Özerk yönetim, Tanzimat'ın çözülmeye karşı öngördüğü tedbirdi. Girit'te
uygulandı ama sonuçta ada kaybedildi. Berlin Konferansı'nda kabul edilen
statüyle de Osmanlı Balkanlar'dan koptu
DTP'nin parti programına aldığı 'demokratik özerklik' talebiyle kastedilenin ne
olduğu şimdilik meçhul. Ancak meçhul derken büsbütün belirsiz sanmak da herhalde
saflık olur. Manayı somut hale getirmek belki tamlamada süs mevkiinde duran
'demokrasi' sözcüğü çıkarılarak sağlanabilir. O durumda istenenin özerklik
olduğu anlaşılacaktır.
Ne basın ne de siyaset yeterince üzerinde durmadı bu durumun. Oysa Cumhuriyet
tarihi süresince TBMM çatısı altındaki bir siyasi heyetin dillendirmekle
kalmayıp parti programına alarak resmiyet kazandırdığı en radikal talepti bu.
Zaman ne gösterir bilemem... Bakarsınız bu talep kabul görür, gerçekleşir de...
Son yıllarda yaşadıklarımıza bakarak kesinlikle olmaz dememek lazım; nice olmaz
dediğimiz şeylerin olduğu ve ne gariptir ki ciddiye alınacak seviyede bir
tepkinin görülmediği bir devrede yaşıyoruz!..
Osmanlı özerkliği
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşlundan itibaren idari açıdan ayrıcalıklı yerel
yönetim usulleri denendi. Geçmişte bir vesileyle yazmıştım, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu'da Kürt beyleri bir tür 'özerk' statüye sahiptiler. Merkezin gözünde
mevkileri kaymakamlıktı, ama idarede müstakil hareket eder, sorumluluk
verdikleri kişilerden oluşan heyetler 'hükümet' diye anılır, 'bey' sıfatları
hanedan gibi babadan oğula geçerdi. Tabii ki sözünü ettiğim 'bey'ler Osmanlı'nın
kapıkullarıydı ve vergiden askerliğe İstanbul'un emri altındaydılar. Asırlarca
devam eden bu düzen Tanzimat'la dağıtılıp 'vilayet' ve 'vali' anlayışı
benimsenince isyanlar başladı.
Bunun dışında Balkanlar'da kullanılan voyvodalık sistemi de bir tür ' yerinden
yönetim' anlayışının sonucuydu. Voyvodalık bölgesinde Osmanlı'nın merkezden
tayin ettiği bir idari otorite vardı; ama onun yanında kent yerli halktan
seçilen Voyvoda üzerinden yönetilirdi...
Aslında 1864'te çıkarılan Vilayet Nizamnamesi'ne kadar fazla sorun çıkmadı.
Fransız idari sisteminin taksimat anlayışı benimsenip uygulamaya konulunca
altüst oldu ortalık. Her vilayette şimdi ' İl Genel meclisi' dediğimiz yerel
halkın seçtiği temsilcilerin görev yaptığı 'vilayet meclisleri' bu yasayla
kuruldu.
Ancak unutulmaması gereken husus vilayetlerin başkentten tayin edilen valiler
tarafından idare ediliyor olmasıdır.
Girit denemesi
Osmanlı Devleti'nin her dönemde ayrıcalıklı gördüğü 'hidiv' marifetiyle
yönettiği Mısır ve 'han' idaresindeki Kırım hariç tutulursa kısmi nitelikte
özerklik tanıdığı ilk yer Girit'tir denilebilir. İmparatorluğun bütün çabası
1822'lerden itibaren sürekli isyan ve bastırmaya sahne olan Girit'e Avrupa
devletlerinin müdahil olmasını engellemek, sorunun imparatorluğun 'iç meselesi'
olarak görülmesini temin etmekti. Zira Süveyş Kanalı dolayısıyla adanın
stratejik önemi artıyordu. Ancak ne kadar arzu edilirse edilsin bu konuda
başarılı olunamadı. Avrupa devletleri her vesileyle, özellikle Yunanistan'ın
bağımsızlığını kazanmasından sonra telkinlerini baskıya dönüştürerek Girit'i
İstanbul'un kontrolü dışına çıkarmak istediler. Vilayet Nizamnamesi
çıkarıldıktan sonra Ali Paşa'nın bulduğu özerklik son deneme oldu.
