“Melankoli, ağır depresyonun en ağır biçimidir” diyor Levent Mete,
Depresyon – Hüzünden Melankoliye başlıklı kitabında.1 Türk Dil Kurumu’nun
Ruhbilim Terimleri Sözlüğü’nde 2 “karasevda” olarak Türkçeye çevrilen
melankoli terimi şöyle tanımlanmış: “Kişinin belirli bir neden olmadan
çöküntü durumuna girip çevreden gelen uyaranlara kapanması ve güçlü suç ve günah
duyguları içine düşmesi durumu.”
Mete gibi bilim alanından gelen Julia Kristeva, ünlü Siyah Güneş kitabında,
“Bir bireyde, bazen ya da sürekli (kronik) biçimde ve coşkunluğun taşkınlık
(mani) evresiyle çoğu zaman değişmeli olarak kendini göstermek üzere yerleşmiş
ketleme ve asemboli ile ilgili hastanelik belirtilere melankoli denir” diye
yazıyor. 3 Bir Fransızca sözlükte, “Derin bir üzünç ile genelleşmiş
bir kötümserliğin ıraladığı (karakterize ettiği) patolojik durum” diye
yazıyor melankolinin hizasında.
İkinci bir anlam da veriliyor, on sekizinci yüzyıl Fransız Saray kültürüne
gönderme yapılarak: “Düşe dalıp gitmelerle birlikte yıkılmışlık ve üzünç hali.”
Bir yazın terimleri sözlüğündeyse melankoli eski zaman tıbbına göre insanın dört
temel hıltından biri: siyah safra (ya da Anadolu Türkçesiyle suyuk diyebiliriz)”
olarak tanımlanıyor. Bu arada melankoli sözcüğünün köküne inilerek, Yunancada
melas’ın siyah, khole’nin ise suyuk anlamına geldiği anımsatılıyor. Sonra
anlatılıyor: “Kara suyuk fazlalığı nedeniyle ruhun üzünce eğilimli olduğunu
imler bu sözcük, ya da daha geniş olarak görünür bir nedeni olmayan üzünç
halini. Büyük bir yazınsal motiftir (örge) melankoli; aynı zamanda esin ile
bağıntılandırılmıştır.” Bir yandan tıp açısından, öbür yandan yazın ve felsefe
açısından, binlerce onbinlerce tanımı var melankoli kavramının. Üstelik 2500
yıldır süren bir tanımlama etkinliğinin konusudur melankoli. Herhalde onbinlerce
sayfa tutar melankoli tanımlarını alt alta dizebilseniz.
Bununla birlikte, Bernard Delvaille, “Melankolinin doyurucu bir tanımı, ya da en
azından, bugün beni doyuran bir tanımını bilmiyorum” demeye kalkışabilmiştir.4
Melankoli başlıklı yazısının içeriğine bakılırsa, Delvaille’in kendini en iyi
anlatan tanımı aradığı öne sürülebilir. Buluyor da bu tanımı: Oblomov’un
kişilerinden birinin ettiği bir sözde: “Birdenbire bir şey eline geçiriyor beni,
bir rahatsızlık… O zaman yaşam eksik görünüyor bana.” Delvaille, “Birdenbire,
bir şey” diyor, “işte melankolinin tanımı, gerçekliği”. Yazısını, ucunu
yakaladığı bu ipi çekerek sürdürüyor. Melankolinin ne denli tehlikeli bir ruh
hali olduğunu anlatmaya çalışıp, Guardini’nin sözüyle noktalıyor yoğun kısa
tostoparlak denemesini: melankoli “Varlık’ın karanlık temelleriyle kurulan bir
bağıntıdır.” Belli ki, melankoli denilen kara duygulanım sarıverince insan
ruhunu, yaşam, şu her ne pahasına olursa olsun sürdürmek zorunda olduğumuz
yeryüzü varoluşumuz birdenbire boşa çıkıveriyor, sıfıra indirgeniyor, kahrolası
şeytan“yaşasan da olur, yaşamasan da” gibisinden bir söz fısıldıyor
cankulağımıza. İnsan varlığına gerçek bir tehdit melankoli, çünkü dünyadan
eksiltiyor insanı.
