Felsefenin büyük kitaplarının harikulade bir özelliği, hem "sokaktaki
insan"ın okuyup anlayabileceği, hem de yalnızca işin "jargonundan" haberdar olan
uzmanların, yani felsefecilerin başedebileceği iki ayrı düzlemde yazılmış
olmalarıdır. Yayın dünyamıza üçüncü kez sessizce giren Spinoza'nın Ethica'sı
işte bu tür kitaplar arasında belki de tarihsel önemi en yüksek olanlardandır.
Sokaktaki insanın anlayabilmesi bütün teknik okuma zorluklarına karşı, yalnızca
mümkün değil, zorunludur, çünkü orada yalnızca ve yalnızca --herkesin doğal
olarak "fikir sahibi" olduğu-- "günlük hayattan", "yaşam pratiğinden",
"tutkulardan", "imgelemden" ve "bireysel ya da kollektif" yaşamdan bahsediliyor.
Buna karşın, ilk bakışta sokaktaki okuyucuyu belki de dehşete düşürebilecek
sunuluş biçimi (Öklid geometrisi gibi, tanımlar, belitler, önermeler halinde
düzenlenmiş "geometrik" bir sunum), sürekli olarak Tanrı'dan, Tözden,
Sıfatlardan bahsedilmesi okurun cesaretini kırabilir. Oysa Spinoza'nın
resmettiği "hayatın geometrisi"ydi --fikirlerin ve duygulanışların gündelik
yaşamımızda olduğu kadar bütün varoluş hallerimizde (en mistik alanlara
varıncaya dek) birbirlerini kovalayıp durdukları, birbirlerini etkiledikleri ve
belirledikleri. Böyle bir yaşam portresi modern dünyamıza o kadar uygundur ki,
Spinoza'yı günümüzün, hatta geleceğimizin filozofu olarak kabul etmek zorunda
kalırız. Ve fikirlerin bir örgütlenmesi olarak felsefe geometrik bir yönteme bu
yüzden ihtiyaç duyar --fikirlerden yeni fikirlerin türeyişi... Böylece eğer
"geometrik sunuş"ta bir aykırılık görünüyorsa çözüm de hazırdır --Spinoza
yöntemini ne kadar matematikleştirirse o kadar yetkin bir şekilde günlük
bireysel yaşamın içine dalmaktadır...
Spinoza, eserinin ilk anlarından itibaren Tanrı'dan, Töz'den, Özler dünyasından
filan bahsedip durur: ılginçtir, ne kadar Tanrıdan bahsederse çağdaşları ve
ardılları tarafından o kadar "tanrıtanımazlıkla" suçlanmaktadır; ruhtan, tinden
ne kadar bahsederse, o kadar "maddecilikle" suçlanmaktadır... Spinoza'yı ilk
"modern" filozof olarak algılamanın yanlış olabilir, buna karşın ona ilk "laik
filozof" diye tanımlayabiliriz: Bahsettiği Tanrı ne uhrevi dinlerin Tanrısıdır
ne de sanıldığı gibi, Descartes gibilerine daha uygun düşen "felsefi Tanrı". Tek
bir cümleyle ifade edersek, Spinoza Tanrısı, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim
kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır.
