Tam olarak neredesin, bilmiyorum... Tepede bir yerlerde mi, köşe başında mı,
binaların içinde, bodrum katlarında mı saklısın, üniformalarda mı, mahkeme
salonlarında mı, yoksa ta içimizde misin, emin değilim... Şu sıralar ne işlerle
uğraşıyorsun ondan da çok emin değilim ama gene de sana hitaben bir mektup
yazmaya karar verdim. Nasıl olsa bu mektup bir yerlerden senin eline geçer diye
düşünüyorum.
Geçenlerde bir olay duydum. En iyisi dedim kendi kendime, devlete anlatayım
bunu... Altından kalksa kalksa devlet kalkar böyle bir şeyin altından... İşte
senin kapasitene, gücüne dair, herkes gibi benim de biraz bilgim olduğu için
sana yazayım dedim. Ama aynı zamanda bu olay bizzat seni de çok ilgilendiriyor;
bu yüzden de dikkat ederek, kendini vererek okuman ve hissetmen gerekiyor bu
olayın teferruatını...
Senin suretlerin çıkmaya, hatta çoğalmaya başladı sağda solda... Rakiplerin
yani... Yok yok, senin gibi olmaya özenen PKK’dan, alenen seni taklit eden
vatansever güçbirlikleri, vatansever mafyalar, ergenekon, atabeyler falan gibi
örgüt ya da çetelerden bahsetmiyorum. Bunları zaten ciddiye alıyorsundur
herhalde diye düşünüyorum.
Çok daha sıradan, herhangi bir apartmanda olabilecek türden bir olaydan
bahsediyorum. İşte bu olayı bir genç insanın bana aktardığı haliyle ben de sana
aktarayım.
“Dün gece, bizim yüksek lisans programından bir grup insan, Türkiye’ye bir film
festivali için gelmiş başka insanlarla dışarıda eğlendikten sonra, bir
arkadaşımızın evine gidiyoruz. Müzik yok, TV yok, bir kısım insan kaykılmış, bir
kısmı da Murat Belge, Ali Bulaç falan üzerine entel dantel bir sohbet yapıyor.
Bu sırada, gaip mi gerçek mi belirsiz bir ses geliyor apartmandan.
Adamın biri bağırıyor aşağıdan, ‘bu saatte gürültü yapmayın’ falan diyor,
hayırdır inşallah gündüz niyetine deyip pısıyoruz. Ev sahibimiz Ahmet kapıyı
açıyor, adam yukarı gelip fırça kayıyor edep adap çerçevesinde. Bu gece bu
kadarmış deyip önce ecnebileri uğurluyoruz. Adam bunlara bulaşmasın diye de
gözlüyor bir kısmımız kapıdan. Ama o çıkıp kapıya küfür sallamaya başlıyor. Önce
dinliyoruz, hepimiz pür dikkat. Adam durduk yerde başlıyor içimizden kız
olanlara ana avrat küfretmeye. İçimizden kız olanlardan biri “ne diyor bu be”
diyerek çıkıyor kapıya. O sırada adam yukarı doğru yöneliyor. Ben “aman dövecek
bu bizi” derken inanılmaz birşey oluyor ve adam resmen ortalık yerde silahla
yukarı doğru koşuyor ve şarjörü çekiyor. O sesi duyunca hepimiz bir yerlere
saklanmaya çalışıyoruz.
Küçücük salonda bir kanepe var. Ayşe, Ali ve Fatma saklanıyorlar arkasına. Lale
ve ben hemen kapının yanında yere çömelirken bir bardak devriliyor ve “silah
silah” diye çığlıklar duyuyorum. Şaka kakaya dönüyor. Kapı kitleniyor. Adam
kapıya dayanıp tekmelemeye başlıyor. Tekme sesi mi silah sesi mi anlayamıyoruz.
