Herhangi bir kışkırtma karşısında sükûnet, mantığını güce dayandırır. Güçlü
olduğunu bilenler, tepkilerini kışkırtıcıya endekslemezler.
Sükûnet ne ödleklik, ne yılgınlık! Sükûnet, fren mesafesi; öndeki aracı takip
ederken güvenlik mesafesini ayarlamak için içinizden seksensekiz, seksendokuz
dersiniz; itidalden kasıt budur; fren mesafesi, tahlil mesafesi. Western
filmlerinden hatırlayınız; iyi silahşör, silahını çekmeden evvel civardaki
balkonlarda, pencerelerde, sokak köşelerinde, meyhane kapılarında sürpriz
müsabık olup olmadığına bakar; hatta ensesinde bile gözü vardır.
İki gün önce bir medya starının ağzından bir söz duydum, şaşkınlıktan kanım
dondu desem yeridir; diyor ki meâlen, "Erbakan'dan özür dilerim, vaktiyle
aleyhinde çok atıp tutmuştum ama hata etmişim. Erbakan Hoca işbaşında
olabilseydi, bugün Cuma namazını Erbil'de kılardı!"
Medya starı dediysek Müjde Ar filan değil, videoları izlenme rekorları kıran,
okur-yazar takımından, özellikle gençlerin ciddiye aldığı biri. Arada makul
laflar da etmiyor değil fakat sözü getirip bağladığı yere dikkat buyurunuz!
Benim en ziyade huylandığım adamlar, eğrileri doğruların arasına bulayıp, kendi
kendini besleyen bir galeyan kumkumasıyla ortalığa boca ediveren tiplerdir.
Esasen özdenetimleri olmadığı için ne idüklerinin farkında olmak, temyiz
melekesine sahip bulunmak özelliklerine asla güvenemezsiniz. Safderun seyirci
(okuyucu) tarraka nizamında sıralanan doğrularla yanlışları ayırt etme zahmetine
katlanmaz; zihninde en çok iz bırakan hüküm cümlesine teslim olur.
Erbakan'ın Erbil'de, -elbette ülkeler fetheden bir cihangir sıfatıyla- Cuma
namazı kılmasını özlüyor olmak işte böyle bir hükümdür. Bu çok değerli görüşün
sahibi de herhalde öyle bir günde tabur imamı olarak Hazreti Bilâl gibi Erbil'in
Cuma mescidinin minaresinde tüyleri ürpererek salâ okuyor olacaktır!
Kavgadan önce çok bağırmak, cesaret terapisidir; gücünden emin olanlar böyle
şeylere lüzum görmezler; cazgırlar bağırırken onlar akıllarıyla hesap yapar ve
dövüşü kazanırlar.
Biz "sâkin olalım" dedikçe, "ne yani, gençlik tepkisini göstermesin mi;
eylemleriyle tarafını belirtmesin mi?" diye homurdanıyorlar; gençlikten emin
değil miyiz, Türk toplumunun vatanperverliğinden, ülkesine ve devletine
sadakatinden, bayrak muhabbetinden şüphe mi ediyoruz ki, gün aşırı sokağa sevk
ederek milli uyanış mitingleri düzenlemekteyiz?
Niçin her krizde sokaklara çıkıp bağlılık gösterisine davet ediliriz; yoksa bu
toplum, rejim nazarında hâlâ güvenilmezler safında mıdır? Yoksa bu melânet
çetelerinin, "ayy bu defa Türkler çok kararlı, fazla ileri gitmeyelim" şeklinde
düşünüp geri adım atacakları mı varsayılıyor; sakın aksini varsayıyor
olmasınlar?
İşin hakikati şudur; kitleler dünyanın hiçbir yerinde böyle spesifik çatışma
veya eylem kararlarını alamazlar. Kitle politika üretemez, politikayı seçilenler
ve atananlar kafa kafaya verip planlarlar. Beceremeyen de seçimde hesabını
verir. Biz ise galiba beceriksizliklerimizi kitle galeyanları ile görünmez hale
getirmek kurnazlığının peşindeyiz.
Bırakalım, işin sorumluları düşünmeye vakit bulsunlar ve dileyelim ki kılıçlar
hiç kından çekilmesin,
Mâazallah, fakat o gün, kimlerin "Tekâlif-i Milliye" emirlerine itaat ettiğini,
kimlerin yan çizerek keçeyi sudan kurtarmaya çalıştığını görürüz.
Maazallah, çünkü o hengâmede keçesi suda kalan yine biz oluruz gibime geliyor;
tarih öyle söylüyor çünkü.
Zaman
29/10/2007