Spinoza böyle bir Tanrıya mutlak bir ihtiyaç duyar; çünkü dar, sonlu ve belirsiz
bir "öznellikle" başlayan bir felsefe (Bacon ile Descartes'ı, bir de Platon,
Aristo gibi eskileri kastettiği anlaşılabilir) bize olsa olsa dar ve belirsiz
"kavramlar" kazandıracaktır --Tıpkı Rönesans ressamlarının yepyeni biçimleri
(çoğul perspektifler), yepyeni renk ve temaları serbest kılmak üzere, insan
kalabalıklarının kısıtlı dünyasının "üstünde" yer alan ilahi dünyayı işlemeye
girişmelerinde olduğu gibi, Spinoza'nın felsefesinde biçim bulan Tanrı da,
kavramların büyük bir güçle fışkıracağı bir kaynak haline gelecektir --bir
kavramlar jeneratörü... Dolayısıyla uhrevi dinlerin "kudreti krallarınkine
benzetilen" Tanrısı'ndan çok uzaktır --nefret eden, intikamcı, ya da
bağışlayıcı, sanki insan tutkularıyla bezenmiş... Bizzat kendisi doğa olduğu
için doğal bir zorunlulukla eyler... Ve bu Tanrı, Spinoza bu konuda son derecede
açıktır, pekala bilinebilir ve tıpkı bir üçgenin iç açılar toplamının dikaçılı
bir üçgene eşit olduğu gibi kesin bir zorunlulukla ıspat edilebilir: Tanrı bir
"inanç" ilkesine değil, "bilinebilirlik" ilkesine bağlıdır --kısacası o
inanılacak bir merci değil, bilinecek bir varoluştur. Spinoza, yalnız ve yalnız
bu açıdan "tanrıtanımaz"dır.
İkinci paradoks da kolayca çözülebilir: Spinoza sürekli olarak ruhtan, bilgiden,
zihinden, idealardan bahsedip durmasına karşın maddecilikle suçlanır --çünkü
basitçe her türlü düşünmenin ve tinsel olgunun aynı zamanda "bedensel" olduğunu
derinden kavramıştır. Bedeni, filozoflara "ne düşündüklerini ve nasıl
düşündüklerini" anlamak için bir "model" olarak önermektedir: Spinoza'nın bu
çağrısı aslında hem Hıristiyan tipi ahlaka, hem de filozoflara (özellikle
Descartes'a) karşı yöneltilmiş inanılmaz güçte bir protesto kılığındadır
--insanlar bedenin ruha boyun eğeceği, onun iradesine tabi olacağı yüzlerce
değişik ahlak sistemleri geliştirdiler; oysa bir uyurgezerin uyandığı zaman
uykusunda ne yaptığını bilemeyişi gibi, bedenlerinin nelere kadir olduğunu bile
bilmiyorlar... Ethica'yı çok yönlü bir bir kitap kılan da işte budur: Yalnızca
bir ahlak kitabı değil, bir davranışlar bilimi, bir doğa felsefesi, bir siyaset
ve bir varlıkbilim kitabı.
Beden nasıl bir model olabilir? Spinoza'nın bu modeli sunuşundaki mantık
silsilesi o kadar sağlamdır ki, onu takip etmekten başka yapacak bir şey
kalmıyor geriye: Bizde bir tarafta dış şeyleri temsil eden, dolayısıyla "nesnel
gerçekliğe sahip" fikirler, öte tarafta da bu fikirlerin "belirlediği" "ruhsal
haller", yani "duygular" (affectus) var. Günlük yaşam önce fikirlerin bir akışı,
bir kovalamacası, bir çağrışımlar silsilesidir --tıpkı şiir okurken imgelerin
birbiri adına ruhumuzu sarması gibi... ıkinci olarak nasıl bir fikirler
silsilesi varsa, hayatımız "duyguların" birbirini takip edişiyle, birbirlerini
yerlerinden söküp atmasıyla, birbirlerini kovalamalarıyla geçer. Bu durum, hem
"sokakta" hem "tarihte" hem de Spinoza'nın Ethica'sının "geometrisinde" eş
ölçüde geçerlidir. Ama "duyguları" belirleyecek olan fikirler gökten zembille
inmezler --onlarla sokakta karşılaşırız, onlarla kitaplarda karşılaşırız,
filmlerde, otobüs duraklarında beklerken, reklam tabelalarını seyrederken
karşılaşırız --bu karşılaşmaların "bedensel" karşılaşmalar olmadığını söylemek
budalalık değilse nedir?
