İnanç meseleleri ve seküler bir toplumun şerefi üzerine
“İnsan kendinden üstün bir şeyin varlığını ve kendi gücünün sınırlarını
görmeyi reddettiğinde, daima hayata karşı suç işler: Önce Beytüllahimli
çocukların ölüm fermanını veren Herodes, sonra milyonlarca insanı katleden
Hitler ve Stalin; bugün ise, günümüzde, milyonlarca doğmamış çocuk öldürülüyor.”
İşte böyle dedi Kardinal Joachim Meisner bir vaazında. Bu cümle büyük yankı
uyandırdı. Almanya Yahudileri Merkez Konseyi Başkanı Paul Spiegel, milyonlarca
Holokost kurbanına ve çaresizlik durumunda bir karar vermek zorunda kalan kadına
hakaret edildiğini dile getirdi. Bunun üzerine, Kardinal yanlış anlaşıldığını
ifade etti ve vaazının yazılı metninden Hitler ismini çıkardı.
İnançlı bir Katolik için insan hayatı ana rahmine düşmeyle başlar. Onun için,
yapılan işin alçaklığı açısından, bir embriyonun, bir çocuğun ya da bir
yetişkinin öldürülmesi arasında bir fark yoktur. Bu bakış açısına göre,
yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca kürtajın gerçekleştirildiği bir yerde,
katliam gerçekleştirilmektedir ve bu katliamı tarihten bir katliamla, hatta
Holokost’la karşılaştırmakta da bir sakınca yoktur. Bu sebeple, dini bütün bir
Katolik için Kardinal’in sözlerinde skandal niteliği taşıyan hiçbir şey yoktur.
O sadece dini kanaatlerini makamına uygun bir biçimde dile getirmiştir. Elbette
Kardinal’in dini kanaatlerini inanılmaz bulanlar olabilir. Ne fark eder ki?
Seküler bir toplumu belirleyen özellik, dini vecibelerin kişisel alanda ve
kamusal alanda yerine getirilebilmesi ama kamusal alanın hiçbir din tarafından
belirlenmemesidir. Dini vecibeler kamusal alanda yerine getiriliyor olsa bile,
din kişisel bir meseledir. Seküler bir toplumda din kamusal alanda yaşanabilir,
çünkü din kişisel bir meseledir ve seküler toplumlarda çeşitli kişisel fikirler
kamusal alanın şekillenmesinde rol oynayabilirler.
“Dindarlık” ile neyi kastediyorum? Elbette, sadece Hıristiyanları, Yahudileri ve
Müslümanları değil, Yehova Şahitleri’ni ve animistleri de içine alan, en azından
baştan itibaren dışlamayan, geniş bir kavram kullanıyorum. Dindarlık, dünyanın
kendi içinde ve kendisiyle anlaşılamayacağı inancına dayanır. Elbette, inançlı
olmayan insanların birçoğu da, yer ile gök arasında tasavvur edebildiğimizden
daha çok şeyin var olduğu fikrindedir. Ama bunun dindarlıkla bir alakası yoktur.
Bildiğimiz doğal güçlerin yanı sıra başka (örneğin, homeopatik ilaçlarda
etkisini gösteren) güçlerin de var olduğunu düşünen insan dindar değildir;
ruhlara, telepatiye, telekineziye ve daha nelere nelere inananlar da dindar
değildir.
Dünyanın Ulaşılabilir Olanla Transandantal Olana Bölünmesi
Dindar insan, şu ya da bu yoldan dünya hakkında öğrenebildiğimiz her şeyin,
dünyayı bir arada tutan şey, dünyanın sırrı, anlamı – yani bir şekilde özü –
olamayacağını düşünendir. Ve asıl mesele bu özdür. Çünkü bilimin bütün bu
sorulara bir yanıt veremeyeceğini söyleyen ama bu durumu hiç de bir yoksunluk
olarak algılamayan kişi kesinlikle dindar değildir. Dindar olan insan, dünyayı
ikiye ayırır: Bizim bilgi açlığımızın erişebileceği ve tam da bundan dolayı
dünyanın özü olmayan kısım ile dünyanın özü olan ve başka bir yoldan erişilmesi
gereken kısım.
Bu yüzden, dindar olmayan biri, bir dindarın inancının bu bağlamda hatalı
olduğunu kanıtlayamaz: Virchow, otopsilerinde ruhu bulamadı; ama dindar olan
kişi için bu sadece beklenen sonuç değildir, Virchow’un ruhu bulması zaten
imkânsızdır ve hiçbir uzay sondası Tanrı’nın var olmadığını, hiçbir kimyasal
deney Dao’nun yokluğunu kanıtlayamayacaktır. Diğer taraftan, herhangi bir ritüel
yoluyla Tanrısını kanıtlamaya çalışan kişi, dindar değildir. O –Meryem Ana’nın
onu hedef alan kurşunların yönünü bizzat kendi elleriyle değiştirdiğini
açıklayan eski Papa gibi– transandantal güçlerin varlığının kanıtı olarak
herhangi bir olayı gösterecek, ama bundan ötesine girişmeyecektir.