O an tek yapabildiğimiz canımızı kurtarmaya çalışmak. Odaya bakıyorum can
havliyle: Nereye saklanabilirim? Tek bir kanepe var; arkası dolu. Cama
bakıyorum, atlanabilir mi? Hayır çok yukarıdayız. Öylece kalakalıyorum. Adam çok
fena tekmeliyor kapıyı ve elinde Allah’ın belası bir silah var! Gürültü yaptık
ya, öldürecek bizi! Rasyonalite falan yok o an! O öldürmeye susamış potansiyel
bir katil ve biz potansiyel kurbanlarız. Sadece neremden vurulacağımı ve ne
kadar acıyacağını düşünüyorum. Kıpırdayamıyorum. Adam tekmelemeye devam ediyor.
O lanet kapıyı kırdığı an göreceği ilk kişi benim. Muhtemelen bana sıkıp,
“naaptım lan ben” deyip durur, ben de ufak bir sıyrıkla yırtarım diyorum. Kapıyı
en az 15 defa tekmeliyor bütün kuvvetiyle. Kapının kırılmaması tamamen bir
mucize, çünkü çelik falan değil. Sesin kesildiği o kısacık anda kanepenin
arkasına koşuyorum. Ayşe ve Fatma’nın yüzündeki o ölüm kalım ifadesini görünce
ürperiyorum. Lale telefona sarılıp polisi arıyor. Ali büyük bir cesaretle
kapının üzerine bir sandalye itmeye çalışıyor. Ayşe onu durdurmaya çalışıyor,
Nazlı şokta, Ahmet neredeyse ağlamaklı sessiz olmamızı söylüyor polisi ararken.
Polis telefonda ağırdan ağırdan adres tarifi alıyor.
10 dakika boyunca kıpırdayamıyoruz o lanet kanepenin arkasından. Dizlerimiz
zangır zangır titriyor. Bir sigara yakıyoruz rahatlamak için. Bir an kendimi
toplayıp cama ilerliyorum, polisin geldiğini görüp yukarı işaret ediyorum.
Saflık işte, sanıyorum ki adamı alacaklar bizi de kurtaracaklar! Ah be! 3 tane
polis yukarı geliyor, “anlatın ne oldu?” diyor. Beşimiz çıkamıyor bile kanepenin
arkasından. Diğerleri de anlatıyor, “evet biz gürültü yapmış, sesli konuşmuş
olabiliriz ama bu silahla haneye tecavüzü gerektirir mi?” Polis bizi
rahatlatmaya ya da evden çıkarmaya ya da adamla konuşmaya çalışmıyor “ama siz de
gürültü yapmışsınız” diyor.
Mucize eseri adam kapıyı kıramayıp bizi kurşuna dizemediğinden, polisin bu
irrasyonel tavrını sorgulayamıyoruz. Neden sonra inmeye başlıyoruz aşağı.
Dizlerim öyle titriyor ki aşağı inerken, bir an duraklıyorum adamın kapısında.
Polisler oraya inmiş adamın bize salladığı küfürleri dinliyor. Beyaz saçlı, 50
yaşlarındaki adam, “köpek sürüsü iniyor aşağı, orospuları toplamış alem
yapıyorlar” diye bağırıyor yüzümüze karşı. Polis de bakıyor bize, analiz ediyor
muhtemelen hakikaten orospu muyuz diye. Ali, Nazlı ve ben kapının önünde
diğerlerinin gelmesini beklerken, adamın 20 yaşlarındaki oğlu pencereden
bağırarak küfürler yağdırıyor. Bu namus bekçisinin orospuluğumuzdan zerre
tereddüdü yok: “dua edin siz” diyor “yatıp kalkıp dua edin, o kapı bir
kırılsaydı bir sokabilseydi birkaçınıza” diyor. Donup kalıyorum, sadece donup
kalıyorum. Yapmadığımız hangi etik davranış, potansiyel hangi toplumsal norm,
silahla üzerimize yürünmesini, muhtemelen kurşunlanmamızı gerektirir?
Bir ekip arabası daha geliyor. “Lütfen açın kapıyı” diyerek giriyorum içeri.