Ancak insanoğlunun "bilinçli" olmasından gelen bir talihsizliği vardır
--bilinçli bir varlık olduğunuz için övünmeye erken başlamayın!--; fikirler
bizde sıra sıra dizilir, birbirlerini takip ederlerken, onların yalnızca "nesnel
gerçekliğe" sahip olmakla kalmadıklarını, Spinoza'nın deyişiyle, "fikirlerin de
fikirleri" her zaman oluşturulabileceği için, "içsel bir gerçekliğe" de sahip
olduklarını unutmamak gerekir. Nedir bu "içsel gerçeklik"? Bu demektir ki, her
fikir aynı zamanda bir "şeydir" ve her şey gibi, şu ya da bu oranda
"gerçekliğe", yani "kudrete" sahiptir. Spinoza'nın en özgün düşüncelerinden
biriyle karşı karşıyayız: Sözgelimi Tanrı fikri, bizzat kendi başına, zihnimizde
sonlu bir şeyin fikrinden, bir "örümcek" fikrinden sonsuzca daha fazla "yer
kaplar". Yani ondan sonsuzca daha güçlüdür. Ondan sonsuzca daha yüksek bir
gerçekliği vardır.
Bu zor dönemeci almalıyız; çünkü Spinoza'nın anahtarı buradadır: Fikirlerin
"farklı gerçeklik derecelerine" sahip olmaları, belirledikleri "duyguların" (affectus)
da farklı derecelere tekabül etmesine yol açar. Caddedeki kalabalık içinde, epey
önce bozuştuğunuz eski sevgilinizin dalgalı saçları bir anda yine yakaladı sizi
--eski sevgilinizin fikri, çağrıştırdığı, hafızanıza ait bir dizi fikirle
birlikte, sizde bir ruh hali belirlemeden edemez: Bir "duygu" --nefret,
içerleme, gocunma... hüzün... Ya da hayır, bunlar "duygu" filan değil, "tutku
halleridir" --sevgi, nefret, haset, içerleme, hepsi bedeninizin başına gelen,
ürperten ya da gıdıklayan heyecanlardır. Spinoza diyecektir ki, unutmayalım,
"bedensel karşılaşmalar", dolayısıyla fikirler hep birbirlerini takip
ettiklerine göre, belirledikleri duygular da birbirlerini takip edeceklerdir:
Duygular her zaman, bir değişmeler dizisi içinde yaşanırlar.
Eski sevgilinizden artık uzaklaştınız, sevdiğiniz bir dost, ona tekabül eden bir
heyecan --neşe, sevinç... Hayat böyledir, başka türlü değil: Duygular anlık
haller değildirler --Spinoza'nın deyişiyle "varolma kudretimizdeki" artış ya da
azalışlardır duygular. Ve biz, kendimizi sokakların tesadüfi keyfine
attığımızda, Simmel'in "metropoliten" insanı gibi, sürekli bir "değişiklikler
zinciri" içinde yaşamaya mahküm görünüyoruz:
Neşe-hüzün-keder-sevinç-hoşlanma-gıdıklanma... Sevinç ile Kederi Spinoza bütün
öteki duyguları türeteceği iki temel kutup olarak çekip alır böylece
--insanoğlu, yaşamın her düzleminde, birey ya da grup halinde bu iki duygu
arasında savrulup durur bir haldedir: Dinlerin Tanrısı öksüz bırakmıştır onu.
Yine de böyle umut kırıcı bir mahkumiyetten çıkış olanağı vardır: Hiç değilse
sahip olduğumuz "fikirlerin" duygularımızın akışını, dolayısıyla varoluş
kudretimizdeki yükseliş ve alçalışları belirleyebileceğinin farkındayız.