Melankoli üzerine ahkâm kesmeye başladık ama gecikmeden belirtelim: tıptan ve
ruhbilimden anlamadığımıza göre, melankoli daha çok kültürel bir izlek (tema)
olarak bizim ilgimizi çekmektedir. Bu çerçevede Batı dünyası çok kafa yormuş
melankoli kavramı üzerine, Aristo’dan Kristeva’ya, Wolf Lepenies’e değin. Ekim
2005 – Ocak 2006 yılında Paris’te düzenlenmiş olan sergide Batı kültür ve sanat
tarihinde melankolinin yeri anlatılmış, böylece söz konusu kavram anıt
niteliğine yükseltilmişti. Araştırmacılar, bir yandan eskil Yunan, öbür yandan
Musevi – Hıristiyan kültüründe melankolinin en baştan beri var olduğunu öne
sürerler. Eskil Yunan dünyasında ilk melankolik, Homeros’un ölümsüz
kahramanlarından Bellerophontes: “Ama bir gün tanrılar tiksindi
Bellerophontes’den / Aleion ovasında kaldı o tek başına / İnsan uğrağından
uzakta yedi kendi kendini.” Hazret-i Eyüp ise tektanrılı din kültürünün ilk
melankoliği sayılıyor Tevrat’a bakılarak: “İnsan ki, kadından doğmuştur, günleri
kısadır ve sıkıntıya doyar. Çiçek gibi çıkar, ve solar; ve gölge gibi kaçar, ve
durmaz.”5 Dahası var: “Çünkü hep günleri ancak dert ve emeği kederdir;
geceleyin bile yüreği rahat etmez.
Bu da boş.”6 Serol Teber’in Batı tarihinde melankoli kavramının içeriğini
ve gelişimini anlatan çok güzel bir kitabı var: Melankoli “Normal Bir Anomali”.7
Bellerophontes ile ilgili Homeros dizelerini de bu kitaptan aldık. Serol Teber,
Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası / Aşiyan’daki Kâhin çalışmasıyla
ruhçözümleyici eleştirinin çok düzeyli bir örneğini üretmiş önemli bir yazın ve
bilim eri. (Bu tür çalışma Türkçede kaç tane ki?) Çok büyük bir kayıp. Batı
dünyasında melankoliyi incelediği kitabında şöyle diyor: “Ayrıca, melankolinin
tartışılma kalitesi, insanın böyle bir yaşam tarzına yaklaşımı, o toplumun
kültürel evrim düzeyini de gösterebilir”.
Teber’in kitabını okuyunca, hele alıntıladığımız yargısına takılınca “bizim”
dediğimiz kültür alanında melankoli kavramıyla nasıl ilişki kurulduğu sorusu
akla geliyor hemen. Bu konuda Türkiye’de yapılmış kapsamlı bir çalışma var mı,
yok mu, doğrusu bilmiyorum. Henüz rastlamadım. İslamiyet öncesinden başlayarak
özerk iç insanın oluşumuna öncelik tanınmamış bir kültür geleneğimiz olduğu için
melankoli konusuyla yüzyıllarca ilgilenmediğimiz öne sürülebilir.
Ancak “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır” sözü, çok çok eskilere dayanmasa
da, melankolinin kültürümüzde olmadığı değil, yeterince incelenmemiş olduğu
düşüncesini de kışkırtmıyor değil. Umarım, bir bilim insanımız günün birinde,
Türkiye’nin Robert Burton’u ya da Wolf Lepenies’i olmak üzere oturur masanın
başına. Bu arada, benim çeşitli okumalardan kestirebildiğim kadarıyla, geçmiş
kültürümüzde, özellikle İslamiyeti benimsedikten sonraki dönemde melankoli
izleğinin üzerinde duran düşünürlerimiz olmuş.
Elbette, bu aşamada Türkleri de içeren genel İslam düşünce yaşamından söz etmek
daha doğru olur. Eskil Yunan filozoflarını yeniden insanlığa kazandıran Müslüman
düşünürlerin ünlü dört suyuk ya da Ahlât-ı Erbaa kuramını da benimsemiş
oldukları anlaşılıyor.
Bu çerçevede, bildiğimiz gibi, melankoli sözcüğünü malihulya diye aktarmışlar
kendi kültürlerine. (Sevan Nişanciyan, Elif’in Öküzü ya da Sürprizler Kitabı
başlıklı eşsiz çalışmasında bu kavramın tarihçesini özetliyor. Aslında Arapların
kullandığı deyim malikhulya imiş. Biz, dilimizi hiçbir şey sokmasın ama, kh’yı
h’ya indirgediğimiz için çıkmış ortaya hulya, sonra olmuş bu hülya. Bizim büyülü
anlamlar yükleyerek bu sözcüğü güzelleştirdiğimiz, Yunanca aslı olan kholia ile
hiçbir anlamsal kan bağı kalmamış ölçüde değiştirdiğimiz anlaşılıyor.
