Gözlerinin içine bakarak ölüyorum burada. Bir kaleyi düşürdükten hemen sonra
ve arefesinde yeni bir savaşın, -ortada hiçbir sebep yokken- işte öylesine bir
sabah, herkes uykudayken, şebnemlere dokunarak ölüyorum.
Bağırmadan ve söylemeden adımı ve hatta mümkünse ağzımın kenarında küçük bir
gülümseme iskeletiyle, fotoğraf çektirir gibi, traş olur gibi, misafirliğe gider
gibi ölüyorum sana baktıkça. Hiç bir bağım yok bu dünyayla. Bu dünyayla hiçbir
ilgimiz yok. Göğsümüze daldırılmış bir mızrağı usul usul sürükleyerek yaşıyoruz
hep. Mızrağı iki avcunla kavrayıp biraz daha derine sokarak, "işte sizin
dünyayla ilginiz bu" diyorsan; yanılıyorsun.
Siz hep yanıldınız zaten. Bizi kurtarmaya geldiğiniz günlerde de yanıldınız.
"Makus talihimiz"i yenmeye çalıştığınız ve bize ümitler aşılamaya kalkıştığınız
günlerde de yanıldınız. Bizim için ölmeye kalkışmanız, sizin aptallığınızdı
gözüm. Biz sizden böyle birşey istemedik ve asla da istemeyiz. Çünkü sizin
değiştirmek istediğiniz şey, kendi dövülmüşlüğünüzdü. Babalarınızın verdiği
"harçlık cezası"na isyan ettiniz siz, kardeşinizin daha çok sevilmesine isyan
ettiniz, kolejde aldığınız kırık notlara isyan ettiniz. Bizim gibi değilsiniz ve
biz değişmek istemiyoruz "mavi gözlü dev", biz değişmek istemiyoruz.
Orhan Gencebay dinlediğimiz için utanmıyoruz. Müslüm Gürses'i şarkılarıyla
göğsümüzü doğramak rahatsız etmiyor bizi. Azer Bülbül, "titrek bir şovmen" değil
bizim için. Kebabı seviyoruz, lahmacunu da, kurufasulyeye ekmek banmayı da.
Bunlar bizim için iğrenç, kaba, banal, vulgar değil. Arka arkaya dizdiğin bütün
bu aşağılama sıfatları senin "hormonlu" beyninin ürünleri. Senin "sanal zekan"
üretiyor bunları ve sen, ruhunu yakalayamadığın, çeperinde süründüğün, kapısında
dövüldüğün tuhaf bir "Batı algısı"nı idam sehpası kılıyorsun hayatlarımıza.
Bizi sallandırıyorsun koçum, iki gözüm, ciğerparem, bizi el kapılarına maydanoz
yapıyorsun. Oysa ikimiz sırt sırta versek, ne o sehpa kalır ortada, ne steril
masalar, ne de gözleri bir sömürge ordusunun. Bunları biliyorsun eminim; fakat
işine gelmiyor kavganın en dişlisi, ölümün en merti. Küçük, küçücük isyanlarla
tamir edip vicdanını, kurtlar sofrasından biraz daha kırıntı kapmak senin
niyetin. Bu yüzden gelip kapımıza, asker, ekmek ve cesaret istiyorsun bizden.
Bizden mum ışığı, karınca sabrı istiyor ve kara pazularımızı okşayarak ölüme
gönderiyorsun herşeyi bire bir anlayan kafalarımızı. Kesilmeye, asılmaya ve
mızraklanmaya gönderiyorsun bizi. Ve sonra iki avcunla yakalayıp göğsümüzdeki
mızrağı, "işte bu" diyorsun, "işte bu, dünyadan nasibinize düşen". Ve biraz da
sen kanırtıyorsun yapışarak sapına, göğsümüzü deşen yoksulluğun.
Sen bir kiler faresisin gözüm. Beyaz konakların zulasında yatan un çuvallarına
fitsin sen. Avcuna konulacak birkaç metelik için takla atarsın ziyafet
sofralarında. Bizim kapımızı çalma. Gözlerimize bakma. Ve lütfen savaşma bizim
için. Hiç inandırıcı değil isyanın, hiç inandırıcı değil kavgan. Tahta
döşeklerimize, aşsız evlerimize hasbelkader düşmüş birisisin sen. Kuyruğunu
biraz dikleştirince koşarak gideceksin buralardan. Arkana bile bakmadan,
gözucuyla bile yoklamadan kaçacaksın mahallemizden.
Adımız gibi biliyoruz bunu. Şakağımıza kurşun sıkar gibi biliyoruz. Her gün ölüp
yeniden dirilmek gibi birşey senin lafların. Satırına bile inanmadığın hayallere
inanmamızı ve onların ardısıra savaşmamızı istiyorsun. Git işine. Hayat başka
yerde değil. Burada da değil. Dünyayla hiçbir ilgimiz yok bu yüzden. Çıkartıp
göğsümüzdeki mızrağı, atıyoruz önüne. Acaip keyifli birşey bu ve asla
beklemiyorsun böyle birşeyi. Vuruyoruz seni. Söylediğin yalanların tam
arkasından yakalayıp, alnından vuruyoruz. Ha ha ha...