Bana herkes “Yahu, çok iyimsersin” der. “Sen safsın” anlamında. Ben bunu
iltifat kabul ederim. İyimser olmayanlar teşebbüse bile girişemez. Ütopyan
olacak ki iş çıkartabilesin. Ama şu anda iyimser olmak zorlaştı. Berbat bir
ortam yaşıyoruz ve daha aşağı gidecek yer maalesef mevcut.
Bu ortamda değil anayasa, bebekyasa bile yapılamaz. 12 Eylül cuntasının
yaptırdığı bir anayasadan kötüsünü düşünmek zor ama, ondan daha kötüsü ortaya
çıkabilir.
Bu sözlerimin, zaten bütün amacı “insan” odaklı yeni bir anayasa yapılmasını
engellemek olan asker-sivil bürokrasinin ekmeğine yağ sürdüğünü söylemeyin
sakın. 1930’lar için doğal olan ortamın bugün için de iyi olduğunu savunan bu
kesimin, böyle bir ortamda anayasa yapılırsa yarın kalkıp “Daha yeni yaptık ya!”
deyivereceği kesin.
İşimiz zor. Bugüne kadar sorunumuz esas olarak bu asker-sivil bürokrasi idi. Bu
kesim, “vatanı korumak-kollamak” diye, bu ülkenin barış ve huzura kavuşmasını
sağlayacak süreci bugün dek engelledi. İslam, Kıbrıs, Ermeni ve Kürt
sorunlarını, hiçbir çözüm aramadan birer ceset halinde dolaplara tıkıştırdı.
Anadolu’nun durağan toplumunda Kemalist yukarıdan devrimin yarattığı kıpır kıpır
bir iç dinamiği, sürekli baskı altında tutmayı marifet saydı. Onun demokrasiye
doğru evrilmesini önledi.
Yani, doğaya karşı durdu. Durmadan askerî darbe veya müdahale yaparak. Ama doğa
hükmünü icra etti. Her darbe ve müdahaleden sonra seçim sandıkları patladı. Bu
kural haline gelince, artık askerî darbe de yapılamıyor ya, bu kesim yeni bir
projeyi sahneye koydu şimdi: İktidarı, sandıktan çıkanın burnundan getirme
projesini.
DTP kime yarıyor?
Cumhuriyet Mitingleri’yle başlayan bu süreç, AKP’nin süflîlikleri ve PKK’nın
büyük katkıları sayesinde meyvelerini vermiş bulunuyor. 1990’ların başlarında
doruğuna varan ve 30.000 cana patlayan ortamda gelmemiş tepki şimdi geliyor. Şu
anda sokaklarda Kürt 6-7 Eylülleri prova ediliyor. İç savaş denemeleri
yapılıyor. Genelkurmay Başkanı, gösterdiği “duyarlılık ve dayanışma” için halka
teşekkür ediyor (Radikal, 26.10.07). Futbolcular Çankaya’da resepsiyona gelmiş,
Hakan Şükür adlı topçu öne çıkıyor, “Askerliği beklemede olan futbolcular olarak
gönüllü askere gitme taleplerinin olduğunu" arz ediyor (Milliyet online, 31
Ekim).
Bu asker-sivil bürokrasinin işi PKK tarafından büyük ölçüde kolaylaştırılıyordu
ya, şimdi daha da kolaylaşmış bulunuyor. Tam bu ortamda, DTP “Demokratik Toplum
Kongresi” sonuç bildirisi “özerk yapı” istiyor. “Her bölgeye özerk renk ve
sembol” talep ediyor. Maliye, savunma ve dışişleri dışındaki yetkiler yerel
olsun istiyor. Eş başkanlar da değiştirilecek. Tecrübeli ve dengeli Ahmet Türk
gidiyor.
Burada akıllara çok önemli 2 soru geliyor:
1) DTP’nin başlattığı Kürt legalleşme akımına çok kötü bakanların çok
hoşlanacakları talepler bunlar. Bu Bask Modeli’nin ne kadar gerçekçi olduğu bir
yana, DTP bunları istemek için bula bula bu ortamı mı buldu? Şu anda Türkiye’nin
ağzı kulağına denkti de, tek eksiği bu muydu? Bu kadar inanılmaz bir zamanlama
neyi amaçlıyor? Bu gelişme, Kürt sorununa nihayet bir çözüm getirerek Türkiye
için kurtarıcı olacak bir DTP’nin sabote edilmesi değil de nedir?
2) Belki de daha önemlisi: Bildiride Apo mührü fazlasıyla belirgin. Öcalan
İmralı’daki hücresinden durmadan direktifler yayınlıyor. Bunlardan birini de
Eylül ayında gönderdi. Diyarbakır ve Ankara’da “Demokratik Cumhuriyet
Kongreleri” yapılmasını istedi (www.savaskarsitlari.org/arsiv). Şimdi
Diyarbakır’daki yapıldı, Ankara’daki 8 Kasım’da.
Peki, nasıl oluyor bu? Apo’nun direktifleri İmralı adası dışına nasıl
çıkabiliyor? İki satır değil ki bunlar? Cilt cilt. Kitap kitap. Kuş uçmaz kervan
geçmez adadaki askerî cezaevine gelen avukatlar bu ciltleri ceplerinde
getirdikleri teybe mi kaydediyorlar yoksa ânında ezberlerine mi alıyorlar?
Zurnanın zırt dediği yer burası olmasın? Bu sorunun cevabı verilmeden Türkiye’de
hiçbir şey anlaşılamaz. Galiba, DTP’yi sabote eden yalnızca PKK değil. Bir
başkaları daha Kürt hareketinin dağdan inmesini istemiyor. “Zıtların Birliği”
var galiba burada.
Bundan sonra “Türkiyelilik” kavramına vurmak isteyen tahakküm erbabının işleri
daha da kolay. Artık bu taleplerin yaratacağı ulusalcı tepki sonucu epey bir
süre ne anayasa tartışılabilir, ne Hrant cinayetine adı karışan polisleri
sorgulanma izninin reddi konuşulabilir, ne birşey. Bir süreliğine geçmiş olsun.
Şimdi buyurun “Vatan mevzubahis olduğunda gerisi teferruattır”ların envai
çeşidine ve uygulamasına.
Anayasa değil, “Toplum Sözleşmesi” çıkar
Böyle bir ortamda anayasa falan yapılamaz efendim. Sonuç, olsa olsa bir Toplum
Sözleşmesi olur. Nedir o? Anayasanın yüz seksen derece tersidir. Anayasa,
devlet’in nasıl sınırlanacağını anlatır. Simgesi, Magna Carta’dır. Toplum
Sözleşmesi ise, Kral’ın mutlak iktidarını meşrulaştırmak için ortaya atılmış
kavramdır. Simgesi, T. Hobbes’un Leviathan dediği dev canavardır. Leviathan,
kendisine biat edecek İnsan’ları anarşiden kurtarıp kanatları altına alıverecek
güçlü Devlet’tir. Yani, “Gel bana sığın, yoksa seni ham yaparlar”.
Yani, günümüzde “milli güvenlik devleti” denilen örgütlenme türü.
Yani, anayasanın üstünde bir “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” gerektiren düzen.
Yani, tam şu sırada “birilerinin” istediği şey.