Televizyonda geçen gün dayak yiyen o genç kızı izlediniz mi?
Kuyumcuda hırsızlık yaparken yakayı ele vermiş...
Kıza önce kuyumcu, sonra polis vuruyor.
Tokat üstüne tokat!
Her tokadı yedikçe, bir oraya bir buraya savruluyor genç kız...
İçim fena oldu.
Hüzün ve öfke bastı.
Güvenlik kamerasına yakalanan olayı televizyon haberlerinde izlerken bir kez
daha dayağa, kötü muameleye, işkenceye lanet ettim.
Yine o cümle geldi:
Yaşamak için acı çekmek!
Bu cümle benim değil.
Çok sevdiğim Latin Amerikalı yazar Eduarda Galeano'nun. Yıllardır kullana
kullana neredeyse içselleştirdiğim bu cümleye ilk kez 1987'de, Buenos Aires'ten
yazdığım bir yazıda yer vermiştim, (Cumhuriyet, 12.05.87, s.1).
Yirmi yıl önce.
Galeano'nun "Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri" isimli romanı elimde, öyle
gitmiştim Buenos Aires'e. Arjantin, yedi yıllık rezil askeri yönetimden daha
birkaç yıl önce kurtulmuştu.
Güzel bir bahar sabahıydı.
İlk işim Mayıs Alanı'na gitmek olmuştu. Arjantinli anaların eylem günüydü.
"İşkencecilerle uzlaşmaya hayır!" diyerek alanın çevresinde dönüyorlardı. Askeri
dikta döneminde yitirdikleri evlatlarının yasını tutuyordu, Mayıs Alanı'nın
öfkeli anaları.
Birinin sesi çınlamıştı:
"Çocuklarımız kayboldu, binlercesi, on binlercesi... İşkence yapıldı.
Gözkapaklarına, cinsel organlarına elektrik verildi. Katillerin, işkencecilerin
sokakta ellerini sallaya sallaya dolaşabilmeleri demokrasiye en büyük tehlike
değil mi? Evlatlarımızı bizim kollarımızdan canlı canlı aldılar. Onları geri
istiyoruz. Beyaz başörtülerimizle Mayıs Alanı'nda barikatlar kurduk, daha da
kuracağız."
Diktaya lanet okuyorlardı.
Adalet arıyorlardı.
Sonra da Evita'nın yattığı mermerden oyulmuş biblo gibi bir şehri andıran
mezarlığın, La Recoleta'nın karşısındaki kahveye oturup Galeano'nun kirli savaş
yıllarını anlatan romanını okumuştum.
Bir yeri şöyleydi:
"Dün bir gazeteci havaalanı yakınlarında ölü bulundu. Adı Jorge Money'di.
Parmakları yakılmış, tırnakları sökülmüştü. Derginin yazı işlerinde çalışan
Araujo piposunu çiğneyerek, 'Piyango bize ne zaman vuracak acaba?' diye bana
sordu.
Hepimiz güldük.
Araujo akşam evine dönmedi.
Endülüs'te bir evin kapısına asılmış bir cümle: Yaşamak için acı çekmek!"
Yedi yıllık askeri cunta döneminde yüze yakın gazeteci kaybolmuştu Arjantin'de.
On beş bin Arjantinli öldürülmüş, on binlercesi hapislerden, işkencelerden
geçmişti.
Ama sonraki yıllarda Arjantin hesaplaşmaya başladı kendi geçmişiyle. Acılarını
tarihe bırakmak istemedi.
Örneğin, 2003'te cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Nestor Kirchener, Genelkurmay
Başkanı'yla kuvvet komutanlarının tümünü emekliye ayırdı, elli generalin de
orduyla ilişkisini kesti, (Vatan, 22.09.07, s.13)
Daha ilginci:
Katolik Kilisesi'nin askeri diktayla kirli savaş içindeki işbirliği mahkemelik
oldu. Bu yakınlarda başlayan davada tanıklık yapan bir rahip şöyle diyordu:
"Kilise, çocuklarına bakmayan bir ana gibiydi. Kimseyi öldürmedi ama kimseyi de
kurtarmaya yanaşmadı cunta döneminde. Kilise'nin askeri diktatörlükle işbirliği,
günah işlemekten farksızdı." (I. Herald Tribune, 18.09.07, s.2)
Merak ettim.
O genç kızı tokatlayarak döven polisle kuyumcuya ne oldu diye...
İyi pazarlar!
Milliyet
30/09/2007