Bugün size, şair Hasan Hüseyin ile öğretmen Azime’nin tertemiz aşk hikáyesini
anlatayım.
Büyük Türk şairi Názım Hikmet’in ölümüyle yolları kesişen iki insanın aşk
hikáyesini... O yıllarda bir edebiyat öğretmeninin solcu bir şaire áşık olması,
öyle sıradan bir şey değildi. İnsanın aşkının arkasında dimdik durması ise, pek
çok kişiyi öfkeye boğmaya yetiyordu. Mücadelelerle geçen bir hayatın ortasında
Hasan Hüseyin’in şiiri gibi tertemiz bir aşk...
TARİH 3 Haziran 1963.Yer Uşak. Akşam saatleri... 30 yaşındaki Azime
Karabulut, Uşak Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Evliydi. Eşi Hulusi,
ilköğretim müfettişiydi; bir aydır evinden uzaktı; Eşme’deki okulları
denetliyordu.
İki çocukları vardı; oğulları dört yaşındaki Ufuk ve kızları iki
yaşındaki Barış.
Çocukların karnını doyurup uyuttuktan sonra bahçeye çıktı Azime.
Türlü türlü kuşlarla bezeli yörük kilimine bağdaş kurup oturdu. İçi sıkkındı.
Neden olduğunu bilmiyordu. Kalktı, kuyudan su çekip çiçeklerini suladı. Saatler
gece yarısını gösteriyordu. Hálá uykusu yoktu. Evin salonundaki radyoyu açtı,
sürekli kanalları değiştirdi.
Birden...
Kanallardan birinde bir haber:
Büyük Türk şairi Názım Hikmet öldü.
Donup kaldı. Kendine gelince bahçeye zor attı kendini. Çocukluğundan beri
şiirlerini her yerde arayıp okuduğu büyük şair ölmüştü işte.
Sessizce ağlamaya başladı. Öksüz kaldığını hissetti. O anda aklına, son
dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Názım Hikmet’e benzettiği bir
şairin adı geldi: Hasan Hüseyin.
’BU ŞAİRİ TANIMALIYIM’
Hasan Hüseyin adını ilk, 1959 yılında Dost Dergisi’nin şubat sayısında yer
alan "Ağustos Şiiri"nde görmüştü.
Azime o gece, ayın ve yıldızların altında Hasan Hüseyin ve
Názım’ın şiirlerini okudu.
Şafak sökmeye başlayınca korktu; ya Názım Hikmet gibi Hasan Hüseyin’i
de yok ederlerse, ya sustururlarsa?
Kızı Barış’ın sesiyle kendine geldi. Sabah olmuştu. Çocuklarıyla kahvaltı
yaptı.
O gün okulda ders yılı sonu sınavları vardı.
Okula gitti. Acısını konuşacak kimsesi yoktu.
Eve dönerken kararını verdi; Ankara’ya gidecekti; Hasan Hüseyin’i
görecekti. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, kim olduğunu bilmediği bir şairin
elini tutacak, ona yalnız olmadığını söyleyecekti.
Bir de merakı vardı; kanını tutuşturan sıcaklığı yaratan bu şiirlerin
arkasındaki adam kimdi? Hemen o akşam gidecekti, gitmeliydi, yarın geç
olabilirdi.
Barış’ı omzuna aldı, Ufuk’un elinden tutup tren istasyonunun
yolunu tuttu. Kanatlanmış gibiydi. 5 Haziran sabahı Ankara’daydı.
Ankara kocaman bir kent. Hasan Hüseyin’i nasıl bulacak? Solcu şairi kim
bilir; olsa olsa Türkiye İşçi Partililer.
Polise sordu: "TİP Genel Merkezi neredeydi?" Polis tarif etti.
Parti binasından içeri girerken heyecanlıydı, saçlarının dibi, burnunu ucu
terliyordu.
Barış kucağında, Ufuk yanındaydı. Partililer bu manzara karşısında
şaşırdı. Şairin nerede olduğunu bilemediklerini söylediler.
Tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler
ile karşılaşması hayatının yönünü değiştirecekti.
Hasan Hüseyin iki hafta önce Ankara’dan gitmişti. Ne zaman geleceği belli
değildi. Azime, tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.
MEKTUPLAR... MEKTUPLAR
 |
Temmuz ayının sonu; 27 Temmuz.
Hasan Hüseyin’den mektup vardı.
"Azime Karabulut merhaba!"
Mektup beş sayfaydı.
"Sana ve senin gibi duyup düşünenlere binlerce selam. Sizlere layık olamamak
korkusuyla titrediğimi duyuyorum. Ah, ne iyisiniz, ne yiğitsiniz sizler..."
Azime şaşkındı. Hem mektuba hem de coşkun bir sel gibi akan mektuptaki
dizelere. Heyecandan ağladı. Hemen oturup yanıt yazdı. Bir de oğlu ve kızıyla
çekilmiş fotoğrafı koydu zarfa. Yanıtı gecikmedi.
Üstelik o da bir fotoğraf göndermişti.