Sözcüklerin dilden dile gezinmesi gerçekten ilginç bir konu.
Örneğin Robert Burton, Arapların melankoliye myrachial dediğini belirtirken
herhalde malikhulya sözcüğünü İngilizce okuyordu.) Dar-ül İslam’ın dünyanın en
ileri kesimi olduğu dönemlerde birçok Müslüman düşünürün melankoli üzerine
çalışmış olduğu anlaşılıyor. Yalnızca İbn Sina değil, İbn Zekeriya ar – Razi,
Ebu Bekir Muhammed, El Mecusi, özellikle İshak İbn İmran gibi önemli
düşünürlerin, bugün Batı diye tanımladığımız ve ayrıca incelenmesi gereken
nedenlerden ötürü ayrı bir uygarlık gibi gördüğümüz kesimi de besledikleri açık.
Bunları inceleyen kültür tarihçilerimiz, özellikle kendilerini “muhafazakâr”
diye tanıtanlar arasında herhalde vardır. Biz bu yazımızın dar kapsamı içinde
kalalım ve dikkat diyelim! Yusuf Has Hacib’in övünç kaynağımız olan ünlü Kutadgu
Bilig’inde melankoliden söz ediliyor.
Kabalcı Yayınları’ndan 2006’da çıkan Reşid Rahmeti Arat çevirisine bakıyorum: Ey
kardeş onun sevdası güçlenmiştir; / ey dostum, o ilaç içmeli ve beyni
temizlenmelidir. (6012). Dahası var: Ya da sevda çoğalarak beynime mi tesir etti
/ veya gözüme mi öyle görünüyor; ben bir ilaç içeyim (6590). Ahlât-ı Erbaa
kuramının yönlendirdiği sözlerdir bunlar. Döt hılt eskiden şu sözcüklerle
anlatılmaktaydı: dem (kan), balgam, safra, sevda. Nişanciyan’ın o güzelim
çalışmasına bakalım yine. Sevda aslında kara şey ya da kara kadın demekmiş. Kara
safra ya da suyuğun bir adı olmuş. Belli ki, bu sözcüğü de almış, anlamca
allayıp pullayıp yücelere çıkarmışız. Sözcüğün tarihinin incelenmesini
uzmanlarına bırakalım. Melankoli kavramının Yusuf Has Hacib’ten aşağı yukarı beş
yüzyıl sonra Naima’nın da elinden geçtiğini söyleyelim. Zeki Aslantürk’ün
Naima’ya Göre XVII. Yüzyıl Osmanlı Toplum Yapısı başlıklı çalışmasına bakıyoruz.8
Naima tam bir toplumbilimci gibi ele almış konuyu: “İnsan vücudu dört unsurdan
terekküp ettiği gibi insan toplulukları da dört rükünden terekküp eder.
Bunlar erkân-ı Erbaa dediğimiz ulema, asker, tüccar, reayadır.” Reayayı kara
suyuk ile koşut sayıyor Naima. Şöyle diyor: “Reaya sevda makamındadır”. Şiir
gibi bir söz. Melankoliyle reayanın durumunu karşılaştırarak anlatıyor ne demek
istediğini. “Ve vücuda sevda galip olunca vesvese ve mal-i hülya gibi
hastalıklar zuhur eder” diye buyurduktan sonra “geçimi ve refahı haddini aşarsa
yer yer kavgalar çıkar, devlet adamlarına karşı serkeşlik başlar” sözleriyle
reayanın kara safrasının nasıl kabarabileceğine örnek getiriyor.
