Türk romanının kimliğini kazanamamasının nedeni, romancılarımızın kendi
toplumlarına uzak olup Batılı yazarların etkisinde kalmaları mı, yoğun bir geçiş
döneminde yaşamaları mı yoksa kişisel yetersizlikleri mi?
Eleştirmenin talihsizliği zamanla ilişkisinin iyi olmamasıdır. Hem kendi
döneminde yayımlanmış yapıtlarla ilgili eleştirilerin ardına takılıp hem de
yaratıcı yapıtlara aşağıdan bakan bir tutuma gönül indirince, eleştirinin kendi
zamanını geçip yarına kalması neredeyse olanaksızlaşıyor. Eleştiri geleneğimiz
içinde yumruğunu masaya vurup ses getiren eleştirmenlerinin gelecekte
okunmayacağını görmek can sıkıcı olabilir, ama Ahmet Hamdi Tanpınar gibi neden
sonra değeri daha çok anlaşılmış bir yazar da var.
Ahmet Hamdi Tanpınar, tarihi ileriye giden bir süreklilik olarak gördüğü için,
edebiyat incelemelerini gelecek kuşaklara zamanının bilgisini aktarmak için
yazmış gibidir. Geleceği kendi çıkarları adına düşünerek yazan yazar tipine
uymaz Tanpınar, ama zamanını öylesine derin ve çok katmanlı bir çözümleme içinde
yorumlar ki, düşünen bir düzyazı kurmaya başlar ve bu düzeyde, yaşanan an ile
sınırlı olmayan bir gelecek tasarımı da ortaya koyar.
Tanpınar'ın Edebiyat Üzerine Makaleler'de sorduğu, "Bir Türk romanı niçin
yoktur?" sorusu nitelikli bir sorgulama içindir: Türk romanının kimliğini
kazanamamasının nedeni, romancılarımızın kendi toplumlarına uzak olup Batılı
yazarların etkisinde kalmaları mı, yoğun bir geçiş döneminde yaşamaları mı,
yoksa kişisel yetersizlikleri mi?
Bu üçünün de edebiyatımızda güçlü bir roman geleneği oluşmasını tökezlettiği öne
sürülebilir, ama bütün kaygılar ulusal ve gerçekçi bir edebiyat anlayışının
egemen olması içinse, yukarıdaki etkiler altında bulunan yazarları terk edip
yenilerini öne çıkarma düşüncesi ağır basmış, bunun için de Cumhuriyet'ten önce
varolanlarla ilgilenmek yerine, kendini Anadolu gerçekliği içinde var eden
yazarlara yönelmek daha akılcı gelmiştir.
Batı edebiyatıyla ilişiyi koparmak
Kusur da burada oluşmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar, "Rus kalma cereyanının en
belli başlı mümessili" olarak tanımladığı Dostoyevski'nin romanlarının özündeki
asıl sorunun ve hepimizi kavrayan kahramanlarının ortaya koyduğu büyük örneğin
dışarıdan, Batı'dan geldiğini belirtiyordu. Demek bizim edebiyatımızın
Cumhuriyet öncesiyle ilişkisini koparması Osmanlı ile ilişkiyi bıçakla kesmek
anlamına gelmiyor, aslında Batı edebiyatından kopmak anlamına geliyordu.
Yakup Kadri'nin Balzac'tan Proust'a, Fransız romancılarından etkilendiğini
biliyoruz, ama onun, başlangıç döneminin en önemli romancısı oluşunda da bu
etkilerin payı belirleyiciydi. Bir edebiyatın doğal bağlarının koparılmasının
yol açtığı eksilme tezlerini doğrulayan bir örnektir bu da. Üstelik az
bulundukları için seçkin bir zümre sayılan okurların yayımlanan romanlara ilgi
gösterdiği, her romanın iki üç bin satıldığı bir dönemden söz ediyoruz.
Yayımlanan romanları okuyan iki üç bin kişinin bulunduğu dönem hiç kuşku yok ki
içe dönüklüğü değil, dışa dönüklüğü gerektirir.