Spinoza'nın aslında hiç bir "ahlak"a, hiç bir "törebilim"e sahip olmadığının
kanıtı da burada: Her şey "bedenimize ve düşüncemize" uygun gelen
"karşılaşmalar" örgütleyebilme işidir. Çünkü aslında "duygulanışlarından başka
hiç bir şeyle" tanıyamadığımız bedenimiz, karmaşık yapısı nedeniyle birden fazla
yoldan "etkilenebilme", yani "duygulanabilme" kapasitesine sahiptir. ışte
Spinoza'nın ahlakı: Tek boyutlu insandan dışarıya çıkış --Simmel'in modern
kentlisinin hep maruz kaldığı "yalnızca tek bir türden uyaranlar bombardımanı"nı
geriye itmek, inzivaya çekilmek ya da lanetlemek filan değil, uyaranlardan
mümkün olduğunca fazla yollardan ve tarzlardan etkilenmeyi başarmak. Etik, iyi
karşılaşmalar örgütlemektir.
Mümkün olduğu kadar fazla yollardan sevinç türetmek formülü böylece yerine
oturmaktadır. Peki bunun yolu nedir? Spinoza, açıkçası başlangıçta umutsuz
gibidir. Biz, sonlu varlıklar olarak, doğru zamanda doğru yerlerde kolay kolay
olamayız: Karşılaşmalarımız ya edilginlik hallerimizdir (tutkular=passio) ya da
tümüyle tesadüflere kalmış budalalıklarımız. Üstelik siyasal rejimlerimiz de,
şöyle bir tarihe göz attığımızda, iyi ve mutlu karşılaşmalara olanak sağlama
konusunda pek cömert değillerdir. Tam aksine, tiranlıklar ve dinsel-teokratik
rejimler, bendelerinde mümkün olduğunca "kederli" duygular uyandırmak
zorundadırlar. Tractatus Theologicus Politicus kitabının ana programı bu hali
aydınlatmaktır: Rahip ile despot, elbirliği içinde, kederli duygular ekip
dururlar --"korku", "nefret", ama aynı zamanda "umut", "güven", "imrenme"...
Hiçbir siyasal iktidar yalnızca şiddet, baskı ve korku üzerinde varlığını
sürdüremeyeceği için, "umut" ve "güven" duygularına da başvurmak zorundadır.
ışte bu yüzden, Spinoza, bütün filozofların aksine ilk "demokrat" filozof
olmuştur.
Spinoza, böyle bir düşünce çizgisi üzerinde, "bilgiyi" tam bir "olumlu duygu"ya
dönüştürmeye çabalamaktadır --fikirlerimiz, duygusal hallerimizi onayladıkları
gibi, onları üretebilme yeteneğine de sahip oldukları ölçüde, "edilginlik"
hallerimiz olan bazı tutkular belli bir oranda güçlenmemiz ve sevinçli tutkulara
geçebilmemiz için bir araç olabilirler. Öncelikle, bizde üç tür fikir
bulunduğunu anımsamak gerekir --birincisi "etkilenme fikirleridir", ikincileri
"mefhumlardır", üçüncüler ise "özlerin fikirleridir". Birinciler bizde hep
vardır, ikincilere kısmen ve bazı hallerde sahip oluruz, üçüncüler ise, doğru
dürüst "felsefe yapmadıkça" çok zordurlar. Kurtuluş, yükselme, ya da "çıkış" hep
mahküm göründüğümüz "birinci tür" fikirlerden ikincilere ve üçüncülere doğru
hareketimizdir: Ama olağan insanlık halindeki "yükselip alçalmalarla" ve
savrulmalarla belirlenmiş fikirler ve duygular sıralanışı insanı hep "etkilenme
fikirleri"nin dünyasına kapatmaktadır --Spinoza'nın "affectio"su... Bu, kısaca
söylemek gerekirse, "bedenin belli bir şeyden etkilenmesi" demektir: Güneş
ışınları bedenimde gezinirler...
Ve izlerini bırakırlar. Bu noktada önemli olan, bu türden fikirlere sahip
olduğum ölçekte ve sürece, onları bedenimde "izler" halinde barındırmayı
sürdürmem ve bu "etkilenmelerin" nedenlerinden asla haberdar olmamamdır.