Herkesin yerini ve haddini bilmesi gereken Osmanlı toplumunda bu sorunu pek
önemli görmüyor: “Fakat sevdadan husule gelen hastalık tehlikesi olmadığı gibi
reayanın da memlekete zararı tasavvur olunamaz. Arada biri heyecanlanarak ve
kabararak feryad ve hezeyanları olursa def edilmeleri kolaydır.” Elbette, bu
söz, Naima’nın, İslamiyet’in parlak döneminin düşünürlerinden ayrımlı olarak,
melankoliyi yalnızca toplumun değil iç insanın sağlığı bakımından da çok önemli
bir tehdit olarak görmediğini ortaya koyuyor: “Ahlât-ı Erbaanın (kan, balgam,
safra, sevda) vücudun sıhhatinin bozulmaması için itidal üzere olmaları
lazımdır. Bunlardan biri kemiyet ve keyfiyet cihetinden fenalaşıp fasit veya
diğerlerine galip olursa onu çıkarmak veya teskin etmek lazımdır.” Naima’nın
yaklaşımının, Osmanlı toplumunun ve iç insanının yapılarının değişime kapalılık
ve durağanlık derecesine ilişkin bir fikir verdiği de öne sürülebilir. Başka bir
açıdan da deyimleyebiliriz bu savımızı: aynı yüzyılın Batı Avrupa’sının
(birazdan göreceğiz) tersine, melankoliden korkmamaktadır kendine güvenen
Osmanlı(!). Bunda övünecek fazla bir şey yok: Osmanlı iç insanı Batı iç
insanının yaşadığı tinsel ve ruhsal serüvenleri yaşamamıştır. Ancak,
melankolinin genel olarak bizim kültür coğrafyamızda da yüzyıllar boyunca olumlu
algılanmadığı anlaşılmaktadır.
Bunun istisnası belki de İslam gizemcileri ve Mecnun tipi âşıklardır. Belki de
bu istisnalar nedeniyle hülya ve sevda sözcükleri, düşünürlerimizin onlara reva
gördükleri karanlık anlamlardan sıyrılarak halkın imgeleminde birer kırmızı gül
olmuşlardır.
İki bin yılı aştığını söyleyebildiğimiz kültür tarihimizde melankolinin yerini
adamakıllı inceleyecek biri çıkarsa kendimizi daha iyi tanıyacağımız kesindir.
Bununla birlikte, melankoliyi yaşamış olsak bile kendimize pek fazla dert
etmediğimizi, dolayısıyla incelemediğimizi şimdiden öne sürmek büyük bir iddia
olarak görülmez herhalde. Bu çerçevede, Ömer Seyfettin’in Hamlet başlıklı
denemesinden söz edebiliriz. Ömer Seyfettin, Batı Kültürü’nün en melankolik
kahramanlarından biri üzerine ayrıntılı bir kişilik irdelemesi yapmıştır. Neden
Hamlet’i seçtiğini şöyle açıklar: “Ümmet devrimizin yadigârı olan klasik
edebiyatımız marazi ve mücerret bir şekilde devam edegeldiğinden içinde canlı
enmuzeçler bulmak imkânı yoktur”. Ömer Seyfettin’in klasik yazınımıza
yakıştırdığı olumsuz sıfatları benimsemek güç görünmektedir. Ancak, Ömer
Seyfettin’in, kendine özgü sözcüklerle, klasik yazınımızda bireyin yokluğunu
belirlediğini onaylayarak söyleyebiliriz. Bireyin olmadığı kültür ortamında iç
insanın gelişmesinin olanağı da çok sınırlıdır.
Osmanlı toplumunun, iç insanının, klasik kültürünün iç dinamiklerden çok dış
koşulların bastırmasıyla değişmeye zorlandığı on dokuzuncu yüzyıldan başlayarak
melankoli Türk kültürünün belirgin bir parçası haline gelmiştir. Melankolinin
izdüşümü özellikle yazın alanında gittikçe göze batar olmuştur.
Bu açıdan Serol Teber’in daha önce anmış olduğumuz Tevfik Fikret ile ilgili
çalışması araştırmacılar için önemli bir yol göstericidir. Türk modernleşmesinin
tarihinde melankoli önemli bir damardır. Bugün melankoli izleği kültürümüze o
denli yerleşmiştir ki, sanat alanında çok satan bir meta niteliği bile
kazanabilmiştir (Yer yer ayağa düşmüştür dememek için). Ne ki, bu evrim
melankoli kavramıyla yeterince içli dışı olduğumuz anlamına gelmez. Çünkü,
bırakın eski zamanları, modern kültür tarihimizde bile melankolinin yeri üzerine
kapsamlı bir çalışma henüz ortaya konulmamıştır.
Biz, melankoliyle kafayı bozmuş Batı dediğimiz kültür coğrafyasına dönelim. Batı
tarihinde melankolinin yeri ya da Batı’da melankolinin tarihi artık Batı
toplumlarında genel kültürün bir parçası olmuştur. Melankolinin Batı tarihi
içindeki evrimi birçok bilgi dalı açısından incelenip irdelenmiştir. Bu
“melankoli biliminin” ne denli geliştiğini gösteren en güzel örnek, yazımızın
başında değinmiş olduğumuz melankoli sergisidir. Melankoli biliminin gelişimi,
bir yandan Batı iç insanının kendini daha iyi tanıma çabasının bir parçasıdır;
öbür yandan da, melankoliyi denetim, giderek egemenlik altına alma uğraşının
tarihidir. Melankoli, Batı kültür tarihinin eleştirel, giderek muhalif kanadında
yer alan bir izlektir.