Çağdaş Türk romanında bireyin, tek başına yaşayan insanların gerçekliğini yazma
düşüncesinin ikincil görüldüğü başlangıç döneminde, Kurtuluş Savaşı'nın ulusal
gururunun, Cumhuriyet sonrasının görev ahlakının, anlatılması zorunlu bir
gerçeklik olarak yazarların önüne çıkan Anadolu'nun, birbirinden ayrılmaz üç
kaygı olarak bir arada bulunduğu yerde, toplumsal sorunları tek temel kaygı
gören bir roman anlayışı kurulmaya başladı. Bu kaygı edebiyatımızın atardamarını
genişletip güçlendirirken sonra gelen seksen yıllık tarihine suyu veren bir
baraj kurup bütün anlayışları kendinde toplamaya başladı. Çağdaş Türk
edebiyatının temel çizgileri böyle belirlenmeye başladı. O çizgilerin içine
harcı dökenler de bu edebiyat anlayışının çimentosu oldu.
Bu çimento Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp'in bıraktığı Milli Edebiyat kalıtını
düşünceden eyleme geçirdi. Böylece kendi sorunları, toplumsal yaşam biçimi,
oluşum halindeki kültürü ve dili içinde gelişen edebiyatımız, ulusal
özelliklerine sahip çıkmakta ne denli kararlı olmuşsa, kendini yenilemekte de o
kadar tutucu bir refleks geliştirmiştir. Bu kendi için tutucu olma ve kendinden
başkasına dayanamama yaklaşımı içe kapanmayı getirirken duvarların sağlam örülüp
her koşulda sıkı donanımlı olunmasına da neden oldu.
Bugün yapılacak bir tartışmada, Cumhuriyet dönemi edebiyatının kanonunu
oluşturan yazarların kimler olacağında anlaşmak zor olabilir; farklı
kesimlerden, anlayışlardan, inanışlardan farklı yazarlar önerilebilir, ama
anlayış, dil ve biçim olarak aynı yatağı seçmiş yazarlardır kanonu oluşturanlar;
sözgelimi orada Kemal Tahir, Tarık Buğra ya da Necati Cumalı arasındaki edebiyat
ortaklığı ayrılıklara her zaman baskın çıkar.
Tanpınar, 1943'te yazdığı 'Halk Destanlarından Milli Edebiyata' yazısında,
"kendi unsurlarımızdan doğmamız lazım geliyordu" diyerek yaklaştığı yeni
edebiyat arayışının çıkış noktalarından birini şöyle saptar: "Otuz seneden beri
edebiyatımızda yanlış, doğru ortalama veya müfrit her kımıldanış az çok bu ana
fikrin etrafında toplanır. Böylesi bir hareket muvaffak olduğu takdirde yarım
asra yakın bir zamandır edebiyat davalarımızın temelini yapan 'kendimize dönüş'
fikrini en sağlam surette tatmin edecek ve realiteye bakış tarzımızı verecek
olan milli bir romantizmi doğuracaktı."
Tanpınar'ın öngörüsü
Birkaç dönem sonra bile bu düzeyde düşünülmemiş, tartışılmamış düşünceleri dile
getiren Tanpınar, bu öngörüleriyle edebiyatımızın niteliğini yükselten
yazarlardan olmuştur ki, belki en başta sayılması gerekendir de.* Sonunda onun
açtığı bu tartışmanın önü altmış yıl önce kapatılıp bir daha adamakıllı
açılmamışken, edebiyatımızın, ilk filizlerini nereden sürdüğünü ve o filizlerin
kısa sürede sağlam bir gövdeye nasıl kavuştuğunu, gölgesine düşenlere hayat
hakkı tanımayan bir ceviz ağacı gibi hem verimli, hem de kıskanç ve yalnızlığını
paylaşma duygusu olmayan, seksen yıllık bir ömrü nasıl sürdüğünü şimdi
tartışalım.