Sadrazam Âli Paşa 6 Ekim 1867'de Girit'e giderek hazırladığı ıslahat programını
açıkladı. Buna göre, Vergiler önemli ölçüde azaltılacak, valinin yanında biri
Müslüman, diğeri Hıristiyan olmak üzere iki danışman bulunacak, yerel ve genel
meclisler kurulacak, bunların üyeleri Müslüman ve Hıristiyanlardan seçilecek,
ada gerektiği kadar sancaklara ayrılacak ve bunların başına getirilecek
kişilerin yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan olacak, resmi yazışmalar Türkçe ve
Rumca olmak üzere iki dilde yapılabilecekti. Sonuç malum, Girit 1908'de
Yunanistan'a iltihak etti. Osmanlı'nın itirazı, hukuki süreci uzattı biraz ama
fiili durum 1912'de resmen tescil edildi.
Son deneme Balkanlar
Yol açılmış, yöntem belli olmuştu artık. Zayıflayan ve dağılması kaçınılmaz
görünen Osmanlı İmparatorluğu 'kontrolsüz çözülmesi'nin doğuracağı endişelerden
dolayı ayakta duruyor gibiydi. Kırım Harbi bu açıdan Avrupalı devletler nezdinde
alarm işareti işlevi görmüş, Rusya'nın hızlı hareket edip hâkimiyet alanını
genişletmesinden tedirgin olan İngiltere, Osmanlı Devleti'nin yardımına
koşmuştu. Gerek müdahale gerekse yardım için gelenlerin kendince haklı ve makul
sebebi vardı. Balkan Savaşı'nda Avrupa'nın yaklaşımı cepheye katılma seviyesine
tırmanmadı ama üzerinde mutabakat sağlanan Osmanlı'nın Balkan coğrafyasından
uzaklaştırılması planı 1878'de Berlin'de hayata geçirildi. 1878 Martı'nda
imzalanan Ayastefanos Anlaşması'yla Rusya'nın hâkimiyet alanını İstanbul'un
yakınlarına kadar taşımasından ürken Avrupa, dört ay sonra toplanan Berlin
Konferansı'yla hem Moskova'yı tatmin etme hem de gelecekte kendi siyasi
hedeflerine uygun bir tablo yaratma çabasına girdi.
Berlin'de alınan kararların ilkiyle Makedonya Ruslardan geri alınıp Osmanlı
Devleti'ne bırakılıyordu ama Girit benzeri bir idari yapıya kavuşturulmak
kaydıyla. İkinci olarak 'Elvişye-i Selase' adı altında toplanan Elazığ, Kars ve
Batum savaş tazminatı olarak Rusya'ya veriliyordu... Bilindiği gibi bu üç
vilayet 1. Dünya Savaşı içinde Rusya'nın imzaladığı Brest-Litovsk Anlaşması'yla
halkoylaması yapılması şartıyla Türkiye'ye iade edildi ama Mondros Mütarekesi
aynı vilayetlerin Ermenistan'a terkini öngörüyordu.
Berlin'de son düzenleme Bulgaristan için yapılmıştı. Anlaşmayla Bulgaristan
kuzeyde bir prenslik ve güneyde Rumeli-i Şarki adıyla özerk vilayet haline
getiriliyordu. Aslında bu Bulgaristan'ın kuruluşu demekti.
