Soner Yalçın: Osmanlı’nın da devrimci ’Che Guevara’ları vardı
Tarih: 22.10.2007 Saat: 00:19 Gönderen: karakutu
|
|
Arjantin’de doğan, Küba’da devrim yapan ve Bolivya’da kurşuna dizilen
efsanevi devrimci Che Guevara, ölümün 40. yılında tüm dünyada etkinliklerle
anılıyor.
Peki Osmanlı topraklarında doğup bir başka ülkedeki devrimci ayaklanmalara
katılan "Che Guevara"larımız olduğunu biliyor muydunuz? Fransa’da cumhuriyeti
korumak için gönüllüler ordusuna katılanlardan, İran’da meşrutiyet için dağa
çıkanlara kadar... İşte Osmanlı’nın devrimci "Che Guevara"ları.
ADI Ömer Naci’ydi. Askeri künyesinde "1878-Beylerbeyi İstanbul"
yazılıydı. Aslında doğum tarihi ve yeri bilinmiyordu.
Kafkas göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Ailesini daha kundakta iken kaybetmişti.
Kafkasya’dan dönen Defterdar Cemal Bey, yolda bulduğu bebeği evlatlık
aldı. Onu öz evladı gibi sevdi. Çok iyi eğitim olanakları sundu.
Ömer Naci, küçük yaşta Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi.
MUSTAFA KEMAL’İN ARKADAŞI
Ömer Naci ilk siyasal görüşlerle Bursa Işıklar İdadisi’nde tanıştı.
Devrimci Jöntürkler’in yayınlarını gizli gizli okumaya başladı.
Korkusuzdu. Görüşlerini arkadaşlarına anlatırken hiç sakınmıyordu. Çok iyi
hatipti ve askeri öğrencileri çok çabuk etkisi altına alıyordu.
Hürriyetperver fikirleri yüzünden birkaç kez hapse kondu Babasının torpiliyle
kurtuldu hep.
Okul yönetimi başedemedi. Manastır Askeri İdadisi’ne sürgüne gönderildi. Burada
da kısa zamanda askeri öğrencilerin lideri oldu.
Yakın arkadaş olduğu isimlerden biri Mustafa Kemal’di. Ömer Naci,
Mustafa Kemal’in sadece ilk siyasi öğretmeni değildi; ona edebiyatı da
sevdiren arkadaşıydı.
Namık Kemal’in, Tevfik Fikret’in şiirlerini Mustafa Kemal’e
o tanıtmış, o sevdirmişti.
Ömer Naci okul çağlarında şair oldu. Şiirleri devrin önemli edebiyat
dergilerinde yayımlandı.
Ömer Naci ateş topu gibiydi; yerinde duramayan bir gözüpekti.
Ama aynı zamanda soğukkanlılığı hiç elden bırakmıyordu. Arnavutluk’ta çıkan bir
isyanı bastırmak için orduya gönüllü katılmak isteyen Mustafa Kemal’in de
arasında bulunduğu arkadaşlarını uyaran da oydu: "Muayyen bir kemale
erişmeden yapılacak ataklıklar fayda yerine zarar getirir. Sabırlı olmak
lazımdır."
Sabırlı olmayı öğrendiler mi? Dönem buna uygun zamanı verecek gibi değildi.
PARİS’E KAÇIYOR
Ömer Naci 1902’de Harbiye’den Mülazım (Teğmen) olarak mezun oldu.
Üsküp’e tayin oldu. Bir yıl sonra, komutanı Binbaşı Mehmed Ali Bey’in 17
yaşındaki kızı Emine ile evlendi. Bir yıl sonra oğlu Hikmet
dünyaya geldi.
1905’te Jandarma teşkilatını organize etmek için Selanik’e gelen İtalyan komutan
Generali Georgi’nin yaveri olması, yaşamını toptan değiştirdi.
Devrimci fikir hareketlerinin merkezi olan Selanik’te, İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin temeli olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kuruluşunda bulundu.
Selanik’te aynı zamanda edebiyat çevreleriyle tanıştı; "Çocuk Bahçesi"
isimli edebiyat dergisinde makaleler yazdı.
Bir makalesi yüzünden dergi kapatıldı. Ömer Naci tevkif edilmemek için
1907’de Paris’e kaçmak zorunda kaldı. İkinci çocuğu Müzeyyen henüz yeni
doğmuştu.
Paris’teki muhalif Osmanlılar iki gruba ayrılmıştı: Liberal Prens Sabahaddin
ile İttihatçı Ahmed Rıza.