Zamanla melankoli, tanımlanma, tanılanma, bir yandan otanma, öbür yandan
sergilenerek metaya dönüşme, böylece dizgeyle bütünleştirilip indirgenme,
zararsız hale getirilme sürecine itilmiştir. Bugünkü post-modern Batı kültürünün
ana damarlarından birinin hâlâ melankoli olup olmadığı tartışmalıdır. Genel
kültür içinde Batı melankoliyi (depresyona) indirgemeyi başarmış görünmektedir.
Bununla birlikte orada burada tuhaf insanlar hala görülebilmektedir. Ron
Mueck’in “Koca Adam”ının köşesinde kalması gerekirken sergilenmesinden hiç
korkmayalım! Sergileyebildiğimize göre korkmamız gereksiz. Gittikçe ussallaşan,
küreselleşen, kök saldıkça mutluluk salgılama gücü artan anamalcı dizgenin bu
dikiş hatalarını da yakında giderebileceğine güvenebiliriz. Neyse! Lafı daha
fazla gırgıra boğmadan konumuza dönelim yine! Batı’da melankolinin tarihi kısaca
özetlenebilecek duruma geldiğine göre, biz de bu tarih üzerinden yazmayı göze
alabiliriz.
Eskil Yunan’da melankoli, kara suyuğun yoğunlaşmasıyla dört hılt arasında
dengenin bozulmasına yol açtığı için sağlıklı bir ruh hali olarak görülmemiş.
Ancak Aristoteles, yanıtsız kalmayı sürdüren bir soruyla karıştırmış ortalığı:
“Felsefe, devlet bilgisi, şiir ya da güzel sanatlar alanlarında ayrıksı
(istisnai) insanların açıkça melankolik olmalarının, giderek bunlardan
bazılarının kara suyuktan kaynaklanan rahatsızlıklara tutulmalarının nedeni
nedir?” Günümüzde tecimsel boyutlara da ulaşarak moda olan delilikle dâhilik
arasında nedensellik ilişkisi bulunduğu savının kökeninde bu sorunun bulunduğu
öne sürülebilir. Nitekim Tarih boyunca melankoliyle ilgili yorumlar da delilikle
dâhilik kutupları arasında gidip gelmiş. Hıristiyanlığın ilk döneminde
melankoliye olumsuz bakış sürmüş. Çekilgin yaşam biçimini seçen keşişlerin
kendilerini düşlere, düşlemlere, tehlikeli düşüncelere kaptırmaları acedia diye
anılarak kargışlanmış.
Bu arada, Tarihin en anlamlı melankolik beti(figür)lerinden birinin İsa olduğu
en azından resmi düzeyde görmezlikten gelinmiş. Dogmanın dışında duygu düşünce
âlemine dalmak yürek tembelliğine yol açar, din yolundan saptırır diye
korkulmuş. Müslüman düşünürlerin de temel belirleyicileri arasında yer aldığı
Ortaçağ düşüncesi deli kutbuna yakın yorumlama çizgisini sürdürmüş. On beşinci
ve on altıncı yüzyıllarda işler karışmaya başlamış. Dâhilik kutbuna eğilim
belirginleşmiş. Bu arada “Rönesans melankolisi” denilen anlıksal / tinsel duruş
gelişmiş. Bir sözlük şöyle açıklıyor Rönesans döneminde Batı iç insanının bir
yandan aydınlığa doğru atılım yaparken, öbür yandan gölgesinin melankoliyle
cebelleşmeye başlamasını: “Evrenin ereksel birliği ve açıklanıp
anlaşılabilirliğine ilişkin sağlam inancı yitiverdi Rönesans. Tasarım birliği
bir kez yetkesini yitirince, insan eylemlerinin ereksel değerine duyulan güven
bulunamaz oldu.
Ortaya çıkan sonuca Rönesans melankolisi denildi.” Ortaçağın dinsel inançlar
temelinde açıklanıp anlaşılan güvenli dünyasının yerini, usun sorulu sorgulu,
geleceği belirsiz serüveni almıştı. Ancak melankoliyi geçmiş özlemine indirgemek
yetersiz olur. O dönemin entelektüelleri diyebileceğimiz kesim bir yandan
yeniden doğuşu sağlarken, öbür yandan gidişi sorgulamaya başlamışlardı. Bunun
nedeni, aydınlarla dünyayı çekip çevirenlerin aslında hiçbir zaman aynı öbekte
yer almamaları olabilir. Bir yandan ikinci grubun yönetiminde yeni bir dünya
doğruyor, öbür yandan da birinci gurubun içinde tanımı hâlâ tam olarak
yapılamayan bir kuşku gelişiyordu.
