konut sıkıntısından söz ediliyor. Sadece konuşmakla yetinilmiyor, harekete de
geçiliyor. Bu sıkıntıyı yeni konutlar temin ederek, yeni konut yapımlarını
destekleyerek, bütün yapı işlerini planlayarak gidermeye çalışıyoruz.
Konut eksikliği ne kadar sert ve zorlayıcı, engelleyici ve tehlikeli bir hale
gelirse gelsin, oturmanın asıl sıkıntısı konut eksikliği değildir. Asıl konut
sıkıntısı, Büyük Yıkımlar ve Dünya savaşlarından, Yeryüzü nüfusunun artışından
ve İşçi sınıfının içinde bulunduğu durumdan önce de vardı. Asıl oturma
sıkıntısı, Ölümlülerin daima yeniden oturmanın özünü aramasındadır, oysa
Ölümlülerin ilkin oturmayı öğrenmeleri gerek. Ya insanın yersiz yurtsuzluğunun
nedeni, insanın sıkıntı olarak asıl oturma sıkıntısı olduğunu bile düşünmemiş
olmasıysa? İnsan bu yersiz yurtsuzluğu düşünmeye başladığında, bu sefaletten de
kurtulacaktır. Doğru düşünüldüğü ve hatırdan çıkarılmadığı sürece, Ölümlüleri
oturmaya çağıran tek çağrı budur.
Peki, ölümlüler, kendi özünün tamlığında oturmayı gerçekleştirmek için
üzerlerine düşeni, kendi başlarına yerine getirmekten başka bu çağrıya nasıl
karşılık verebilirler? Oturmadan hareketle inşa ettiklerinde ve oturma üzerine
düşündüklerinde bunu başaracaklardır.
Karakutu