Dr. Nazım’ın konuşmalarından etkilenerek İttihatçı ekipte yer
aldı. Grubun Bonaparte Sokağı’ndaki lojmanında yaşamaya başladı. Sürgünde çıkan
meşrutiyet yanlısı yayın organlarına makaleler yazdı.
İttihatçıların amacı Sultan II. Abdülhamid’e meşrutiyeti ilan ettirmekti.
Ama bu arada İran’daki gelişmeleri de yakından takip ediyorlardı. Mehmed Ali
Şah, İran parlamentosunu kapatmış, meşrutiyete son vermişti. İttihatçılar
İranlı devrimcilere yardım etme kararı aldılar.
İRAN’DA TÜRK KOMİTACI
Devrimci Ömer Naci gizlice İran’a gitti. Paris kıyafetlerini çıkarmıştı
artık. Miskin günleri geride kalmıştı.
Türklerin yoğun olduğu Hoy kentine yerleşti. Sırat-ı Müstakim adında dergi
çıkardı. Ama İran’daki karışıklıklar Hoy şehrine de ulaşınca dağa çıktı. Elinde
artık kalemi yoktu.
O, elinde tüfeği, başında kalpağı, ayağında çizmeleri ve yerel kıyafetiyle
İranlı ihtilalcilerden farklı değildi.
Elli kişilik bir çeteyle geziyordu. Şah taraftarı köylere bile gidip camilerde
propaganda yapıyordu. Kimi zaman keskin nişancı bir silahşor, kimi zaman fedakár
bir misyonerdi.
Bir gün Şah’ın güçlü bir takip kolu, Ömer Naci çetesini pusuya düşürdü.
Ömer Naci, altı arkadaşıyla birlikte yakalandı. Diğerleri kurtulmayı
başardı.
Şahın askerleri, Ömer Naci ve arkadaşlarını tek bir direğe bağladılar.
Günlerce aç susuz bıraktılar. Ömer Naci ve arkadaşları konuşmadılar.
Hatta Ömer Naci, "İranlılar Şii’dir" diye adının "Ömer" değil
"Ali" olduğunu söyledi.
Konuşmayacakları anlaşılınca İranlı devrimciler bir savaş topunun önüne konuldu
ve top ateşlendi. Sıra Ömer Naci ve arkadaşı Hüsrev Sami’ye
gelmişti. İranlılar, Osmanlı tebaasına bağlı oldukları için öldürmeye karar
veremiyorlardı. Hapishaneye götürdüler.
Şans Ömer Naci’ye güldü: Bu olayların yaşandığı sırada Osmanlı’da II.
Meşrutiyet ilan edildi. İttihatçılar devrim yapmıştı.
Diplomatik temaslar sonucu Ömer Naci ve arkadaşı serbest bırakıldı.
Ömer Naci’yi sınırda, İttihatçıların Doğu ve Güneydoğu cemiyetlerini
kurması için görevlendirdikleri Binbaşı Vehip Bey karşıladı.
Söz açıldı yazayım; Binbaşı Vehip (Kaçı) Bey, yıllar sonra
1935’te, İtalyanlara karşı bağımsızlık mücadelesi veren Habeşistan’a (Etiyopya)
gönüllü olarak gitti. İşgale direnen Habeşlilerin komutanlığını yaptı!..
O nesil başkaydı.
Biz tekrar Ömer Naci’ye dönelim...
İhtilalci Ömer Naci, Erzurum, Muş, Trabzon’da seyyah bir derviş oluverdi;
meşrutiyet devrimini öven ateşli nutuklar söyleyerek İstanbul’a gitti.
İstanbul’da fazla kalmadı; tekrar yollara düştü. Yurdun dört bir yanında
konferanslar verdi, mitinglerde konuşmalar yaptı.
BABIÁLİ DARBESİ
1910’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkez komitesine seçildi. Kırkkilise
(Kırklareli) mebusu olarak Meclis’e girdi. Adı bakan olacaklar içinde geçiyordu.
Ama Ömer Naci koltuklarda oturarak, Meclis’e giderek politika yapmayı
sevmiyordu.
O bir serdengeçtiydi. Eski Türk akıncılarının ruhunu taşıyordu sanki. Kendini
vatanına adamıştı.
1911’de İtalyanlar Trablusgarp’a saldırınca, günlerce aç susuz çölleri aşıp
cepheye koştu. Yol parasını bir arkadaşından ödünç almıştı.