Belki bu kertede, Kristeva’nın Siyah Güneş kitabının beni çok etkileyen bir
bölümünü bu yazımda da bir ara çıkış noktası olarak almaya kalkışacağım. Genç
Hans Holbein 1522 yılında Ölü İsa başlıklı bir resim çizmiştir. Bildiğimizden
çok ayrımlı bir İsa’dır bu. Gerçek bir ceset uzanmaktadır gözümüzün önünde.
Yenilmişlik, bitmişlik görünümü kesindir. Ne gizemcilerin ne de hippilerin
İsa’sına benzemektedir. Gövdesinden tümüyle çekilmiştir Nur. Bu resimdeki İsa,
Kilisenin İsa’larına da benzememektedir.
Görünüşünde ne bir kutsallık ne de geri gelecek bir yalvaç havası vardır. Sanki
İsa gerçekten ölmüştür. Avrupa büyük değişime doğru yol alırken İsa
ölüvermiştir. Kristeva’nın çözümlemesinin dışına taşarak kuruyorum: bir yoruma
göre, anamalcılığın tanrısıyla insan tinindeki şeytanın birlikte
gerçekleştirdikleri bir komplonun kurbanı olmuştur İsa. Başka bir yoruma
göreyse, Karamazov Kardeşler’in ünlü sorgucu bölümünde Dostoyevski’nin
anlattıklarını o zamandan görmüştür İsa. Geri gelse bile insan arasına çıkmasına
izin verilmeyeceğini anlayarak ölmeyi seçmiştir. Çarmıh’tayken “Peder, niye
bıraktın beni?” diyen İsa’dır Holbein’ın çizdiği. Bitimli, ölümlü, kutsallığı
sorunlu, ötesi, değeri belirsiz bir dünyadır bu. Artık Avrupa’da birçok aydın,
düşünür, sanatçı gelişmelere bu eleştirel pencereden bakacaktır. Duyarlı bir
ruhun Avrupa’daki gelişmeler karşısında duyduğu kuşkunun trajik bir
dışavurumudur üzerinde durduğumuz resim. Avrupa hep böyle ilerlemiştir işte,
çekişe çekişe kendini aşmaya çalışmıştır. Her büyük toplumsal / kültürel devinim
aynı zamanda Avrupa iç insanının da yeniden biçimlendirilmesini sağlamıştır.
Yeni düzen, reform, karşı - reform derken us ile dini bağdaştırıp melankoliyi
düzen düşmanı ilan etmekte gecikmemiş. Martin Luther, 1532’de, kendisinin de bir
Satürn çocuğu olduğunu öne sürerek, inananları melankoliye karşı uyarmış,
melankoliyi, dolayısıyla kendilerini aşmaları için öğütler vermiş. Timothy
Bright ünlü Kitab-ı Malihülya’sını 1586’da yazmış. Yeni düzen için melankoli
delilik kutbuna yakın, otanması gerekli bir sayrılıktır. Bright bu ruh
hastalığının nedenlerini ve nasıl tedavi edileceğini anlatır. Gel gör ki,
Shakespeare’in melankolik prens Hamlet’i bu kitaptan esinlenerek yarattığı
söylenir. Hamlet’in ağzının payını yüzyıllar sonra Ömer Seyfettin yukarıda
gönderme yaptığımız yazısında vermiştir. Hamlet’in ne denli düzen bozucu,
bireyci, ham hayalci bir adam olduğunu anlatıp sağlıklı bir toplumda böyle
kişilere yer verilmemesi gerektiğini savunur. Sanki on altıncı yüzyıl
İngilteresi’nin yöneticisi gibi yazmış Ömer Seyfettin. Ancak iş işten geçtikten
sonra dünyaya gelmiş olduğu için Ömer Seyfettin’in on yedinci yüzyılda
İngiltere’de bir melankoli kültü gelişmesini önleme olanağı yoktu: Semper
Dowland, semper dolens. 1621 yılında Robert Burton’ın eşsiz çalışması
Melankolinin Anatomisi yayımlanmış. Bir ütopyadır bu kitabın anlattığı:
Melankoliden arınmış İngiltere.
