Arapkir'de, 1808 yılında doğduğunda, adını Yusuf koyan annesi yahut babası,
kaderinin de Hz. Yusuf'a benzeyeceğini bilemezlerdi elbette. Küçük yaşında yetim
kalması işin başlangıcı oldu.
Amcası Bozok sancak mutasarrıfı Osman Paşa onu yanına alıp öğrenim ve eğitimiyle
ilgilendi.
İstanbul'da yeğenine en iyi hocalardan ders aldırdı, onu büyük oğlu Nurettin'den
ayrı tutmadı. 21 yaşındayken Divan-ı Hümayun Kalemi'ne katip olarak verildiği
gece Yusuf bir rüya gördü. Rüyasında Mısır valisi Mehmet Ali Paşa ile bir
çimenlikte oturuyordu. Sonra paşa yanından kalkıp gitti. Ama o da ne, paşa
enfiye kutusunu unutmuştu. Yusuf kutuyu aldı, doğruca Mısır sarayına... Emaneti
içeri gönderip geri döndüğü sırada peşinden gelen adam onu tekrar saraya götürüp
paşanın huzuruna çıkardı. Paşa bu dürüst davranışından pek memnun olduğunu ve
mükafat olarak kutuyu kendine bağışladığını söyledi. Kamil o sırada uyandı.
Rüyadan etkilenmişti, aklından çıkaramıyordu. Nihayet birkaç gün sonra bir
muabbire (rüya yorumcusuna) yol uğrattı. Yorumcu Mısır'a gitmesini, talihinin
kendisini orada karşılayacağını söylüyordu.
O yıllarda Mısır'a gitmek... Osmanlı ile Mısır arasındaki sorunlar bir yandan,
yolculuk tehlikeleri diğer yandan... Bu bir macera demekti. Nihayet dayanamadı,
önceden kaptanıyla pazarlık edip anlaştığı bir yelkenliye binmek üzere bir gece
Üsküdar Ayazma'dan sandal ile Kız Kulesi'ne süzülüverdi.
Yusuf, Mısır'daydı... Garipti, kimsesizdi, yoksuldu. Nice çarelere başvurdu ama
bahtı açılmıyordu. Nihayet Mehmet Ali Paşa'ya bir arzuhal döşendi ki neredeyse
edebi şaheser. Paşa dilekçenin sahibini çağırttı, iki saat konuştular ve
sonunda; "Sana" dedi Paşa, "Mısır hazinesinin katipliğini veriyorum!" Zeki,
becerikli, dürüst ve çalışkandı ve rüyanın tabiri çıkmıştı. Yusuf, Mısır
hazinesini yönetiyordu. Ayrıca Fransızca çalışıyor, ilim yolunda ilerliyordu.
Vali Paşa'dan ardı ardına rütbeler ve taltifler aldı. Otuzlu yaşların ortalarına
geldiğinde albaylığa yükselmişti. Bir akşam vali onu huzuruna çağırtıp "Kerem ve
mürüvvet bakımından bana çok benzeyen üçüncü kızım Zeynep'i sana nikahlıyorum
oğlum!" deyiverdi. Nikahtan sonra olanlar oldu. Bütün hıdiv ailesi ve Mısır
sarayı bu evliliğe karşı çıktılar. İlla boşanacaklardı, başka türlü olamazdı.
Kim oluyordu bu Yusuf Efendi? Hıdiv ailesine yabancı birini damat almak olur
muydu vs. vs. Ortalık yatışsın diye Mehmet Ali Paşa onu bir vazifeyle İstanbul'a
gönderdi. Yıllardan 1845 idi. Sultan Abdülmecid, kızı Adile Sultan'ı
evlendiriyordu ve Yusuf Kamil Bey, bizzat sultana Mehmet Ali Paşa'nın
tebriklerini ve hediyelerini sunacaktı. Aralarında sıcak bir dostluk oluştu.
Abdülmecid onu Mirimiranlık rütbesine yükseltti. Mısır'a döndüğünde bütün
kayınbiraderler ile Mısır'ın ileri gelen ayan, eşraf ve devletlularını kendisine
cephe almış buldu. İşin kötü yanı Mehmet Ali Paşa'da da bunama alametleri baş
göstermiş, yerine İbrahim Paşa halef seçilmiş, Abbas Paşa vali olmuştu.
Kendisine diş bileyenler bu fırsatı değerlendirmekten geri durmadılar. Asvan'a
sürgüne giderken kendisine Zeynep Hanım'ı talak-ı selase ile boşaması için
bizzat vali tarafından yazılan belgeyi imzalamadan geri dönemeyeceği ve sonunda
zindan yolu görüneceği bildirilmişti. Asvan'da hastalandı ve hekim istedi.
"Koskoca Napolyon'a bile hapsolduğu vakit hekim vermemişlerdi; o ne yüzle hekim
istiyor; varsın boşanma senedini imzalasın!" yazılı mektubu aldığı gün eşi
Zeynep Hanım'dan da bir çift terlik hediye gelmişti. O gece, terliğin astarında
gizli mektubun aşk dolu satırlarını okumakla teselli buldu.
Sürgündeki üçüncü ayın sonunda sadrazam Mustafa Reşit Paşa'ya bir ariza yazıp
gönderdi. Konu Abdülmecid'e intikal ettirildiğinde sultan çok öfkelendi ve Mısır
valisi Abbas Paşa'ya "Bizzat Asvan'a gidip Kamil Paşa'yı salimen ve muazzezen
Dersaadet'e gönderesin!" diye buyrultu gönderdi. 1849 yılında Yusuf yurduna
döndü. Çile dönemi bitmiş, ama Züleyha ile henüz buluşamamıştı. Kendi hanımıyla
ikinci kez evlenmenin yollarını aradı. Reşit Paşa "Zeynep Hanım mektubunda durup
dinlenmeden feryat etmekte olduğunu yazıyor." dedi padişaha ve hemen o gün, hac
farizasını ifa etmek üzere Zeynep Hanım'a izin tezkiresi verilmesini emreden
Abdülaziz imzalı bir ferman, Mısır valisine doğru yola çıktı. Hac bahaneydi.
Rota Şam, Beyrut ve deniz yoluyla İstanbul oldu. Sadrazam Reşit Paşa kaç yıllık
evli damadın, Şeyhülislam Arif Hikmet Bey de yaşı kırka dayanmış taze gelinin
şahidi oldular, Üsküdar'daki yalıda Yusuf ile Zeliha'ya gürül gürül bir tecdid-i
nikah olundu.
Geçen gün, Kadıköy-Bağlarbaşı yolu üzerindeki Zeynep-Kamil Hastanesi'nin önünden
geçerken hatırladım bütün bunları.
LEYLA'YI ARAYAN MECNUN
Birisi yollarda Mecnun'a rastlamıştı; dertli dertli yoldaki toprakları eşeliyor,
sanki bir şey arıyordu. O adam sordu:
- A deli, böyle ne arıyorsun?!..
- Leyla'yı arıyorum.
Adam şaşırdı:
- Hayret, Leyla topraklarda ne gezer, öylesine parlak bir inci toprağa düşer mi?
- Ben neresi olsa ararım, belki bir an gelir, onu bir yerde buluveririm.
[BERCESTE]
Kim ki korkmaz Hak'tan ondan korkar erbâb-ı ukûl
Her ne isterse yapar Hak'tan hırâsân olmayan
(Akıllı kişiler, Allah korkusu olmayandan korkarlar; çünkü Allah'tan korkmayanın
yapmayacağı şey yoktur.)
Ziya Paşa
Zaman
16/10/2007