Enver’den Mustafa Kemal’e; Ömer Naci’den Yakup Cemil’e
kadar hepsi, Osmanlı İmparatorluğu’nu bir arada tutabilmek için var güçleriyle
cepheden cepheye koşuyorlardı. Bir mucizeyi gerçekleştirmek istiyorlardı.
Bu arada muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası, askeri gücü cephede olan
İttihatçıları iktidardan uzaklaştırdılar.
Balkan hezimeti, devletin üzerine bir kara bulut gibi çökmüştü. Devlet
yönetimine kargaşa hákimdi.
Ömer Naci’nin de aralarında bulunduğu bir avuç idealist, bu kötü gidişe
dur demek için ihtilal yapmaya karar verdi.
1913’te Babıáli’yi basıp iktidarı devirdiler.
Bu darbede halkın desteğini almalarında Ömer Naci’nin heyecanlı
nutuklarının büyük payı vardı kuşkusuz.
Feylesof Rıza Tevfik ve (adı spor salonlarına verilen) Selim Sırrı
ile birlikte, at üzerinde mahalle mahalle dolaşarak nutuk atmışlardı.
Bir ihtilal devriyesiydi onlar!
KERKÜK’TE BİR ŞEHİTLİK
Birinci Dünya Savaşı’nda Ömer Naci, Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir neferiydi.
Mezopotamya bölgesinde görevlendirildi. Görevi İran’daki Azeri Türklerini
ayaklandırmaktı.
Bir avuç fedai müfrezesiyle bir yanda mahalli güçleri örgütlüyor, diğer yanda
Rus ordusuna baskınlar, sabotajlar yapıyordu.
Ölümle alay ediyordu. "Ölüm nereden gelirse gelsin hoş geldi sefa geldi"
diyordu sanki.
1915’te emrindeki fedailerle Tebriz’e girdi. Hüveyze ve Ahraz’daki petrol
borularını havaya uçurdu. Urumiye civarında Ruslara büyük kayıplar verdirdi.
Bahtiyar aşiretini İngilizlere karşı ayaklandırmaya çalıştı.
Cepheden cepheye koşarken tifüse yakalandı. 29 Temmuz 1916’da, ateşin ve barutun
arasında hayata gözlerini kapadı.
Kerkük’e defnedildi. Mezarı halen, Kerkük Türk Şehitliği’ndedir.
Dünya Che Guevara’yı tanıyor; anıyor.
Peki biz Ömer Naci’yi biliyor muyuz?
Geçmişini bilemeyen geleceğini kuramaz.
PARİS KOMÜNÜ’NDEKİ TÜRKLER
DOKUZ kişiydiler:
Reşad Bey, Nuri Bey, Agáh Efendi, Rıfat Bey, Mehmed Bey, Hüseyin Vasfi
Paşa, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Namık Kemal.
Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmışlardı. 1867 Mayıs’ında İstanbul’dan
ayrılmalarının nedeni, hürriyet aşkıydı. Meşrutiyetin ilan edilmesini
istiyorlardı.
Avrupa’ya kaçtıklarında ilk yaptıkları gazete çıkarmak oldu. "Muhbir",
"Hürriyet", "İttihat" vs.
Ancak yıllar geçtikçe dokuz ihtilalci arasında kişisel ve ideolojik ayrışmalar
yaşandı. Grup dağıldı. Kimi Londra’ya, kimi Cenevre’ye, kimi de Brüksel’e gitti.
Genç Osmanlılar’ın ilk kurucuları; Reşad, Nuri ve Mehmed
birbirlerinden kopmadılar, Paris’te kaldılar. Aslında bu üç isim, başından beri
diğerlerinden farklıydı.
Öncelikle onlar, meseleyi sadece Saray’dan mevki kapmak olarak gören Mısırlı
Prens Mustafa Fazıl’ın teklifiyle yurtdışına çıkmamışlardı.
Bu nedenle Namık Kemal, Ziya Paşa ve diğerleri gibi Mustafa Fazıl’dan
para/maaş almamışlardı. Onlar ihtilalcilikle parayı birleştiremiyorlardı.
Meseleyi sistem sorunu olarak görüyorlardı. "Sadrazamların veya bürokratların
değişmesiyle sorun çözülemez" diyorlardı.
1870 yılında Genç Osmanlılar kendi sorunlarıyla boğuşurken, Fransa’yı da hiç iyi
günler beklemiyordu.
III. Napolyon’un başlattığı, Fransız-Prusya Savaşı, Fransızların
yenilgisiyle sonuçlandı. Prusyalılar Paris’i kuşattı.