Onun açısından bakarsak, haksız değil Burton. Yeni düzen yeni (iç) insan demek.
Sağlıklı bir insan yapmak için melankoli belasını defetmek gerek. Melankoli
insanın tinsel, ruhsal ve toplumsal düzenine tehdit oluşturacak derecede vahim
bir hastalıktır. Melankoli, bireyin düzeni içselleştir(e)emesi, toplumsal
yaşamdan eksilmesi, ortak yaşama duygusuna katıl(a)maması demektir. Bu tür bir
duygulanımın düzen kurma çabalarına karşıt düştüğü açıktır. Yeni düzenin temel
taşı olan bireyi melankoliye karşı özellikle korumak gerekir. Artık başlamış
sayabileceğimiz modern çağlarda melankoli, düzene karşıt olarak
tanımlanmaktadır.
Wolf Lepenies’in Melancholie und Gesellschaft [Melankoli ve Toplum] başlıklı
olağanüstü çalışmasını melankoli konusuna ilgi duyan herkes okumalıdır.9
Lepenies, melankolinin düzen karşıtı konumunu kesinler. Ancak, Burton ve
fikirdaşlarının öne sürdükleri gibi melankolinin düzeni bozan bir dış mihrak (!)
olduğunu kabul etmez. Düzenin kendisinin melankoliyi ürettiğini, giderek
melankolinin düzenin parçası (şairane söylersek: belalı gölgesi) olduğunu
anlatır. Özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya üzerinde durur. Yükselen düzenin
iktidardan dışladığı aksoylular, kentsoylu değişimlerden umduğunu bulamayan
aydınlar, atomlaşan birey ile birlikte gelişmeye başlayan yalnızlık duygusu,
küskünlük, içe kapanma gibi ruh halleri, çalışma ahlakıyla ters düşen ve geçmiş
yüzyıllarda bilinmeyen can sıkıntısı olgusu, kent yaşamına ve sanayileşmeye
tepki olarak doğaya sığınma isteği, hep yeni düzenin doğurguları olarak
melankolinin toplumsal / kültürel kaynaklarını oluşturmaya başlamışlardır. Bu
arada içe kapanmanın özsever (narsisist) yönü, melankoliyi dozu artmadıkça
keyifli bir ruh hali olarak algılama kültürüne temel olmuştur. Bir yandan
dayandığı muhalif düşünce ve duygular, öbür yandan verdiği hazla melankoli
kentsoylu kültürünün, özellikle yüksek kültürünün önemli bir damarı haline
gelmiştir.
Bana kalırsa melankoli çoşumculukla (romantizm) birlikte çoşmuştur. Işık
Ergüden’in düzgün bir Türkçeyle bu yıl Versus yayınları yoluyla kültürümüze
kazandırdığı Michael Löwy ile Robert Sayre’nin Moderniteye Karşı Romantizm alt
başlığını taşıyan kitaplarının üst başlığının İsyan ve Melankoli olması da bunu
göstermektedir. Çoşumcu akım, melankolinin (aslında melankolik tepkinin de
diyebiliriz) Batı kültürü açısından daha iyi anlaşılması olanağı da
yaratmaktadır. Bu çercevede en delici saptamalardan birini Jean Starobinski La
Melancolie au Miroir [Aynadaki Melankoli] kitabında yapmıştır.10
Starobinski ilk çoşumculardan Schiller’in elejilerle ilgili denemesinden söz
ederken şöyle der: “Schiller’e göre elejide doğa ve ülkü (ideal) yas
konularıdır; çünkü doğa yitirilmiş, ülkü ise henüz ulaşılmamış olarak
gösterilir.” Schiller’den bugüne, bildiğimiz kadarıyla çoşumculuk tarihini şöyle
bir aklımızdan geçirirsek, Starobinski’nin sözünü biraz daha ağırlaştırarak
çoşumculuğun tümüne uygulayabiliriz. Çoşumcu, Rönesans ile başlayan büyük
uygarlık atılımında bir yandan doğadan kopulmuş olmasına, öbür yandan insanın
özellikle tinsel varlığı açısından saptanan ülkülere ulaşılamaz hale
gelinmesine, bu durumun kabul edilmeyerek gelişimin hâlâ doğru yönde olduğunun
ileri sürülmesine tepki gösterir. Örneğin, siyaset bilim ağzıyla söylersek,
liberaller sayısal bireyciliği, çoşumcular ise nitel bireyciliği savunur. Max
Blechman’ın sık sık andığım bir sözü vardır: “Kuşbakışıyla Marx’ın verdiği
hüküm, çoşumculuğun anamalcılığa kutlu sonuna değin meşru antitezi olarak
refakat edeceği yönündedir.” Melankoli bu çoşumcu tepkinin en güçlü
dışavurumlarından biridir.