Yani, dindar insan, dünya hakkında diğerlerinden daha fazla ve daha farklı bir
şey bildiğini düşünen değildir, son kertede bu tür bir bilginin dünyayı
bütünlüğü içinde –veya özünde ya da tam anlamıyla– kavrayamayacağına inanandır.
Ancak asıl meselenin de bu kavrayış olduğuna ve bunun bir şekilde de – ancak
bahsettiğimiz bölünmenin algılanması üzerinden ulaşılabilecek belirli bir yoldan
– mümkün olduğuna inanır. Dinler bu algıda birleşir; bu algının ritüellerde,
inançlarda, öğretilerde, metinlerde, sosyal davranışlarda ele alınış tarzında
ise ayrılır. Dindarlık, imtiyazlı bir yola sahip olduğuna ve sadece ve sadece bu
yol üzerinden bir bütün olarak anlaşılabilir bir dünyaya –ya da “hakikate”
diyelim– erişebileceğine inanmaktır.
Seküler bir toplumda halk, hakikate böylesine imtiyazlı bir erişim düşüncesini
tanımaz. Seküler toplum inançsız bir teokrasi değildir: Orada “bilimsel dünya
bakışı” dinin yerine geçmez ve dindar insanlar kendileri hakkında düşünceleri ve
gerçeğe ulaşabilecekleri imtiyazlı bir yola sahip oldukları fikrinden dolayı
çılgın addedilmez ya da ayrı tutularak herhangi bir şekilde kötü muameleye maruz
bırakılmazlar. Ama bunun sebebi, dinin bu tür bir davranışı, tabiri caizse, hak
etmesi değildir. Bunun sebebi, seküler bir toplumun seküler bir toplum
olmasıdır. Seküler toplum, din dışı belirli bir dünya görüşünü seçer ve
anlamlandırma tekelini o görüşe yüklerse, kendi kendini sonlandırır, çünkü o
tekele bu rol yüklendiğinde o da dini karakter kazanacaktır. Seküler bir
toplumda –ve burada asıl mesele budur– her bir vatandaşın kamu alanındaki
hakları, ne düşündüğüyle değil, vatandaş olma statüsüyle tanımlanır.
Seküler Bir Toplumda Anlam Yoksunluğuna Dair Asılsız İddia
Bu nedenle seküler bir toplum, dindar bir insan için – eğer gerçekten inanıyorsa
– en önemli olan şeyle hiç ilgilenmez. Dindar bir insan için seküler toplum bir
hatalar toplumudur. Tahran’ın ulemasıyla Kudüs’ün (ortodoks) din bilginleri ve
Roma’nın din adamları bu konuda hemfikirdir. Bu seküler toplumla savaşmak,
dünyanın her yerindeki İslamcı grupların açık hedefi, bununla İsrail’de savaşmak
oradaki siyasi yelpazenin bir bölümünün hedefidir; bununla bütün dünyada
savaşmak ise kısa süre önce ölen II. Papa Johannes Paul’ün açıkça beyan ettiği
hedefidir. Seküler toplumla savaşmak dindar yapıda her insanın hedefidir
demiyorum. Ancak, hakikate ulaşmanın imtiyazlı bir yolu olmadığını düşünen bir
toplum ile hayat anlayışları bu yolun varlığı ve onların da bu imtiyaza sahip
olduğu düşüncesi üzerine kurulu insanlar arasında belirli bir gerginlik olduğunu
akıldan çıkarmamak gerekir.
Saygı sorununun kökeni, birçok –özellikle de dindar– insanın, seküler toplumun
dini bir öğeye ihtiyaç duyduğunu düşünmesinde yatar; bu insanlar her toplumun
zorunlu şekilde ihtiyaç duyduğu şeyin ancak o dini öğede bulabileceğini ama
seküler toplumun bunu kendiliğinden üretemeyeceğini düşünür. Bu öğenin ne
olduğunu sorduğunuzda, şu cevabı alırsınız: “Anlam” ya da “bağlayıcı değerler”
ya da “uyumlanma”. Bu noktada, dindarlığın ana yapısıyla ilgili bir tasarımın
tekrarlandığına dikkat çekmek istiyorum – bunu bir James Bond filminin adıyla
ifade edersek: Dünya yetmez.
Seküler toplumun, içinde dindarlık olmadan gerçekten hayatta kalmasının
olanaksız olduğu doğru olsaydı, bu durumdan, dindarlığa gerçekten saygı duymak
gerektiği sonucu çıkardı. Çünkü insan muhtaç olduğu bir şeyi hor görmemelidir.
Şöyle de düşünülebilir: Kimin bir tanrıya ihtiyacı varsa, bu tanrıyı nereden
bulacağı onun sorunudur ve bu onun kişisel meselesidir. Ya da şöyle
düşünülebilir: İnsanlar transandantal yönlendirmeler olmadan iyi yaşayamazlar ve
bu tür yönlendirmelerin sunulduğu kültürleri korumak, toplumsal bir görevdir.
