Haberin ajanslara düşmesi üzerinden bir saat bile geçmeden, internet
sitelerine yazılan okuyucu yorumları, özetle, "Kuzey Irak'a girelim, bu işi
bitirelim" merkezinde yoğunlaşmıştı.
12 evladımızın şehâdetinden bahseden bir yazıya böyle giriş yapılmaz,
farkındayım fakat bilelim; Şırnak'ta 13 evlâdımızın şehit edilmesinin üstünden
iki hafta bile geçmeden gelen bu yakıcı haber, Türkiye'yi en hassas, en
dayanılmaz noktasından tahrik etmeye yönelik çiğ bir kışkırtmadır. Kamuoyunun
feverânı karşısında hükümet, Meclis, ordu ve basının itidalli davranma
kabiliyeti yok edilmek isteniyor.
Birileri artık, "yapın şu sınır ötesi harekâtı, girin Kuzey Irak'a" mesajı
yolluyor; bu mesaj açık, başka türlü yorumlanamaz bir nitelikte. Kim, niçin
gönderiyor bu açık davetiyeyi? İçerde "bir an evvel Kuzey Irak'a girip hainlerin
haddini bildirelim; buna karşı çıkan vatan hainidir" lobisi harıl harıl
çalışmakta iken bu acı haber ortak aklı kavurup fesada uğratmayı amaçlıyor.
Hesap, kitap, mantık, jeopolitik, reel politik gibi ihtiyat unsurlarını
savunanlara algılama ve fren mesafesi tanınmıyor. Gitmiyor, sürükleniyoruz.
Düşünmemize fırsat verilmiyor, çekiliyoruz. Sözün ve siyasetin tükendiği yere
sevk ediliyoruz. Bu öyle bir ortam ki, "sâkin olalım, biraz düşünelim" sözü
kolaylıkla ihânetin diline tercüme edilir. "Bana hain, işbirlikçi, PKK yandaşı
demesinler" korkusu ve baskısı siyasi aklı dumura uğratır, felç eder. Böyle pis,
meş'um bir psikolojik baskı havayı solunmaz hâle getirmekte.
"Nasıl oluyor da egemen sıfatıyla bulunduğumuz topraklarda silahlı birliklerimiz
pusuya düşüyor?" sorusu bile, o baskı altında hükmünü kaybediveriyor. Halbuki
biz 7 Ekim'de Şırnak'taki saldırıda 13 evlâdımızın nasıl, hangi surette ve nasıl
bir taksir sonucu şehit edildiğine dair düzgün ve yeterli bir açıklama
duymamışız; dünkü saldırıda ise bir taburumuzun, yaklaşık 250 kişilik terörist
grubu tarafından uzun namlulu silah ateşiyle pusuya düşürüldüğü ifade edilmekte.
Kâğıt üzerindeki hâliyle mânâsız, doyuruculuktan uzak bir izahat: 12 şehit 16
yaralı 13 kayıp! Sadece şu ibâre bile orada olup bitenlerin aslında ne idüğüne
dair hiçbir şey söylemiyor ve merak ediyoruz: O derece sıcak bir sınıra beş
kilometre mesafede geceleyen bir tabur asker nasıl pusuya düşer?
Vaktiyle teröristle dağda mücadele etmek için, pusuya düşmek değil düşürmek
için, eşkıya ile en azından aynı şartlarda bulunup asimetrik mücadeleyi yürütmek
için Emniyet'e bağlı özel timler kurulmuştu. 28 Şubat 1997 sürecinin bir başka
gözden kaçan özelliği ise özel timlerin etkisiz hale getirilerek ellerindeki
ağır silahların orduya devredilmesi olmuştu. Bu küçücük örnek bile teröre karşı
verilen mücadelede hâlâ önemli stratejik ve taktik tereddütler yaşandığını
gösteriyor.
Kesin olan şey, Türk milletinin son ferdine kadar ülke bütünlüğünün muhafazası
için kararlı ve sebatkâr duruşudur; mütereddit olduğumuz husus ise çeyrek
asırlık süreç içinde dağdaki teröre karşı verilen mücadelede bir şeylerin yanlış
gittiği ve yanlış giden işler hakkında siyasi aklın bir türlü devreye girememiş
olduğudur. Bu zaaf, Türkiye'yi güçsüzleştiriyor ve yıllardan beri baskı altında
tutuyor. İçeriden kaynaklanan meselelerimizin çözümünü dışarıda aramak ne kadar
akıllıca? Düşman nerede? Keşke sadece ve sadece dışarıda olsa; mesele keşke
sadece silahlı birlik harekâtıyla söndürülecek kadar basit ve görünür bir
mahiyet gösteriyor olsa?
Türk milletinin, hepimizin başı sağ olsun; bu fecî hâdiseyi daha çok hamâset
üretip eski hatâları örtbas etmek yerine daha çok siyaset ve ortak akıl üretmeye
vesile kılarsak şühedâmızın rûhunu hakikaten şâd etmiş oluruz.
Zaman
22/10/2007