Herhalde Hölderlin de bu melankoliyi en somut biçimde yaşamış şairlerden
biridir. Nitekim Serol Teber Melankoli kitabında bir bölüm ayırmıştır
Hölderlin’e. 73 yıl yaşamış bu büyük şair. Ömrünün ikinci 36 yılını bir odada
geçirmiş. Teber’in anlatımıyla, “büyük bir suskunluk içinde, ne odasından çıkmak
istemiş, ne kaçmış, ne de yapılanlara itiraz etmiş”. Ona bakan aile dışında
kimseyle konuşmadan tüketmiş ömrünü Hölderlin. “Bu arada 50–60 kadar şiir ve
çoğunluğu annesine ve kardeşine olmak üzere bir o kadar da mektup yazmış.”
Hölderlin’in ömrünün bu ikinci döneminde bir ruh hastası olarak yaşamış olduğu
düşünülür genellikle. Bu nedenle, delilik ile dâhilik arasında nedensellik
ilişkisi kuranların en önemli örneklerinden biridir. Öte yandan, Hölderlin’in
kendine kapanmanın en uç örneğini yaratırken aslında deli numarası yaptığını,
aklının başında ve tavrının bilinçli olduğunu öne sürenler de vardır. Başka bir
deyişle, One Flew Over the Cuckoo’s Nest filmindeki dev Kızılderilinin dilsiz
numarası yapmasıyla aynı türden bir tavır yakıştırılmaktadır Hölderlin’e.
Doğrusu, göksel bir biçemle yazan Hölderlin’e ben de konduramıyorum deliliği.
Gönlündeki melekleri insanlardan sakınmak için kendi üstüne kapanmış olduğunu
düşünüyorum.
Hölderlin eskil Yunan söylencesine vurgundur. Bu söylenceye inanarak, doğa,
insan ve tanrıların iç içe uyum halinde yaşayıp gittikleri bir evren
düşlemiştir. Yaşı ilerledikçe bu hülyasının boş olduğunu görmüştür. Çünkü
dünyayı değiştireceğini sandığı Fransız Devrimi’nin sonuçları onda derin düş
kırıklığı yaratmıştır. Yani bir yandan doğadan kopmuşluk, öbür yandan kentsoylu
devrimin ülkülerine ulaşılmazlığına, dahası: bunların düzmeceliğine inanması
Hölderlin’in melankolisinin kültürel arka düzlemini oluşturmuştur. Hölderlin her
melankolik gibi hayata sevdalanmış, yarım yamalak yaşamayı ya da yaşamak diye
kendisine sunulan düzmecelikleri içine sindirememiş, Koca Adam gibi köşeye
çekilmiştir.
Julia Kristeva’nın Kara Güneş’inin “Güzellik: Depresifin öbür dünyası” bölümünü
okuduktan sonra söylüyorum: Melankolik ruhun susuzluğunu ancak sanatın güzelliği
bir nebze giderebilir. Belki de Aristo’nun sorusunun yanıtı buradadır. Gilles
Bardebette’in11 dediği gibi, “Yoğun bir kan topu: işte en güzel
şiirlerimizin kaynağı”, yani sevda.
Notlar
1 Levent Mete, Depresyon – Hüzünden Melankoliye, İletişim Yayınları, 1999.
2 Mithat Enç, Ruhbilim Terimleri Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1974.
3 Julia Kristeva, Soleil Noir, Dépression et mélancolie, Gallimard, 1987.
4 Bernard Delvaille, Magazine Litteraire, no. 244, 1987.
5 Kitabı Mukaddes, Eyüp, Bap 14 – 1, 2, Kitabı Mukaddes Yayınları, 1992.
6 A.g.e., Vaiz, Bap 2 – 23.
7 Serol Teber, Melankoli “Normal Bir Anomali”, Say Yayınları, 2004.
8 Zeki Aslantürk, Naima’ya Göre XVII. Yüzyıl Osmanlı Toplum Yapısı, Ayışığı
Kitapları, 1997.
9 Wolf Lepenies, Melancholie und Gesellschaft, Suhrkamp, 1998.
10 Jean Starobinski La Melancolie au Miroir, Julliard, 1997.
11 Magazine Litteraire, 1987, s. 244.
Cogito
Sayı: 51 Yaz 2007