Dindarlığa saygı göstermek gerektiği sadece ikinci durumda söylenebilir.
Seküler bir toplumda anlam yoksunluğuna dair iddiayı anlamak için üç olasılık
var kanımca. Bu iddiaya ilk yüklenen anlam bir köken sorunudur. Seküler
toplumlar için önemli bazı kavramlar, normlar ve değerlerin din kaynaklı olduğu
söylenir – biz, insanların eşitliği gibi (önceleri Tanrı önünde, sonraları
yasalar önünde) bu dini temelden doğan bazı düşüncelerden besleniriz. Bu düşünce
fazla uzağa varamaz, çünkü fikirler doğuş bağlamlarına bağlı kalmakla yükümlü
değildir, farklı bağlamlarda tekrar tekrar doğarlar ve insanların yasalar önünde
eşitliğinin, Hıristiyanlıktaki insanların Tanrı önündeki eşitliği fikrinin
sekülerize edilmiş uyarlaması olup olmadığı da tartışmaya açıktır.
Anlam yoksunluğu iddiasına verilebilecek ikinci anlam, seküler bir toplumda
bağlayıcı anlamlar sunulmadığı ama insanların buna ihtiyaç duyduğudur. Ancak bu
yorumun ilk bölümü zaten “seküler toplum”un tanımıdır ve ikinci bölümle birlikte
şu anlama gelir: İnsanlar seküler toplumlar için yaratılmamıştır. Seküler toplum
modelinin tarihsel başarısının gösterdiği üzere, bu yanlıştır. Bu iddianın
üçüncü anlamı bu anlayışın bir varyantı olabilir. O zaman bu anlam
kuralcı-antropolojik değil, ampirik olur. Birçok insan belirlenmiş anlam
yönlendirmelerine ihtiyaç duyar ve “Bu tür şeylere ihtiyacın varsa, biz
sunuyoruz. Seç, al!” diyen bir toplumun gerçekliği onlara fazla gelir.
Modernizmle baş edemediklerini düşünen ve üstlenilen işlevselliklere göre değer
kazanılan bir toplumda, rol çokluğunu, belirsiz değer hiyerarşilerini, rollerle
bağıntılı aidiyet şekillerini çok zorlayıcı bulan ve bu yüzden dünya görüşlerini
çok belirgin şekilde basitleştirmeye gayret eden birçok insan olduğu bir gerçek.
En aşırı durumlarda, iyi ile kötü arasında net bir ayrım yapan, kendisini
dünyadaki iyi olarak tanımlayan ve dünyanın geri kalanına savaş ilan eden
çetelere katılırlar – bu çeteler El-Kaide, Kızıl Ordu Fraksiyonu, Manson Family
ya da Aum Shinrikyo’dur. Michael Moore tarzı ideolojik paranoya gibi daha az
saldırgan olan versiyonları da vardır. Bir olasılık da insanların geleneksel
dinlerin ya da modern kültlerin sunduğu kolektif anlam saptamalarına
yönelmeleridir.
İnsanların bunu yapma haklarının ve olanaklarının olmasını (terörizmi
seçmedikleri, yasalara karşı gelmedikleri durumda) seküler toplum garantiler.
Seküler toplum, teokratik toplumların aksine, hayatın anlamına dair ihtiyaçlar
ne kadar değişikse, anlam olarak sunulan seçeneklerin de o kadar çeşitli
olmasını sağlar. Seküler toplumun anlam yoksunluğunu kapatmak için dine
gereksinim duyduğunu düşünmek konuyu yanlış tanımlamak olur. Sadece teokratik
toplumda anlam dayatılır – ve seküler toplumda bu dayatma eksiktir. Ama bu
eksiklik onun şerefidir. Bu eksiklik, herkesin istediğine inanabilmesini – ve
inanmıyorsa da inanıyormuş gibi yapması gerekmemesini sağlar.
Seküler toplum dindarlığa karşı da dine inanmayanlara karşı da aynı saygıyı
gösterir. Bu, insanların özel hayatlarına saygıdır. Prusyalı II. Friedrich’in
ünlü deyişindeki gibi, “herkes kendi selametini bulmalıdır” ya da Thomas
Jefferson’ın dediği gibi “komşumun yirmi tanrıya inanması da, hiçbir tanrıya
inanmaması da beni ilgilendirmez; bu yüzden ne cebimden para çıkar ne de canım
yanar.”
Seküler toplumu sadece kabullenen değil ideal olarak gören için bu bakış açısı
doğal bir saygı sayılırken, dindarlar için bu işin özüne karşı hissizlik
gösterisidir. “İstediğin şeye inanabilirsin!” – bu liberal prensip onlara
umursamazlık –ve takdir edememe– olarak görünür. İnanan kişi, başka bir şeyi
değil de tam da bunu seçtiği için inandığına inanmaz. Dindar olmayan biri için
inanç seçimi bir seçenek kullanma olarak görünürken, bu, dindar kişi için ilahi
bir şeyin algılanması, aydınlanma, derin bir kavramadır; keyfi bir şey değildir,
son derece gerekli bir şeydir.