Rumeli-i Şarki vilayetine gelince Filibe, Pazarcık, Zağra, Hasköy, İslimye ve
Bergos sancaklarına tabi 28 kaza ve bunlara bağlı yaklaşık 1300 köyden teşkil
edilmişti. Şarki Rumeli Nizamnamesi, Osmanlı Devleti, Almanya, Avusturya,
İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya tarafından 26 Nisan 1879'da
imzalandı. Ve Aleko (Bogorodi) Paşa vali tayin edilerek vilayet 17 Mayıs 1879'da
resmen kuruldu. Ancak daha sonra Aleko Paşa'nın Rus kumandanıyla işbirliği
yapması sonucu bölge Bulgar nüfuzuna girmeye başladı. Aleko Paşa görev süresini
doldurup ayrılınca Vilayet Müsteşarı Gavril Efendi (Gabriel Krestowitch) vezir
rütbesiyle vali tayin edildiyse de bir süre sonra milislerin desteğine güvenen
Bulgar Liberal Partisi'nin Eylül 1885'te yaptığı hükümet darbesiyle Gavril Paşa
tutuklanıp bir köyde hapsedildi. Aynı gün Şarki Rumeli vilayetinin Bulgaristan
ile birleştiği ilan edildi. Bulgar ordusu Osmanlı Devleti'nin müdahalesi
ihtimalini göz önüne alarak hududa yığına yapmıştı fakat buna gerek kalmadı.
İstanbul'da devam eden tartışmalarda Bulgar milliyetçilerinin hareketini savaş
sebebi olarak görme eğiliminde olanlarla 'Bu işi diplomatik kanallardan çözmeye
çalışalım' diyenler çekişiyordu. Sonunda savaşı gereksiz görenlerin fikri
ağırlık kazandı ve imparatorluk beş asır elinde tuttuğu topraklardan çekildi.
Sonuç olarak söylenebilecek olan şudur sanırım. Tarih özerklik talebinin talep
edenler açısından nihai hedef olmadığını, bunun bağımsızlık ya da genelde bir
başka siyasi yapıyla birleşme isteğinin ilk adımı olduğunu gösteriyor. Sadece
Türkiye'de değil başka ülkelerin bünyesinde de durum farklı değil. Geçmişte
Rusya, İngiltere, İspanya ve Fransa hâkimiyetleri altındaki sömürge
coğrafyasında değil kendi topraklarda benzer tabloları yaşadılar.
Çekilemeyen Atatürk filmi!..
Yıllardır Cumhuriyet'in kurucusunun hayatından bir kesiti konu alan film
yapılacak diye konuşur dururuz. Bildiğiniz gibi olmadı, olacak gibi görünmüyor
üstelik. İş Bankası'nın hazırlattığı reklam filmi bu arzuyu bir kere daha
diriltti ama beklendiği üzere sonuç yok.
Benim bildiğim bir hikâye ve ondan hareketle senaryo üzerinden konuşulur film.
Biz Atatürk'ü kim canlandıracak noktasından başlıyoruz. Yani sondan... Geçmişte
yanda fotoğrafını verdiğim Yul Brynner dahil kimi yabancı oyuncular Türkiye'ye
davet edildi, Anıtkabir ziyaretleri yaptırıldı vs. Geçenlerde bir konser
vesilesiyle İstanbul'a gelen Kevin Costner de aynı yönde ilgiye muhatap oldu.
Bizzat Başbakan, Atatürk filminde rol alıp alamayacağını sordu oyuncuya... Ne
desin, 'Neden olmasın' dedi.
Oysa hepimiz biliyoruz ki daha uzun yıllar el atılamaz bu konuya. Milli
Mücadele'yi anlatan, o dönemde geçen olaylara değinen filmler yapılabilir,
onlarda birkaç sahnede birileri Atatürk'ü canlandırabilir de, ama anladığımız
manada bir Atatürk filmi olmaz hiçbiri.
Ne zaman gerçekleşir bu derseniz, liderle liderin heykeli arasındaki farkı
anladığımız zamana kadar beklememiz gerekecek derim...
Radikal
18/11/2007