Bedenim, duyuların etkilenmiştir ama neyin tarafından, hangi yollardan
etkilendiklerinin fikri elimde değildir --güneş kili katılaştırır, mumu ise
eritir... Bunlar bile "etkilenme fikirleri" oolmakla kalırlar. Bu, gündelik
hayata aktarıldığında yalnızca şu anlama gelir --"etkilenme fikirlerinin" etkisi
altında kalmakla sınırlandığım ölçüde "karşılaşmaların tesadüfüne bırakılmış"
halde yaşarım. Bedenim çeşitli şeyler tarafından çeşitli yollardan etkilenip
durur; ama ne yazık ki hiç bir şey elimde değildir --ve yine ne yazık ki,
insanların büyük bir bölümü, böyle yaşamayı sürdürür.
Sihirli yükseliş "beden nedir peki?" sorusunun sorulduğu andan itibaren
başlayacaktır. Spinoza beden sorusunu hep "güç" ve "kudret" terimleri içinde
düşünmeye eğilimlidir --bir beden neler yapmaya muktedirdir? Bir bedeni anlamak
demek, onun başka bedenlerle içine gireceği temasları ve karşılaşmaları
kavrayabilmek demektir --beden kudreti sorusu, bizi böylece Spinoza'nın temel
programının en önemli çizgisine taşıyacaktır: Güce dair hukuksal biçimin derin
eleştirisi. Blyenbergh adlı, sıkı Hıristiyan ve gençten bir mektup arkadaşı bir
ara Spinoza'yı şu sorularıyla bunaltmaya girişir: Bayım sizin felsefenizde
"kötülüğün" yeri nerede? Tanrının buyruğunca yasaklanan, "günah" olan, ve
Adem'in "düşüşüne" (cennetten kovuluşuna) götüren "kötülük" hani? Spinoza önce
işi saflığa vurur: Kötülük yalnızca bir bedenin karakteristik birleşimini,
organizmasının düzenini dağıtan veya zarar veren bir karşılaşmadan ibarettir.
Tanrının gözünden bakıldığında da böyle bir şey asla kötü filan değildir.
Spinoza "skandalı" başlamıştır. Blyenbergh ısrar eder: Bayım, siz şeytanın ta
kendisisiniz! Tanrının ahlaki yasağı ve cezası sizin felsefe sisteminizin
neresinde duruyor? Spinoza bu soruyu, biraz sabırla ve neşeli bir "Ademin
düşüşü" öyküsüyle yanıtlar --tabii kendi yöntemince: Sürekli olarak Adem'e
elmayı yemesini yasaklayan Tanrı örneğini önüme sürüp duruyorsun. Üstelik bunu
bir ahlak yasası olarak kabul ediyorsun. Ama bu iş hiç de bildiğin gibi olmadı.
Tanrı Adem'e yalnızca elmayı yerse zehirleneceğini, başka bir deyişle elmayla
karşılaşmanın Adem'in bedeninin karakteristik bileşimini bozacağını anlattı.
Elma senin için zehirdir.
Ama Adem, Hıristiyanların inandığının aksine "ilk insan" olduğu ölçüde hiç de
anlayışlı ve yetkin biri değildir --eğer elmayı yediyse bu Tanrının buyruğuna
boyun eğmediği ve günah işlediği anlamına gelmez. Olsa olsa elmanın kendi
bedeninin içsel düzenini bozacağı konusunda hiç bir gerçek bilgiye sahip
olmadığı, kısacası ne kendi bedenini ne de elmayı, ayrıca kendi bedeniyle
elmanın karşılaşmasıyla neler olacağını hiç mi hiç bilmediği anlamına gelir.