Papa, kardinalken bunu şöyle tarif etmişti: “Kendi yaptığınız anlam, son
çözümlemede, anlam değildir.”1 XVI. Benedikt, dinde teolojik à la carte durumuna
enerjiyle karşı çıkışmıştı. Ona göre inanç, anlam seçenekleri süpermarketinden
bir şey değildir. Onun dini, hakikatle ilgilidir ve hakikatin, insanların
tercihlerine uyum sağlamak için zamanla birlikte ilerlemesi gerektiği düşüncesi
onun için son derece absürttür. Ve şunu itiraf etmeliyim: Bir insan, belirli bir
cinsel etiğin Tanrı’nın iradesinin idrakının sonucu olduğunu düşünüyorsa,
korunmasız cinsel ilişkinin AIDS hastalığı kapmasına yol açabileceğini görmesi
geçerli bir itiraz sebebi değildir.
Diğerlerinin Kutsal Saydığı Şeylere Karşı Gerekli Saygı
XVI. Benedikt, prensiplerine çoğunluk itibariyle katılmayan bir toplumda da açık
sözlerle temsil ettiği inanca karşı saygı talep ediyor. “Diğerlerinin kutsal
saydığı şeylere karşı saygı”nın gerekli olduğundan bahsediyor ve bunun “bütün
kültürler için önemli bir durum” olduğunu söylüyor.2 Papa (bu yazıyı kaleme
aldığı zamanlar kardinaldi) ve ben hemfikiriz, – en azından, Jürgen Habermas’a
dediği biçimiyle ,“uygulama konularında”.
Metnin o bölümünü okumaya devam edelim: “[…] Tanrı’ya inanmayan insanlarda bile
karşımıza çıkan, özellikle, daha ulvi bir manada kutsal olana karşı saygı –
Tanrı’ya saygı ya da huşu. Bu saygının zedelendiği bir toplumda çok önemli bir
şey kaybolur.”3 Teologun, onun dindarlığına saygı gösterme isteğimi, inanca
doğru eğilimimin bir göstergesi olarak algıladığı çok açık. Teologun, benim
hayatta önemli addettiğim –ancak “kutsal” olarak tanımlamayacağım– şeylere karşı
saygısının temelinde işte bu görüş yatıyor. Bunu, gelişmemiş durumdaki inancın
değil de, özgürce seçilmiş tutumların kanıtı olarak gördüğü zaman ise, daha az
saygı gösteriyor. Bunun arkasında, insanın kendisini zor soyutlayabileceği bir
farklılaştırma çabası yatıyor: Her saçmalık, sırf biri onu önemli bulduğu için,
saygı talep edemez; özellikle saygıyı, başkalarının kimseye zarar vermediği
sürece canlarının istediğini yapmaları olarak tanımlamıyorsanız eğer.
Saygıdan bahsedelim. Açık olan şudur: Ne Papa’nın ne de benim saygım kayıtsız
şartsızdır. Bu konuda hemfikiriz. İnanca, dindarlığa, teolojiye sırf var
oldukları için saygı duyuyor değilim. Benim için anlamsız olan ya da saçma
bulduğum ruhani meselelere saygı duymuyorum – onlar belki ilginç saçmalıklar,
ama sonuçta saçmalıklar işte. İnsanlar hayatlarını zorunlu olmadan
zorlaştırdıkları zaman da saygı duymuyorum. Ama bu faktörler saygı duyulmasında
önemli rol oynuyorlar.
Benim açımdan saygı, Christoph Martin Wieland’dan bir alıntı yaparsak, “herkesin
dünyayı aynı anahtar deliğinden görme olanağına sahip olmamasından” ve hayatın
hafife alınamayacak kadar zor olduğu düşüncesinden yola çıkıyor. Bu tür bir
karşılıklı saygı bazında, saygı olursa daha iyi birlikte yaşayabileceğimiz
düşüncesinden besleniyor. Böylece, karşılıklılık durumu devreye giriyor ve bu
durum çok belirleyici.
Fanatiklere saygı duyamıyorum gerçekten. Onları bir tür düşman şövalye olarak
göremiyorum – düşman şövalyeler öldürülür ama saygı da duyulur. Bu, savaş
durumları erdemlerine girse gerek, ama sivil hayatın içinde yeri yoktur. Size
saygı duyulmasını ancak saygı göstererek sağlayabilirsiniz. Böylece, dindarlara
onların kendileri için önemli olan meseleleri adına saygı göstermediğim açık.
Onlar için ulvi anlamda kutsal olana saygı duymuyorum, onlara kişi olarak saygı
duyuyorum ve onların hayatlarının bir parçası kutsal hisler beslemek; en azından
bunu toplumsal ılımlılık çerçevesinde yaptıkları sürece.