Parisliler Cumhuriyetçi General Louis Adolphe Thiers liderliğinde direnme
kararı aldı.
Paris’teki üç Jöntürk; Reşad, Nuri ve Mehmed, bir akşam Saint-Michel’deki
bir kahvede oturup ne yapacaklarını konuştular.
Üçü de aynı fikirdeydi. Parisliler gibi onlar da cumhuriyeti koruyacaklardı.
4 Eylül 1870’te General Thiers’e mektup yazdılar. Üç mektubun da metni
aynıydı:
"General, Türk’üm ve vatanıma Fransa’nın yaptığı hizmetleri unutmadım. Minnet
duygusunun ve büyük bir millete zaruri olan demokratik ruhun heyecanıyla
yazıyorum.
General, sizden rica ederim; Fransız cumhuriyetinin düşmanlarıyla harp etmek
için beni gönüllü olarak Fransız ordusuna alınız.
Vatanseverliğiniz hakkındaki hayranlığımı ve cumhuriyetçi Fransa için beslediğim
bağlılık duygularımı lütfen kabul ediniz General."
Yanıt olumluydu.
Üç Jöntürk, Fransız Ordusu’na katıldı.
Prusya işgaline karşı direnen Parislilerin yanında üç de Türk vardı artık.
Karargáhtan kendilerine askeri giysiler verildi. Üniformaları giydiler.
Ama, bir tek başlarındaki kırmızı fesleri çıkarmadılar. Onlara, "kırmızı
fesli Türk gönüllüleri" adı verildi.
İşgal, Paris’i gün geçtikçe zora soktu. Yemek ve su stokları tükenmişti.
Prusyalılar kenti sürekli topa tutuyordu.
General Thiers, Prusya ile anlaşma imzalamak zorunda kaldı.
Paris düştü.
Ancak Paris’in bu kadar rahat elden çıkarılmasını yoksul mahalleler kabul
etmedi. Direnişe devam kararı aldılar. 1871 Mart’ında Paris Komünü yönetimi
devraldı.
Yoksulların, işçilerin Paris’i ele geçirmesine karşı çıkan Fransız burjuvalar,
Versay Ordusu’yla Paris’e saldırdılar.
Tüm bu kargaşalar sürerken Reşad, Nuri ve Mehmed, Brüksel’deki
Jöntürk Agáh Efendi’nin yanına gittiler. Yol parasını Reşad’ın
baba yadigárı saati satarak bulabilmişlerdi.
Sonraki aylarda yine Paris’e döndüler ama Paris eski Paris değildi artık.
İstanbul’a dönüp dönmeme konusunda aralarında tartışma çıktı.
Mehmed, diğer ikiliden ayrıldı.
Reşad ve Nuri Bey, İstanbul’a dönmenin yollarını aramaya başladı.
Yurda döndüklerinde cezaevine girmek istemiyorlardı. Akrabaları ikisi için
seferber oldu. Ama işler kolay yürümüyordu.
Bekleme günleri geçmek bilmedi. Reşad ve Nuri beş parasız
kaldılar. Paris’in o soğuk günlerinde sobasız bir odada ısınmak için güreş
tuttular!
Sonuçta affedilen Reşad ve Nuri, İstanbul’a döndüler. "İbret"
Gazetesi’nde Paris komününü destekleyen makaleler kaleme aldılar.
Yine sürgüne gönderildiler.
Ama hayatlarının sonuna kadar Paris komününe, enternasyonale bağlı kaldılar.
Mehmed, Paris’te kalmayı sürdürdü.
Mehmed Bey’in amcası Mahmud Nedim Paşa sadrazam olunca, iyi bir
görev vereceği teminatıyla yeğenini İstanbul’a çağırdı.
Mehmed Bey’in yanıtı bir ihtilalci yanıtı oldu: "Meşrutiyet olmadıkça
İstanbul’a gelmem!"
Jöntürkler arasında en radikal oydu.
Paris’te gazetecilik yapmayı sürdürdü. Fransa’nın ünlü gazetesi Liberte’de
makaleler yazan tek Türk oldu.
1874 yılında nedeni bilinmeyen bir sebeple İstanbul’a döndü. Aynı yıl vefat
etti.
Bildik şiiri biraz değiştirerek yazımızı noktalayalım:
Bizim de devrimcilerimiz var Che Guevara
Kendi topraklarında tanınmasalar da...
Hürriyet
21/10/2007
|
| |
İlgili Bağlantılar
|
|
Haber Puanlama
|
|
Ortalama Puan: 5 Toplam Oy: 1

|
Seçenekler
|
|
|