Azime, Hasan Hüseyin’i o fotoğrafta gördü ilk; gür beyaz saçları, basık
izlenimi veren burnu...
Heyecandan titriyordu. Yanıtını beklemeden ardı ardına mektuplar yazdı. Hasan
Hüseyin de ilgisiz değildi.
Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu.
Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme
almıştı.
Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.
"Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum
sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni
seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...
Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azimem diyorum
anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha.
Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın
resimden...
Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."
’SESİNİ DUYMALIYIM’
Şairin son mektubundan sonra Azime bir yol ayrımına geldi. Kaçışı
yoktu, koşa koşa polis karakoluna gitti. Telefon sadece karakolda vardı.
Sesini duymak istiyordu sevdiği adamın.
Akis Dergisi’ni aradı; Hasan Hüseyin dergide redaktör olarak çalışıyordu.
20 dakika bekledi telefonun bağlanmasını. Sonunda bağlandı. Kendini su içinde
hissetti. Korkuyordu: "Ya sesim çıkmazsa?"
Toparlandı hemen:
Sonunda konuşuyor muyuz, senin sesin mi bu? Evet, benim, ben Hasan Hüseyin
Korkmazgil.
Bu kadar sıcak mıydı sesin?
Ufak bir kahkaha sesi. O sıcak gülüş aklını başından aldı Azime’nin.
Ama yine de kontrolü kaybetmek istemiyordu; şiirini, yazdıklarını yıllarca
izlemek başka, giderek sevmek de başkaydı, ama...
Evliydi, iki küçük çocuğu vardı ve 30 yaşındaydı.
Şair, "Atla gel, çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" diye
ısrar ediyordu.
Fısıltıyla "Düşüneceğim" diye telefonu kapattı Azime. Ter
içindeydi. Bitkindi. Eve dönerken, gömlek cebindeki şairin fotoğrafını çıkarıp
baktı. Ağladı.
Hasan Hüseyin’i sevmekle, şimdiye dek sahip olduğu sevgileri yitirecek
miydi? Birkaç gün Azime ne mektup yazdı ne telefon etti.
Şair Hasan Hüseyin ise mektup yazmayı sürdürdü. "Gel" diyordu hep.
"Gel birlikte düşünelim."
Azime çocuklarını düşünüyordu. Kocasını düşünüyordu. Anlayabilecek
miydiler bu aşkı. Kocası, onuruna yedirip de "Haydi git" diyebilecek
miydi? Ya babalar, anneler, akrabalar... Göze almak kolay mıydı, çekip gitmeyi?
Günler boyu kendini kırlara attı. Deliler gibi dolaştı akarsu kıyılarında, pınar
başlarında. Ürpererek uyandığı rüyalar gördü. Artık dayanamıyordu. Kararını önce
ailesine açmaya karar verdi.
Kardeşleri ilkokul öğretmenleri Necati, Ömer, Mustafa ne olursa olsun
yanında olduklarını söylediler. Babası pek sesini çıkarmadı. Annesi, "İnsanın
başına kar da yağar, boran da savrulur" dedi. Yüreklendi.
Hemen koşup telgraf çekti sevdiğine: "Geliyoruz!"
İLK KARŞILAŞMA
17 Ağustos 1963.
Ankara Tren İstasyonu.
Azime’nin kalbi duracak gibi. Annelerinin içindeki yangından habersiz
çocuklar sevinçliydi, yine Ankara’ya geldikleri için.
Tren istasyona girdi.
Azime’nin yüreği kıpır kıpır; şiir ile başlayıp mektupla devam eden bir
sevdanın peşinden koşup Ankara’ya geldiğine inanamıyordu. Üstelik daha yüzünü
bile görmemişti sevdiceğinin...
İşte gördü onu Azime; gri kabarık saçları, genç enerjik yüzlü, ince
bedenli bir adam telaşla tren vagonlarına bakıyor.
Emindi, "Kesin bu o" dedi içinden.
El sallarken, utanarak seyretti aşkını; ince dal gibi boylu boslu bir adamdı
şair.
Azime telaşlıydı, bu kez iki elini de sallamaya başladı. Hah o da gördü
işte. Göz göze geldiler.
Tren istasyonunun lokantasına oturdular.
Çocuklar kendi aralarında oynuyordu.
Sessizliği Azime bozdu:
"Yalnız mısın?"
Hasan Hüseyin güldü: "Ara sıra Hollandalı bir kızla..."
Azime’nin yüzü duştu. Şair ekledi: "Hiç canım... Çilli bir kız işte!"
Gün boyu Ankara’yı gezerek sohbet ettiler.
Azime çocuklarla Ulus’taki Buhara Otel’e yerleşti. Sohbetleri sabaha
kadar otel lobisinde de sürdü. Ertesi gün yine buluştular. Birbirlerini tanımaya
çalışıyorlardı.
Azime henüz eşinden ayrılmadığı için, o ilk ziyarette Hasan Hüseyin’in
elini bile tutmadı.