Böylece her şey, bedenin gücünün nelere muktedir olduğunun bilgisine nasıl sahip
olunabileceği tartışmasına bağlanacaktır. Bir beden, sonsuz bir derecelenme
üzerinde belli bir kudret derecesinden başka bir şey değildir. Ve kudreti
"hukuksal olarak", yani Tanrı'nın "yasaklama" iktidarı terimleriyle ele almaya
kalkışmak tam bir felaket olmuştur: Spinoza'nın kitabının birinci bölümü bu
felaketi anlatır --insanlar, Tanrının ve kendilerinin bilgisine asla sahip
olmadıkları ölçüde onun kudretini (sonsuz bir yapıp etme kudretidir bu)
kralların kudretiyle karıştırırlar --Tanrıya beşeri özellikleri malederek onun
sonsuz "sıfatlarını" birer "karaktere", "kişisel özelliklere" tercüme ederler.
Spinoza'nın birinci kitabının stratejisi, dinler tarihine yönelik en etkili
saldırıyı hazırlar --Tanrının "bir" olması, "bağışlayıcılığı", "yarlıgayıcılığı",
vesaire, bütün bunlar "sıfat" filan değil, Tanrı açısından hiçbir karşılığı
olmayan beşeri atıflardır (propria).
Blyenbergh ise hala ısrarcıdır --peki annemi öldürmem ahlaki bakımdan toptan
anlamsız mıdır? Kötülük nerede? ıki eleştirisi vardır Spinoza'ya: Tasvir
ettiğiniz doğa sürekli bir birleşme ve bozulma halinden oluşan bir kaosa
benzemiyor mu? Düzen nerede? Spinoza nazikçe cevaplar: Doğanın tümü açısından
bakıldığında her şey bileşmedir ve bozulma, dağılma diye bir şey yoktur --yalnız
bizim anlayış gücümüz açısından bakıldığında "bozulmadan", "dağılmadan"
bahsedebilirsiniz. Bu açıklama Blyenbergh'e bir soru şansı daha verecektir:
Anlaşıldığı kadarıyla bütün ahlaki meseleyi belli bir kudret derecesi olan
"ben"in ilişkilerine uyan, hoşuna giden ile gitmeyen arasındaki farklılık
üzerine kuruyorsunuz --yani bir "öznellik"... Ve bu öznellik açısından kusur ile
erdemi ayırdeden şeyin ne olduğu felsefenizde tümüyle eksik --kusur ile erdem,
sisteminizde yalnızca bir hoşlanma meselesi halinde...
Spinoza'nın Blyenbergh'e verdiği cevap, işte, bütün felsefesinin özünü
dışavurmaktadır: Tamam, der, Neron'un annesini öldürmesi bir erdemsizliktir. Ama
insanlar aynı şeyi, annesini "bedeninin aynı hareketiyle" yani bir hançeri tutup
bir bedene daldırma hareketiyle öldüren Orestes için neden söylemiyorlar? Doğa
ve Tanrı açısından bakıldığında, Neron'un annesini öldürüşündeki "olumlu unsur"
(şimdilik bekleyin!) bunun bir suç olmadığını gösterir. Spinoza bu garip metinde
ne demek istemektedir? Orestes de "aynı niyetle" annesini öldürmüştü. Neron'un
cinayetini bir "suç" haline getiren tek özellik, bunu yaparken dışarıya
"hayırsız, boyuneğmez ve hırçın" bir evlat olarak "görünmesidir". Spinoza bu
kadar "hırçın" ve "zalim" olabilir mi? Meselenin aslı, Spinoza'nın "imgeler
kuramı"nda yatmaktadır. Buna göre, Neron'un cinayetindeki "olumlu unsur", onun
bedeninin "gücü dahilindedir" ve tümüyle "meşrudur".
Doğanın bahşettiği en yüksek hakla yapılmıştır. Olumsuz tek unsur (erdemsizlik
işte budur), onun, bu eylemi gerçekleştirirken ürettiği bir imgenin varoluşu ve
bu imgenin "annesinin ölümünün imgesi", yani "iç düzeni dağıtılan ve bozulan"
bir bedenin imgesi oluşudur. Bu eylemiyle Neron, "kendi açısından" kötü bir imge
tarafından etkilenmiştir --"karakteristik ilişkileri çözülen annesinin bedeni."
