Ve gece, hapishane, evler.. yeni doğanlar, yeni ölenler.. boğazda düğümlenmiş
hıçkırıklar, genizden çıkan gülme sesleri, böğürtülü kahkahalar.. mahcup
tebessümler.. o şimşek görüntüsünün içinde yitip giden canlar, canlılık
işaretleri…
Ben nereye gidiyorum diye soruyorsun. Bir köprünün üstünde evrene baktığını
unutuyorsun.
* * *
Gecenin bir vaktinde, hep aynı saatte uzaktan bir tren düdüğünün sesi boşanır
uzayın boşluğuna.
Odamın camı açık olduğunda o sesi duyarım.
Bazen balkona çıktığım olur.
Binaların arasındaki daracık geçitte ayın oradan geçtiğini görürüm. Bazen hilal
biçimindedir, bazen dolunay olmuştur. Ve Venüs.. onun geçtiğini de gördüğüm
olur.
Yazık ki, göğü artık bütünüyle göremiyoruz. Binaların arasına sıkışmışlığımız
göğü tüm heyetiyle avucumuzun içine almamızı engelliyor. Ya bir odanın
penceresinden büyük ayıyı, küçük ayıyı, kepçeyi görmek için oraya yerleşmeliyim
ya da geçeceği saati kestirebilmişsem ayı görmek için balkona çıkacağım.. gerçi
bir bakmalık bir iştir bu.. uzun uzadıya ayı seyretmememiz gerektiğini
çocukluğumuzda söylemişlerdi.. tıpkı mezar taşlarını okumamamızı öğütledikleri
gibi.. mezar taşı okumak hafızayı zayıflatırmış...
Göksel bir köprünün üstündeyim. Göksel köprü: benim balkonum.. benim balkonumun
bir ucu şarka ilmek atmıştır, öteki ucu garptadır: gecenin sesinin boğulduğu,
çevredeki tüm binaların ışıklarının söndürüldüğü, perdelerin çekildiği
aralıktır.. burada kafamdaki seslerin her birini çıkartabilir ve onları
dinleyebilirim. Bu seslerin arasında firaklı tren düdüğünün sesi de yer alır.
Göksel köprümün üstünde, tren, lokomotifi ve vagonlarıyla tek bir çizgi haline
gelmişken bir yıldızdan ötekine şimşek gibi kayar. Ve bir yıldız da kayar aynı
anda. O yıldız, benim trenimin ışık haline gelmiş biçimidir.
Bütün eski kaygıları topla, bir araya getir: bir şey haddini aşarsa zıddına
dönüşür, kaygıdan gönence ulaşılır. O tren, o, bir yıldızdan ötekine şimşek
halinde kayan tren kaygıyla gönenç arasında salınıyordur..
Göğün sonsuz sessizliğinden boşanan demir tekerleklerin takırtısı gizemli bir
ninniyi çığırıyor: bu çığırışa uyum sağlayarak uyumayı deneyebiliriz, uykumuzun
içinde cehennemî gürültülerin böğürtüsü öylesine yükselmiş olur ki, artık hiçbir
şey duyulmaz. Işığın frekansı öyle bir düzeyden titreşir ki, bütün renkler
kara'nın içinde yitip gider.
Ve sen yolculuğunun nereden başladığını bilemez olursun. Bu göksel köprünün, bu
dünyaya açılan balkonun üstünde niçin durmakta olduğunu unutursun. Kendin de
yoksun artık. Köprü de, balkon da.. elini tutmak üzere uzattığın balkon
korkuluğu eriyip gitmiş, yok olmuştur.
Gece.
Evrenin yaratıldığı gece.
Bir bebeğin viyaklamasında duyulan hayata ilk nefes.. ilk nefesin merhabası..
Gece ve hastane.
Ve gece, hapishane, evler.. yeni doğanlar, yeni ölenler.. boğazda düğümlenmiş
hıçkırıklar, genizden çıkan gülme sesleri, böğürtülü kahkahalar.. mahcup
tebessümler.. o şimşek görüntüsünün içinde yitip giden canlar, canlılık
işaretleri…
Ben nereye gidiyorum diye soruyorsun. Bir köprünün üstünde evrene baktığını
unutuyorsun.
Oysa o unutuşun içinde olan da sensin, o unutuluş sensin. Karanlık ve aydınlık.
Biri ötekinin içine çaprazlama sokulmuş, bir kelepçenin iki bilekçesi birbirine
girmiş ve sen o iki bilekçeyle kilitlenmişsin..
Köprünün üstünden, samanyoluna parmaklarını uzatıyorsun, bilekçelerden birini
samanyolunun beline geçiriyorsun, şimdi onun mahkûmusun, yani samanyoluyla
birlikte gitmek zorundaysan o da sana mahkûm.. o sonsuz, uzun, acıklı ve ayrılık
dolu tren düdüğüne kulak kabartıyorsun.. hâlâ kendimleyim diye mırıldanıyorsun,
bir ucunun hâlâ dünyaya ilişik durduğunu görüyorsun...
Yenişafak
22/11/2007