Birlikte yaşamın kurallarına uyulması koşuluyla, herkesin kendi davranışlarına
verdiği anlama saygı duyuyorum. Kendi hayatına anlam vermeye çalışma tarzına
saygı duyuyorum – ama onlar bu anlamı kendi kendilerine hayatlarına kattıkları
bir anlam olarak görmeyecektir. Bu konuda farklı düşünüyoruz ve diğerlerinden
bakış açılarımızı kabullenmelerini talep edemeyiz. Ama dindar birinden,
davranışlarının sonucu benim davranışlarımın sonucuyla aynı olacak şekilde
davranmasını talep edebilirim. Bunu yaparken o farklı düşünecektir, içinden bana
saygı duyacaktır, çünkü onun gözünde benim içimde habersiz olduğum bir parçam
vardır ve o bu parçama saygı gösterir. O bu parçamda kendisini ilgilendiren bir
şey görmek ister. O bana inancının potansiyel taşıyıcısı olarak saygı gösterir,
ben ise ona vatandaşım olarak saygı gösteririm. Bu su ile yağ gibidir. Seküler
bir toplumda –en azından eğilim olarak– burada “benim görüş açım” olarak
tanımladığım düşünce tarzı çerçeveyi belirler. Bu çerçeve içinde XVI. Benedikt
tarafından tanımlanan saygıyı aynı anlamdaymış gibi yorumlayabiliriz. Bunu belki
de huzur ve barış adına yapmak gerekir.
Liberal bir kürtaj yasası illaki seküler bir toplumun bir parçası olmayabilir.
Ama seküler toplumda yasamanın hareket serbestliği bir inanca bağlılıkla
sınırlandırılamaz. Yasama ve verilen kararlar bazı durumlar için kürtajı suç
haricinde tutar, yani aslında kürtaja izin verir. İnancı doğrultusunda insan
hayatının ana rahmine düşmeyle başlamasının yanı sıra, o andan itibaren ölümsüz
bir ruha sahip olduğu için bu hayatın doğmuş bir insanla eşit görülmesi
gerektiğine inanan bir dine mensup biri için bu tür bir izin yasal cinayettir.
Kardinal Meisner doğmamış hayata karşı milyonlarca bu tür yasal cinayeti, doğmuş
insanların öldürülmesiyle bir tuttuğunda dini inancı doğrultusunda hareket
ediyor. II. Johannes Paul’ün şu şekilde ifade ettiği şeyden farklı bir şey
söylemiyor: “İnsan tek başına, Tanrı olmadan, neyin iyi neyin kötü olduğuna
karar verebilirse, bir grup insanın katledilmesi gerektiğine de karar verebilir.
Bu tür kararlar, örneğin Üçüncü Reich’da verildi. […] Benzer kararlar Sovyetler
Birliği’nde verildi. […] Kötülüğün ideolojisi üzerine kurulu rejimlerin
çökmesinin ardından bu ülkelerde adı geçen katliamlar fiilen sonlandı. Ancak
henüz doğmamış ama ana rahmindeki insanların yasal katliamı sürüyor. Bu kez
katliamlar, toplumların ve bütün insanlığın ilerlemesini hedef aldıklarını
söyleyen, demokratik yoldan seçilmiş parlamentoların kararlarıyla yürütülüyor.
[…] Kendimize şunu sorabiliriz, hatta sormalıyız: “Burada da kötülüğün –belki
sinsi ve gizli– yeni bir ideolojisi iş başında olabilir mi?”4 Tutarlı bir
Katolik böyle düşünebilir, hatta böyle düşünmelidir. Holokost ile kürtaj
yasasının bu tür bir değerlendirmeyle bir tutulmasının, Nazi Almanyası’nın
katliam politikasını yaşamış insanları ve kürtaja karar vermiş kadınları
derinden yaralayabileceği açıktır. Pekâlâ, ne yapmak gerekir? İnanç özgürlüğünü
kaldırmak istemiyorsam, bu tür bakış açılarının varlığını kabullenmem gerekir.
Ama buradan çıkan sonuç bu tür bakış açılarına saygı duymam gerektiği değildir
şüphesiz. Birlikte yaşadığımız insanların, son derece karşı olduğum dini
inançlara sahip olma özgürlüğüne saygı duyuyorum. Bu özgürlüğün birlikte
yaşadığımız başka insanları kırma potansiyelini taşıması –bir dereceye kadar–
kabul edilmelidir.
Ama bahsettiğimiz düşünce tarzının toplumumuz hakkında ne tür bir hükme vardığı
göz önünde bulundurulmalıdır. Eski Papa’ya da şimdiki Papa’ya da Alman
parlamentosunu ve hükümetini Nazi liderleriyle bir tutma suçlamasında
bulunmuyorum. Ama onların gözünde Alman parlamentosu ve hükümeti de, Nazi
liderleri de sinsi bir kötülük ideolojisinin ajanları, Papaların sözleriyle
“Ölüm Kültürü”. Eski Papa’nın seküler toplum hakkında verdiği hükmün jargonu,
Amerika Birleşik Devletleri’nden “Büyük Şeytan” olarak bahseden başka yerdeki
radikal jargondan hiçbir açıdan farklı değil.