Ömer Seyfettin'deki milliyetçi duygulardan çıkıp gelmiş güçlü duygu, Milli
Edebiyat düşüncesi ve Yeni Lisan akımıyla birlikte, ulusal romantizmin yaratım
sürecine eklenmesini sağlayan ilk ciddi bağdır. Cevdet Kudret de Genç Kalemler
dergisinin yayımlanmaya başladığı 1911 yılını, "Milli Edebiyat akımının olduğu
kadar 20. yüzyıl Türk edebiyatının da başlangıç tarihi olarak kabul ediyoruz,"
diyordu. Bu başlangıçta halkçılık ya da Anadolu gerçekliği daha tam
billurlaşmamıştı ve bu gerçeğin ancak Kurtuluş Savaşı ile aydınların zihinlerini
kuşatacağı günlerden uzak bulunuluyordu.
Cevdet Kudret'in bu saptamasında halkçılık ile ulusalcı düşünceler arasında
kurulan bağlantıdan, Ömer Seyfettin'in aynı bilinç içinde haberli olması
beklenemezdi. Yeni Lisan akımının kurucu düşünceleri arasında yer alan halk
şiirinin keşfi de halkçılığın değil, ulusal dil yükümlülüğünün ürünüdür.
Sözcükleri her gördüğümüz yerde onlara bugün verdiğimiz anlamın seksen yıl önce
de aynıyla verildiğini düşünmeden, soyutlama yapmaya çalışalım. Ziya Gökalp'in
ilk kez düşünsel bir artalan vererek halkçılığı tanımlamaya çalıştığı yıllar
1910'ların sonudur. Ömer Seyfettin'in ulusal bilinç coşkusunu düşünsel düzeyde
halkçılıkla tamamlayacak olan da Ziya Gökalp olmuştu ki, Milli Edebiyat akımı
ondan sonra aynı zamanda halkçı bir akım olarak yeni bir düzey kazandı.
Cumhuriyet'ten sonra CHP'nin 1931'de programına aldığı halkçılığın ilk filizleri
1910'ların sonunda yeni aydınların seçenek arayışları içinde beliriyordu. Gene
de bunun düşünsel bir arayış ve özlem olarak kaldığı, somutlanması için Anadolu
gerçekliğinin tanınmasının gerektiği daha sonra anlaşılacaktı. Dolayısıyla Ömer
Seyfettin ulusalcı ama halkçı değil, Ziya Gökalp halkçı ama düzene bağlıydı.
Halkçılığın, Milli Edebiyat akımını tamamlayan, yeni edebiyatın gerçekçilik
ölçütlerini belirleyen, temel, vazgeçilmez ve yüzyıllık gerçekçilik serüveninin
ateşleyicisi olduğunu Cumhuriyet'ten sonraki ilk kuşağın öncü romancıları
anlamışlardı. Öncekilerin öngörülerini bu ikinci kuşak yaşantıya dayanarak
gerçekleştiriyordu ki, romanlarının büyük bir toplumsal etkiye sahip olmasının
nedeni de buydu...
* "Tanpınar bir estet ya da düşünür değildir," diyen ve bu tezi üstüne "Bilmeyi
Bilmek veya Limancı Ahmet Hamdi" adlı yazısında (Bilim ve Edebiyat) iskeleti
olmayan bir Tanpınar değerlendirmesi kuran Yalçın Küçük, Tanpınar'ın eski ile
yeni arasındaki siyasal ve kültürel duruşunu an içinde yakalayamamış, bugünün
gözüyle onu değersizleştirmiştir ki, Edebiyat Üzerine Makaleler'deki düşünsel
derinliği ve öngörüşlülüğü anlaması demek büsbütün olanaksızdı. "Tanpınar, tatlı
bir tereddüt," sözünden Yalçın Küçük için aradığım nitemi buluyorum: "Yalçın
Küçük, tatlı bir soyutlayamama çöküntüsü."
Radikal Kitap
19/10/2007