Okumaya hazırlandığınız bu yazı, 25 Mayıs (1999) tarihli Sabah gazetesinin
arka sayfasında yeralan "Meçhul aşığı boyalar yaktı" başlıklı bir haberi kendine
dayanak alıyor. Haberin spotu bütün hikayeyi özetliyor aslında: "Sevdiği kızın
okulunun duvarına ilan-ı aşk yazıları yazan kaportacı Hasan sürekli farklı renk
boya kullanınca yakalandı". Kaportacı Hasan 17 yaşında. Çalıştığı atölyeden
taşıdığı boyalarla, sevdiğin kızın okulunu "Seni seviyorum Y." cümlesiyle
süslemiş.
Tabii, Zülfü Livaneli'nin bestelediği "Elim sanata düşer usta / Yürek acıya"
(Refik Durbaş) dizeleriyle harmanlanan tatlısu romantizmi, iş realiteye
dönüşünce, oto boyama atelyelerinin altını üstüne getirerek, Hasan'ı enselemiş.
Hasan, bir şiirin dizelerinde sevebilir hayatı ve bu salon devrimcilerinin
kanını alevlendirebilir. Fakat, etiyle kemiğiyle bir kaportacı çırağı, şiirin
içinden sıyrılıp, yüreğine düşen acıyı duvarlara boşalttığında "destur" sesleri
yükseliverir kulelerden. Efendiler tahkikata başlar. Bu hikayenin bir kısmıdır
aslında. Asıl bölüm bundan sonra geliyor. Haberi okumayı sürdürüyoruz:
Hasan'ın adını duvarlara nakşettiği Yeliz, evire çevire gösterdikleri filmlerle
beynimize kazıdıkları ve haddimizi bilmemizi emreden o meşhur cümleyi söylemiş:
"Ayrı dünyadayız". Yeliz'in açıklaması, hayatı ortadan ikiye bölen o acımasız
bıçağı; bizi büyük, fakat isimsiz ve haksız ve sığıntı gösteren devasa
adaletsizliği, kelime kelime başımıza vuruyor: "Okulum bittikten sonra
konservetuara gidip sanatçı olacağım. Hasan'ın beni anlaması mümkün değil.
Aramızda çok büyük bir eğitim ve kültür farkı var". Bu cümlelerdeki bölücülüğü
farkettiniz mi? Binlerce kez işittiğimiz ve üstüne düşünmeden geçtiğimiz bu
cümleler, size neyi hatırlatıyor?
Yeliz'in bu cümleleri ezberlediğini, daha doğrusu bunların ona
ezberlettirildiğini biliyorum. Bir takım merkezlerde, kültür cephelerinde, hayat
tarzı geyiklerinde üretilen bu nevi cümleler, birilerini "anlamamız mümkün
olmayan" kümelerin içine, bizleri de "ayrı dünyalar"a itiveriyor. Gayet soğuk,
gayet bölücü, gayet yıkıcı ve bizi tutsaklaştıran, zencileştiren, köleleştiren,
kaportacılaştıran cümleler bunlar işte. Bunlar, bin yıllardır içinde
kıvrandığımız çıldırtıcı çemberin tarifinden başka birşey değil. Ve ne tuhaf ki,
"siz ayrı dünyanın insanlarısınız" diye kapıyı gösterenler değil de, o
kapılardan sille tokat kovulan bizler "bölücülük" yapmış oluyoruz. Bölücülük,
bölünmeye, aşağılanmaya, itilmeye itiraz edenlerin işlediği bir suç olarak
dikiliyor karşımıza.
"Konservatuara gidip sanatçı olmak isteyenler", kendilerine deli divane aşık
"kaportacı Hasanlar"ı yakalatıp "adalet"e teslim ederken, kimsenin aklına, o
rutubetli oto boyama atelyelerinde tutuşan, boya kokuları içinde kıvranan ve
geceleri okul duvarlarından içeri süzülerek sprey boyasıyla çığlık atan bir
aşkın daha çöp tenekesine atıldığı gelmiyor. Kaportacıların, sanatçı olmak
isteyen kızları sevme hakkı yok çünkü. Sevince 312 ayarında bir suç işlemiş
oluyorlar. Sanatçı olmak isteyen kızlar, iyi semirtilmiş Bağdat Caddesi
züppelerinin "diş hakkı"dır ve bir kenar mahalle hergelesi çıkıp, en ateşli
harflerle ortaya dikilerek, "seni seviyorum" depremiyle salladığında bu tezgahı,
yakayı ele verir. Ve "Sen bir hergelesin" derler ona ve o çıkıp da "Evet, ben
bir hergeleyim" derse, tak diye 312...
Haberi okuyanlar, Hasan'ın "bölücü" cümlelerini de okumuşlardır. Okumayanlar
için biz tekrarlayalım: "Arkadaşlarımın dolduruşuna geldim. Çok pişmanım.
Yeliz'in adını bile duymak istemiyorum". Aslanım benim. İşte bu. "Adını bile
duymak istemiyorum" diye at tokatını hayata. Ne ilksin, ne de son. Milyonlarca
kez yaşadık bu sahneyi ve milyonlarca kez de yaşayacağız. Ama en delikanlı
isyanları suratlarına haykırıp, kapıyı göstermelerine fırsat vermeden, çekip
gideceğiz oradan. Bize bu yakışır aslanım. Bize bu yakışır.