EVLENİYORLAR
Birkaç gün sonra Uşak’a döndü. Okuldaki görevini sürdürdü. Bu arada zor bir
süreç sonunda eşinden boşandı.
Sadece evinde değil, Uşak’ta da sorunlar çıktı. Edebiyat öğretmeninin bir solcu
şaire áşık olması, halk arasında yer yer öfkeli çıkışlara neden oldu. O, aşkının
arkasında dimdik durdu.
Uşak’ta sorunlarla boğuşurken, 10 Haziran 1964 günü hayatını değiştirecek
teklifi aldı. Hasan Hüseyin evlilik teklif etti. Aynı gece çocuklarla
yine Ankara’nın yolunu tuttu.
11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğu’nda evlendiler. Törende sadece beş
arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl
sonra oğulları Temmuz doğdu.
Ve Azime, eşi Hasan Hüseyin ve çocukları Ufuk, Barış ve
Temmuz ile kirletilmemiş mutlu bir hayat yaşadı.
Azime Korkmazgil’in aşkı bugün hálá ilk günkü heyecanla sürüyor.
 |
376 gün yoğun bakımda kaldı
4 Mart 1927 tarihinde Sivas-Gürün’de doğdu.
Annesi Gülşan.
Babası, 1898 doğumlu Nalbantoğlu Şükrü, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas
Cephesi’ndeydi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katıldı. İstiklal madalyası vardı.
Kurultay İlkokulu’nda hademelik yapıyordu.
Şairin yedi kardeşi vardı.
Tek okuyan sadece o oldu. İlkokulu babasının hademelik yaptığı okulda okudu.
Ortaokula gidemedi; Ziraat Bankası şubesinde getir götür işlerinde çalışmaya
başladı. 20 Kasım 1979’da öldürülen Dr. Necdet Bulut’un babası bankanın
müdürüydü. Hasan Hüseyin’le yakından ilgilendi. Parasız yatılı okul
sınavlarına girmesine sebep oldu.
Sınavın yapıldığı Sivas’a gitmek için, komşularından ödünç alınan ayakkabıyla 60
km yolu yürüyerek gitti.
Kazandı, Niğde Ortaokulu ve sonra Adana Erkek Lisesi’nde okudu.
Okulda dünya edebiyat klasikleriyle tanıştı. Şiir yazmaya başladı.
Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Türkçe öğretmeni oldu.
K.Maraş-Gökşin’e öğretmen olarak atandı.
Názım Hikmet şiirlerini okuduğu için ihbar edildi; 1951’deki TKP davasına
dahil edildi. Üç yıla mahkûm oldu. Bütün kamu hakları elinden alındı. Elbistan
ve Nevşehir cezaevlerinde yattı.
Cezaevinden çıktıktan sonra ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitti. Bu kez
askere alındı; üniversite mezunu olmasına rağmen er olarak 27 ay askerlik yaptı.
Askerlik dönüşü baba ocağına döndü. Kahvelerde karakalem portre ressamlığı
yaparak, tabela boyayarak ve okuryazar olmayan ailelerin askerlik mektuplarını
yazarak geçimini sağladı.
Şiirden hiç kopmadı. İlk şiiri 1959’da Dost Dergisi’nde çıktı. Ayrıca yazdığı
iki oyun radyoda piyes oldu.
27 Mayıs 1960 askeri hareketinden sonra, "Türkiye artık değişti" diyerek
Ankara’ya yerleşti. Akis Dergisi’nde düzeltmen/redaktör olarak çalıştı. Basın-İş
Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı.
Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN ve TİP’in yayın organı Sosyal Adalet
Dergisi’nde makaleler yazdı.
İlk kitabı "Kavel" 1963 yılında çıktı. Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı.
Sadece şiir değil, mizah öyküleri de yazıyordu.
1966 yılında "Kızılırmak" kitabından dolayı yargılandı. Beraat etti.
1968’de Forum Dergisi’ni satın aldı. Ancak dergi uzun ömürlü olamadı.
1969 seçimlerinde Çorum’dan TİP milletvekili adayı oldu. Kazanamadı. Partide
"güler yüzlü sosyalizmin" öncüsü Mehmet Ali Aybar’a yakındı.
1973 yılında çıkardığı "Acıyı Bal Eyledik" şiir kitabıyla daha da
ünlendi.
Şiirleri Názım Hikmet’in yazdıklarıyla karşılaştırıldı. Názım’a
hiç söz söylemedi ama Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sevmediğini açıkça
söylüyordu. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirlerini beğeniyordu.
1983 yılında evinde çalışırken beyin kanaması geçirdi. 6 ay hastanede, 6 ay evde
yoğun bakımda kaldı.
Yakın arkadaşı beyin cerrahı Dr. Yahya Kanpolat, ilgisini arkadaşından
hiç eksik etmedi.
Azime Korkmazgil bir gün bile kocasının başından ayrılmadı.
Ancak kurtarılamadı.
26 Şubat 1984’te hayata gözlerini yumdu.
Mezarı, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır.
Hürriyet
07/10/2007