Polis gayet sakin, “ne oldu?” bile demiyor. Biz olayı anlatınca da “e siz de
adamın sinirini tepesine çıkarmışsınız” diyor. O sırada öğreniyoruz ki, adam
emekli bir başkomisermiş. Parçalar yerine oturuyor. Tabii ki bu adam adaleti ve
toplumsal ahlakı kendi tesis etmekte haklı. Ve tabii ki o sırada camlara dökülen
ama ışığını açmaya ya da ‘alemci öğrencileri’ kurtarmaya tenezzül edemeyen
mahalle halkı da haklı. Herkes haklı, tek suçlu tahrik unsuru biziz. Durumu
zorlasak, gidip karakola şikayette bulunabiliriz. Ama daha orada bizi titrerken
gören polisler umursamazken, onların bir dolusunun bulunduğu kurum bizi neden
önemsesin ki? Muhtemelen adam bizi vursa bile sıyrılacaktı işin içinden. Sadece
uzaklaşmak istiyoruz. Sadece bu kabusun bitmesini... Bu kabusun bitmesini....
Bitmesini...
Taksiye binip uzaklaşıyoruz oradan. Üzerine konuşuyoruz saatlerce. Herkes kendi
açısından nasıl ölümle burun buruna geldiğini anlatıyor. Birbirinin yüzünde
gördüğü o korkunç ölüm korkusundan bahsediyor. Öğleden sora kimse konuşamıyor
artık. Yalnız başımıza kaldığımızda aklımızdan çıkmayan o şarjör sesi....
Çınlıyor durmadan. Birbirimizi arıyoruz, çünkü bunu anlayacak bir merci yok bu
ülkede. Ağlamakla şükretmek arasında bir gün geçiriyoruz... Yarın bir serseri
kurşuna gidersek hesabının sorulmayacağının garantisiyle kendi travmamızla
başbaşa devam ediyoruz gururla Türkiye’de yaşamaya...
Daha ne kadar katlanacağımızı bilemeden...”
* * *
İşte böyle sevgili devlet...
Adamın biri silahına sarılmış, senin polisini taklit ediyor; “güvenlik gücü
taklidi” yapıyor. Adam emekli ama anlaşılan hizmete ve silahını kullanmaya
doyamamış...
Şarjör sesi, her an patlamaya hazır bir silah... Senin mahkemelerini bile
ciddiye almıyor; muhtemelen önce öldürüp sonra yargılamaya karar vermiş...
Bir genç delikanlı “kahramanlık” yapıyor babasının silahının gölgesinde... Başka
gençlere karşı... Devlet taklidi babasına yardımcı oluyor...
Bir apartman ölçeğinde devletliğini ilan eden “baba”, bizzat kendi “tahminleri”
üzerine ahlak ve edep normları koyuyor.
Apartman komşuları sessiz... Hep senin arzuladığın “uyum”u, apartman devleti
“kendine uyum”a çevirmiş...
Bu küçük apartman devleti genç insanların gülmesini, geç saatlerde sohbet
etmesini yasaklamış; yeni bir “kamusal alan” tarifi yapmış... Rahatsızlık
duyduğu gürültüyü konuşarak değil, kestirmeden silahla yoketmeye karar vermiş...
Çünkü insanların genç olmalarına tahammülü kalmamış...
Travma yaratıyor bu küçük devletler... O kadar çok travma yaratıyorlar ki, bu
gidişle, herkes hemen yakınındaki devletçiklerden korkarken, senden korkan
kalmayacak...
Dikkat et, sevgili devlet, “tekel”ini, şiddet tekelini elinden alıyorlar. Yanlış
bilmiyorum değil mi? Sadece sen şiddet kullanabilirsin; o da hukuk çerçevesinde
olmak kaydıyla...
Sen, millet olarak parçalanmayalım diye önlem almaya çalışırken, sen
parçalanıyorsun... Bu gidişle, sana rakip bir sürü devlet çıkacak yakında...
Benden söylemesi...
Gazetem.net
22/11/2007