II. Johannes Paul kitabının farklı bir yerinde “kendini sinsice demokrasi
kisvesi altında gizleyen […] totalitarizmin başka şekillerinden”5 bahsediyor ve
bununla liberal Batı demokrasilerini kastediyor: “Oryantasyon prensipleri Tanrı
yokmuş gibi düşünmek ve davranmak olduğu için, programlı ateist olmasa da,
kesinlikle pozitivist ve agnostik olan bir toplumun yeni işaretleri çıkıyor
sürekli karşımıza. […] Tanrı yokmuş gibi yaşamak, iyi ile kötünün
koordinatlarının dışında yaşamak anlamına gelir.”6
Gerçekten: Seküler toplum, hiçbir papazın, Papa’nın, imamın, hahamın, Engizisyon
mahkemesi üyesinin ve hiçbir guru’nun bir toplumun yasalarının ne şekilde olması
gerektiğine, insanların keyif aldıkları sanatın ne tür olması gerektiğine,
okullarda öğretilen bilginin nasıl olması gerektiğine karar veremeyeceği
şeklindeki düzenlemeyle, yasaları yapanların ve hangi değer yönelimlerini takip
etmek istediklerine kendi aralarında karar verenlerin kendi vatandaşları
olduğunu ifade eder.
II. Johannes Paul Batı felsefesinin geleneğinde Descartes’tan beri – hatta
kendilerini “iyi Hıristiyanlar” olarak gören düşünürlerde bile – Tanrı karşıtı
bir düşünce tarzı görüyordu. Onun görüşünde, çıkış noktası Tanrı’dan olmayan her
türlü düşünce “kutsal ruha” hakaret, dolayısıyla da “affedilemez” bir günahtı.7
Bu görüşe sahip biri, Tanrı’yı değil insanı, yani din adamını değil vatandaşı
merkeze oturtan bir toplumla barış içinde yaşayamaz; sadece geçici bir ateşkes
durumunda yaşayabilir.
Bazı insanlar, dindar olmadığını iddia eden birinin aslında dindar –sadece
farklı bir tarzda– olduğunu fark etmek istemeyen biri olduğunu söylüyorlar. Bir
tanrıya inanmıyor, onun yerine insana ya da seküler toplumun lütuflarına
inanıyorlar. Bu, kelime oyunundan başka bir şey değil. Bir insan bir şeye
inanmıyorsa –inanan birinin inandığı şeyin olumlamasına inandığı gibi– o şeyin
değillemesine inanmaz. Fark, ateistliğiyle bilinen Bertrand Russel’ın, hiç
beklememesine rağmen bir gün Tanrı’nın önüne çıkarsa ne diyeceğini soran
endişeli bir öğrencisine verdiği cevapta saklı: “Bize daha çok kanıt
vermeliydin”.
Yine de seküler toplum fikriyle bağlantılı olan varoluşsal bir uğrak da var.
Seküler toplum, gelişimine eşlik eden ve destekleyenlerin onu bir tür “kavga”
olarak algıladığı bir şekilde gelişti ve bu algılama geçen zamana meydan okuyor.
Sosyoloji tarihi sekülarizasyon sürecini, bağımsız entelektüellerin aptal bir
ruhban sınıfına karşı başarılı savaşı olarak tanımlayamayacaktır elbette, ama
sekülarizasyon sürecinde kendilerini başkahraman olarak görenlerin kendilerini
–hem de sürecin önemli bir faktörü olarak– ve süreci idealize ettiklerini
kabullenecektir. Böylece, Voltaire’in “Ècrasez linfâme!” sözü ya da Kant’ın
ruhani bakıcılara karşı polemiği ve yine Kant tarafından Aydınlanmanın sloganı
olarak belirlenen ve “Kendi aklını kullanmaya cesaret et” şeklinde tercüme
edilen “sapere aude” şeklindeki Horaz alıntısı seküler toplumun sözel ifadeleri
haline gelmiştir.
Kendi imgemizden yola çıkarak –şu an bizim için özel bir anlam ifade etmese de–
bu kavgayı henüz vermemiş ya da tekrar verecek olanlara karşı bir bağ hatta bir
sorumluluk hissediyoruz. Kendi imgemizi göz önünde bulundurduğumuz için,
okullarda evrim teorisinin yerini İncil okumanın ya da “yaradılışçılık”ın alması
üzerine kurulu denemeler gibi inisiyatifler sadece muhalefet değil kızgınlık da
yaratıyor. Aynı şey, Müslüman aile fertlerinin aile içi baskı yüzünden maruz
kaldığı kısıtlamalar için de geçerli – şiddet olaylarını kastetmiyorum, onlar
bambaşka bir konu; söz konusu olan yaşam tarzı kısıtlamaları, ki bunlar özgür
iradeyle uygulandığında elbette kabul edilebilir ancak bunları şüpheyle
karşılıyoruz çünkü burada özgür irade ile geleneklerle bağlantılı boyun eğme
arasındaki farkı ayırt etmek oldukça zor. Bu noktada, seküler devletin hukuki
yapısında problemli alanlar açığa çıkıyor.
