Ah seni zâlim şehr-i İstanbul!
En yakın dostlarının yaşadığı acılardan bile ancak haftalar sonra
haberdar olabilen; ezkaza zamanında duymuş olsa bile, hayatın o hiç
bitmeyen koşuşturmacası içinde bu acıları yüreklerinde ve
gündemlerinde doğru yere oturtmaktan aciz hâle gelmiş birer
“robot”a, Üstad'ın unutulmaz deyişiyle “hayat süren leşler”e
çevirdin bizi…
Çağdaş Türk karikatürünün önde gelen isimlerinden, sinema yazarı
ve araştırmacısı, kısa film yönetmeni Metin Demirhan, Ramazan
Bayramı'nın ikinci günü ciddi bir rahatsızlık geçirmiş. Oldukça ağır
bir beyin kanaması...
25 yıllık arkadaşım, o günden bu yana da derin
bir koma hâlinde, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin
Dr. Yıldırım Aktuna Yoğun Bakım Ünitesi'nde hayatta kalma mücadelesi
vermekteymiş. Sürekli “miş”li cümlelerle konuşuyorum; çünkü benim bu
acı olaydan ancak, onun yazdığı kitapları Yunanistan'da ilgiyle
okuyan yabancı hayranlarından birinin ta Atina'dan gönderdiği bir
elektronik posta mesajı sayesinde haberim oldu. Bakırköy'de ölümle
cebelleşen birinin durumunu, İkitelli'deki arkadaşına Atina'da
yaşayan bir Yunanlı sinemacı haber veriyor! İnsanî ilişkilerdeki son
durumumuz en kestirme ifadesiyle böyle…
Türkiye'de, şimdilerde “fantastik Türk sineması” olarak
adlandırılan o ilginç alt-türü yazılarında ilk kez derli toplu bir
biçimde tanımlayan, bu türün vaktiyle tu kaka edilmiş örneklerine
hak ettikleri saygıyı gösteren ve aynı alanın bir başka büyük
araştırmacısı, İtalyan asıllı Türk yazar Giovanni Scognamillo
ustayla işbirliği hâlinde hazırladığı “Fantastik Türk Sineması” adlı
muhteşem bir kaynak kitapla da onları tek tek gün ışığına çıkartıp
özenle tasnif eden gerçek bir sinema âşığıdır Metin. “Jet yönetmen”
nâmlı Çetin İnanç'ın 1982 yılında çektiği, başrollerini Cüneyt Arkın
ve Aytekin Akkaya'nın paylaştıkları “Dünyayı Kurtaran Adam” için ilk
kez “Bu, kesinlikle kötü bir film değil; aksine bir kült filmdir ve
zaman içinde de bütün dünyada hak ettiği saygıyı görecektir” diyen,
diyebilen ilk sinema yazarıdır. Nitekim, anılan film onun 90'lardaki
yoğun çabaları sayesinde sonradan dünya çapında bir fenomene
dönüşmüştür.
Daha da ötesi, benim ta 1980'lerin başlarından, Gaziosmanpaşa
Plevne Lisesi'nden okul arkadaşımdır bu kendine özgü adam. Henüz
lise ikideyken, “delinin deliyi dakikada bulması” misalı, yanyana
okuduğumuz sınıflarda birbirimizi keşfetmiş ve onunla birlikte okul
tarihinin ilk sinema dergisini çıkarmıştık. Resimleri tamamen el ile
çizilen, yazıları ise kırık dökük bir daktiloyla yazılan bu derginin
illüstrasyonlarını Metin hazırlar, ben de yazılı bölümlerini
oluştururdum. Sonra da her sayıdan -cep harçlıklarımızla- 50-100
tane fotokopi yapıp öğrencilere dağıtırdık. Ta ki okul müdürü bir
gün ikimizi odasına çağırıp “Nedir oğlum bu iş, evinizde adam gibi
oturup derslerinize çalışsanıza! Anarşist misiniz siz?” deyip dergi
hazırlamamızı yasaklayana kadar sürdü yayıncılık serüvenimiz…
Türk sinemasının bilim-kurgu ve korku türünde iyi kötü birşeyler
ortaya koymak adına vaktiyle binbir zorluklar içinde çektiği, yıllar
boyunca hor görülüp yok sayılmış yüzlerce düşük bütçeli filme
ilişkin görsel malzemeleri âdeta bir arkeolog edasıyla en olmadık
adreslerden tek tek bulup gün ışığına çıkartan, yazdığı makaleler ve
kitaplarla bu filmlere ve oyuncularına gecikmeli de olsa
itibarlarını iade eden aziz kardeşim, şu anda ürkütücü görünümlü bir
yoğun bakım ünitesinde, düzinelerce kabloya bağlı olarak hayata
tutunma savaşı veriyor. Tıpkı, haklarında yıllar yılı sevgi dolu
yazılar kaleme aldığı o düşük bütçeli Türk bilim-kurgularının derme
çatma dekorlarının arasındaki çaresiz bir film kahramanı gibi… Türk
sinemasına, Türk karikatürüne ve Türk sinema yazarlığına 20 küsur
yıllık hizmetten sonra, öğrendim ki hiç bir sosyal güvencesi de
yokmuş. Ne özel bir sigorta, ne bir SSK kaydı… Gaziosmanpaşa'da son
derece alçakgönüllü şartlarda yaşayan annesi, babası ve kardeşleri
tedavi sürecini yürütebilmek için çırpınıp duruyorlarmış. Metin'in
rahatsızlanıp hastaneye kaldırılmasından sonra kendilerini arayan
bir kaç gazeteciye “Ne olur, bürokratik süreci hızlandıracak bir
şeyler yapın da yeşil kart alalım” diye yalvarmışlar. Telefonla
konuştuğum doktorları ise bunun şimdilik ciddi bir sorun
oluşturmadığını, yeşil kart çıkana kadar yoğun bakımdaki tedavisinin
aksamadan süreceğini belirttiler. “İnşaallah” diyorum. AKP'nin
sağlık alanında başlattığı insanî uygulamalardan inşaallah Metin de
istifade eder ve ölüm döşeğindeyken “SKK kartı yok” diye kapının
önüne konulmaz.
Beni liseden beri “Cazcı Kardeşler”in yönetmeni John Landis'e
benzeten ve yıllar boyunca her gördüğünde mizahî bir edâ içinde
sarfettiği “Heeeey Landis, nasıl gidiyor sinema çalışmaları?”
şeklindeki o beylik seslenişi günlerdir kulağımda çınlayan bu güzel
adam, bir haftadır hayatla ölüm arasındaki o kritik eşikte durmuş
öylece bekliyor. Bu derin koma hâlinin sonunda ne olacağı ise
tamamen takdir-i ilahi'ye kalmış.
Lütfen, arkadaşım ve meslektaşım Metin Demirhan'dan dualarınızı
eksik etmeyin. Çünkü o da değer verdiği bir ideal uğruna bu dünyanın
türlü türlü nimetlerini gözünü kırpmadan reddedip “zahirde
kaybedenler”den biridir.