Başka bir deyişle, kendisinin "yapıp etme güçleri" azalmış --kederli bir
duyguyla (nefret, öç vesaire) etkilenmiştir. Babasının katili anası
Klytemnaistra'yı aynı beden hareketiyle öldüren Orestes'in durumu ise tümüyle
farklıdır. Toplumsal ahlak bu işi meşru bir "öç" olarak kabul etse de, Etik
açısından bakıldığında olayın bütün görünüşü değişecektir --Orestes, annesini
öldürürken, kendi karakteristik ilişkilerini annesinin ölümünün imgesiyle değil,
babasının yaşamının imgesiyle birleştirmektedir. Alınan bir öç yoktur
--babasıyla güçlerinin bir birleştirilmesi vardır.
Bununla, Spinoza'nın Ethica'sının ana formülüne erişiyoruz: Tutkularla
gerçekleştirilebilen her şey akılla da gerçekleştirilebilir. Elbette kurulu
siyasal rejimler, din ve ahlak sistemleri aklın herkes tarafından serbestçe
kullanılmasına kolay kolay rıza göstermezler. Ethica'nın "siyasal" yönü böylece
mutlak bir "eleştiri" hareketi olarak belirecektir --hukuksal biçimlerin
eleştirisi, despotizmin eleştirisi, ama en önemlisi "ideolojinin eleştirisi".
Bütün bu eleştiri uğrakları, Spinoza'nın eserinin içine stratejik takımadalar
halinde yayılmış görünüyorlar --hukuksal biçimi altında iktidar, aklın icra
edilişinin önünde en büyük engeldir. Gerçek yapıp etme kudretini (potentia)
keyfi bir "yetke" diline tercüme ederek (potestas) iktidarını oluşturur. Öyleyse
siyaset olarak etiğin tek amacı, insanların yapıp etme ve özgürleşme
kudretlerini serbest bırakacak siyasal tarzlar arayışını yeğinleştirmektir.
Despotizm ise yalnızca modern iktidar yapıları içinde değil (orada artık pek bir
şansı yoktur), pekala "özgürlük" yanılsamalarının temel etki alanlarını
oluşturan cemaat tarzları içinde mayalanabilir --dinsel cemaatların "totaliter"
yükselişleri bunun çağdaş örneğidir. Spinozacılık temel toplumsallaşma tarzları
arasında yalnızca tek bir tanesini "özgür" bir ilişki tarzına dayalı olarak
ayırdeder --fiziksel ve duygusal "mecburiyetler" aygıtına dayalı aile değil;
"komşuluğa dayalı" mecburiyetlerin yönlendirdiği "cemaat" değil,
ticari-üretimsel mecburiyetlere dayalı "tecimsel ortaklık" değil, "ideolojik
güçsüzlüğün" yarattığı gevşek toplumsal dokulara dayalı "sivil toplum" değil,
hepsini tek bir siyasal erk düzlemi üzerinde yankılayan Devlet de değil-- en az
iki insan arasında mümkün olan tek "özgür" ilişki "dostluk" ve "paylaşımdır".
Anlayış gücümüzün tamirinin çok acil bir zorunluluk haline geldiği bir çağda,
toplumsal-siyasal sarsıntıların acısının en fazla yaşandığı dönemlerden birinde
yaşadığımız sırada Spinoza'nın eseri "geleceğin felsefesi" olma özelliğini bir
kez daha hissettiriyor.
Spinozacılık, bir zamanlar Hegel'in söylediği gibi yalnızca "felsefeci olmanın
zorunlu başlangıcı" olmakla kalmaz, dünyanın hep değişikliğe uğramaya aday
görünümleri içinde "paylaşım"ın insanların mücadelesi yoluyla bir toplumsal
düzen olarak ortaklaşa inşa edilişinin düşünsel araçlarından biri haline gelir.
Mutluluk erdemin ödülü değildir, kendisidir.
Virgül 1, Ekim 1997
Körotonomedya