Seküler toplum, bir yandan insanların –insanın kendi keyfine göre bir anlam
bulma şansı olarak– zoraki dini cemaatlerden korunması, öte yandan ise
dindarlığın dışavurum şekillerine karışmamak demektir. İkincisi, bir vatandaşlık
hakkıdır, birincisi ise belirli yasalara uyulmasını sağlamakla olur.
Öğretmenin Türbanı ve Diğer Moda Aksesuarları
Dindarlığın ifade edilmesinin sınırları konusunda son derece çekişmeli bir
tartışma yaşadık: Türban tartışması. Elbette, seküler devletin vatandaşları,
arzu ederlerse, hangi mezhebe ait olduklarını kıyafetleriyle de ifade
edebilirler. Elbette, zorunlu eğitimde seküler devlet mezheplerden bağımsız
okullar sunmak zorundadır ve bu okullarda din dersi o ya da bu şekilde belki
okutulmalıdır ama herhangi bir dini yönlendirme olmamalıdır.
Bu yüzden bazıları, İslam’a bağlı kadın öğretmenlerin bu bağlılığı açıkça
gösteren bir kıyafet parçası taşımamaları gerektiğini söylüyor. Karşı tez ise
bunun dini özgürlüğe karşı geldiğini ve bazı kıyafetleri taşıma zorunluluğu
hisseden inançlı Müslüman kadınları bazı mesleklerden men ederek mağdur ettiğini
savunuyor.
Bu tartışmada sorunun bir boyutunun gözden kaçırılmış olduğunu düşünüyorum ve bu
boyut seküler toplumun şerefi olarak adlandırmak istediğim şeyle ilgili. Bu
şeref, buradaki bağlamda, kıyafete bakışı dini bir ifadenin dikte etmesine izin
vermemektir. Seküler devletin gözünde peçe bir moda aksesuarı muamelesi
görmelidir ve insanlar istediklerini giyebilirler. Elbette bazı sınırlar
dahilinde. Bazı terbiye kuralları vardır ancak bunlar dinden yola çıkarak
tanımlanmamıştır. Bu terbiye kuralları, ne kadar çok giyinebileceğinizi değil,
ne kadar az giyinebileceğinizi tanımlar. Bütün kültürler bedeni doğal çıplak
halinden çıkarmaya –en azından boyamak ya da yara izleriyle deforme etmek bile
olsa– önem vermişlerdir. Kültürlere göre bedeni kapatma tarzı, neresinin ve
nasıl kapatıldığı, beden şeklinin görünmez kılınması ya da vurgulanması
farklıdır ama bütün kültürler terbiye kuralları dahilinde ve dışında kalan
kıyafetler olduğu konusunda hemfikirdir.
Ama bu kültürden kültüre, modadan modaya değişir. Seküler devlet moda
meselelerini dini inançlardan bağımsız tutar – terbiye kurallarıyla ilgili
konuda. Dini inancı sebebiyle çıplak gezen insana –hâlâ varsa; antikçağda bu
insanlara gymnosofist adı verilirdi– tolerans gösterilmez. Dini sebeplerden
yüzünü kapatan insana tolerans gösterilir. Her şey bundan ibarettir. Seküler
devlet herhangi bir kıyafet parçasının herhangi bir dindar insan için “ne anlama
geldiğiyle” ilgilenmek zorunda değildir. Zaten bunu nasıl yapabilir ki? Bir
kadın, inancını açık şekilde göstermek istediği, bütün kadınların peçe taktığı
bir İslami toplumda yaşamayı arzuladığını gözler önüne sermek istediği için peçe
takıyor olabilir. Bir kadın, sadece kendisini uymak zorunda hissettiği dini
kurallara uygun davrandığı için de peçe takıyor olabilir. Bunu kim bilebilir?
Seküler devlet bununla ilgilenmek zorunda değildir, hatta bilmek bile
istememelidir. Elbette, devlet okullarında tarafsız bir dünya görüşü olmasını
sağlamalıdır ama bunu ders içeriklerini ve öğretmenlerinin bunu nasıl
sunduklarını kontrol ederek sağlar. Okullarında dini beyin yıkama yaşanıyorsa,
öğretmenlerini görevden alabilir, hatta ümitsiz durumlarda o öğretmenlerin bir
daha öğretmenlik yapmasını yasaklayabilir. Devletimizin gamalı haçın taşınmasını
da yasakladığı bir argümandı. Ancak, gamalı haç yasak bir partinin sembolü
olduğu için yasaktır. Türban yasak bir dini cemaatin sembolü olsaydı,
yasaklamaya hiçbir şekilde karşı çıkılamazdı.
Tekrar edersek: Bir kadın öğretmen, dini propaganda yapmak için görevini kötüye
kullanıyorsa, işten çıkarılmalıdır. Ama bunun için bir şey yapmış olması
gerekir. Diğer öğretmenlerden ve öğrencilerden farklı bir şeye inandığını
göstermesi yeterli değildir. Disiplin soruşturması durumunda, öğretmenin türban
takması kanıtların bir bölümü olarak değerlendirilebilir, ama tek kanıt olarak
yeterli değildir.
Türban yine de yasaklanıyorsa, din dersi veren din adamının rahip cüppesini de,
matematik hocasının boynundaki haçlı kolyeyi de yasaklamak mı gerekir? Bir hata,
adil olmak adına yapılan diğer hatalarla düzeltilemez. Ancak türban takmayı
yasaklayan ama haç takmayı yasaklamayan bir toplum, okullarının tarafsızlığını
amaçlıyor değil de, Müslümanların hayatını zorlaştırmayı amaçlıyor şüphesini
uyandırır.
Herhangi bir dini kıyafete karşı hoşgörüm, herhangi bir kadın ya da adamın insan
bedeninin saflığı ya da günahkârlığı düşüncesine saygı duyuyor olmamdan
kaynaklanmıyor; o insanın hayat tarzına saygı gösteriyorum yalnızca. Bu insanlar
seküler toplumun genel kurallarına saygı gösterdikleri sürece ve kız
çocuklarına, anne babalardan beklenen genel seviyenin üzerinde zorbalık
etmedikleri sürece.
Birlikte yaşadığımız insanlar olarak onlara saygım var; vatandaş olarak onların
haklarını savunacağıma söz veriyorum; işveren olarak moda meseleleri, türbanlar,
haçlar ve diğer aksesuarlar beni ilgilendirmemeli – yukarıda da belirttiğim
gibi, terbiye kurallarının dışına çıkmadıkları sürece. Türban, okul yetkilileri
için bir moda meselesi olmalıdır.
Semboller, ancak davranışlar ve uygun bağlamlar üzerinden sembol haline
gelirler. Seküler toplum için belirleyici davranış biçimleri düşüncesi burada
yatar: Bağlam ve iletişim anlamı yaratır. Anlamın dışarıdan geldiği ve sabit
olduğu dindarların görüşüdür, bizim değil. Dinlere saygı gösterme imkânı, ancak
bu görüş ayrılığı temelinde yaratılabilir. Ve bu yüzden, öğretmenlerin okullarda
türban takmasını yasaklayan yasalar, seküler bir toplumun öz saygısına karşı
kabahat işleyen yasalardır.
Anlamın dışarıdan geldiği ve sabit olduğu dindarların görüşüdür, bizim değil.
Görev başındaki Papa bizim görüşümüze, “rölativizmin diktatörlüğü” adını
veriyor; ayrıca dinin kişisel bir mesele olduğu ve dinin olası toplumsal rolünün
de kişisel bir mesele olması durumundan belirlendiği görüşünü açıkça dine karşı
saldırı olarak tanımıyor. Açık, seküler toplumun düşmanı olduğunu itiraf eden
eski Papa bu bakış açısını “Kutsal Ruh’a karşı, affedilemez bir günah” olarak
tanımlıyordu.
Eski Papa için bu görüşte günah hikâyesinin anlamı saklıydı – ve bu tutarlı bir
teolojik yorumdur: “Eski Ahit’in ilk kitabındaki sözlerin konu aldığı şey budur:
‘Tanrı gibi olacaksınız ve iyi ile kötüyü göreceksiniz’, yani iyi ve kötünün ne
olduğuna kendiniz karar vereceksiniz.”8 Seküler bir toplumun şerefi gerçekten de
bu tür bir günah içinde yaşamaktır.
Almancadan Çeviren: Itır Arda
Notlar
1 Kardinal Joseph Ratzinger, Einführung in das Christentum. Vorlesungen über das
apostolische Glaubensbekenntnis (Hıristiyanlığa Giriş: Apostolik İnanç Üzerine
Dersler), Düsseldorf 2002, s. 47.
2 Ratzinger, “Warum hasst sich der Westen?” (Batı Neden Kendinden Nefret
Ediyor?), Cicero, Haziran 2004, s. 67.
3 A.g.e.
4 John Paul II, Erinnerung und Identität. Gespräche an der Schwelle zwischen den
Jahrtausenden, (Bellek ve Kimlik: Binyılın Başlangıcında Konuşmalar), Augsburg
2005, s. 26.
5 A.g.e., s. 68.
6 A.g.e., s. 67.
7 A.g.e., s. 21.
8 A.g.e., s. 20.
Cogito
Sayı: 51 Yaz 2007