Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi'nin ilk işleri arasında, 'Karacaahmet
Mezarlığı'ndan toplanan kafataslarının ölçümü' ile 'Türk, Ermeni, Rum ve Musevi
gibi farklı ırki kökenlere sahip çocuklar üzerine' karşılaştırmalı araştırmalar
yapmak vardı
Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun ırkçılık kokan ifşaatları,
Cumhuriyet'le birlikte başlayan "milli kimlik" inşasında, ırkçılığın yerinin ne
olduğu tartışmalarına geri dönmeyi gerektirdi.
Irkçılık Türk milliyetçiliğinin özünü mü oluşturur, yoksa onu besleyen
damarlardan biri mi? Irkçılık dönemsel bir sapma mıdır, yoksa günümüze kadar
varlığını sürdüren ontolojik bir durum mu? Mustafa Kemal'in ırkçı yönelimler
karşısındaki tutumu neydi gibi sorulara, bir gazete yazısında cevap vermek kolay
değil, ama herhalde bir ufuk turu yapabiliriz.
Türkiye'de ırkçılığı besleyen damarlardan biri, Osmanlı döneminden miras kalan
"Adriyatik'ten Orta Asya'ya uzanan Büyük Türk (Turan) Devleti kurmayı
hedefleyen" Panturanizm ideolojisi. Ancak Batı'nın medeniyet seviyesini
yakalamayı takıntı haline getirmiş Kemalist elitlerin, Batı'da egemen olan
bilimsel ve ideolojik görüşleri aynen transfer etmeye çok hevesli olmalarını da
gözardı etmemek lazım. Nitekim, faşizmin dünya çapında yükselişe geçtiği
1930'larda Türk milliyetçiliğinin de şiarı "tek devlet, tek ulus, tek kültür,
tek lider, tek doktrin, tek parti" idi. Bu tekçi anlayışa destek vermek için
tarih, arkeoloji, filoloji, etnografya, etnoloji, öjenik ve antropoloji gibi
"bilimsel" disiplinlerin yardımıyla "tek ırk" icadına girişildi.
Cumhuriyet döneminde Darülfünun'da (1933'ten sonra İstanbul Üniversitesi oldu)
kurulan ilk bölüm antropoloji bölümüydü. 1932'de Afet İnan, Hamdullah Suphi
Tanrıöver, Samih Rıfat, Sadri Maksudi Arsal, Reşit Galip, Yusuf Akçura ve
Şemseddin Günaltay gibi "bilim adamları" tarafından geliştirilen Türk Tarih
Tezi'nin ana teması, dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin yaratıcısının Türkler
olduğu idi. Türk ırkını, ikinci sınıf bir ırk olarak gören Batılı önyargıların
tahrik ettiği savunmacı bir psikolojinin ürünü olan tez, "tarihi haklar" iddia
ederek Anadolu'yu sahiplenmeye çalışacak Ermeniler, Rumlar, Kürtler gibi "gayri
Türk" unsurların önünü kesmeyi de amaçlıyordu. Nitekim, daha 1930'da Adalet
Bakanı Mahmut Esat Bozkurt "[B]u memleketin efendisi Türk'tür. Öz Türk
olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle
olmaktır" diye buyurmuştu bile.
1934 yılında çıkarılan İskân Kanunu, halkı Türk ırkından olanlar ve olmayanlar
diye ayırırken, vatandaşların sadece Türkçe soyadları almalarını zorunlu kılan
Soyadı Kanunu din, mezhep ve alt kimlik ayrımlarını gizleyerek tek bir kimlik
oluşturması sürecinde önemli rol oynadı. 1936'da dünya yüzündeki tüm kültür
dillerinin kök dil olarak Türkçe'den türemiş olduğunu iddia eden Güneş-Dil
Teorisi ile üst metinde "Türk ırkı dünyadaki bütün medeniyetlerin kurucusudur,
dolayısıyla en üstün ırktır" denirken, alt metinde "Anadolu'daki tüm halklar
aslında Türk'tür, fakat dil ve din gibi sapmalar yüzünden Türk olduklarını
unutmuşlardır" denmek isteniyordu. Ultra ırkçı ideolojinin düşman kardeşleri
Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan'ın yıldızları da bu yıllarda parladı.
Büyük araştırma
Aynı yıllarda kurulan Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi'nin ilk işleri arasında,
"Karacaahmet Mezarlığı'ndan toplanan kafataslarının ölçümü" ile "Türk, Ermeni,
Rum ve Musevi gibi farklı ırki kökenlere sahip çocuklar üzerine" karşılaştırmalı
araştırmalar yapmak vardı. 1925-1939 arasındaki yayın hayatında Maarif
Vekillerinin "fahri reisliğini" yaptığı Türk Antropoloji Mecmuası, o dönemde,
"bilimsel bir araç olarak" antropolojiyi kullanarak, Türk ırkının üstünlüğünü
kanıtlamak için ne kadar kafa patlatıldığına dair örneklerle doludur. 1935-1945
arasında düzenlenen CHP Konferans Serisi'nde sunulan bildirilerden bazılarının
başlıkları ise şöyledir: "Alpin Irk, Türk Etnisi ve Hatay Halkı", "Öjenik
Tatbikatı", "Anadolu'nun Irk Tarihi Üzerinde Antropolojik Bir Tetkik", "Türk
Beyinleri Üzerine İlk Antropolojik Araştırma", "Irk Hıfzısıhhasında Irsiyetin
Rolü ve Nesli Tereddiden Koruma Çareleri"...
Türk Tarih Tezi'nin mucitlerinden Afet İnan, "Türklerin brakisefal [beyaz] Alpin
ırkının mükemmel temsilcileri olduğunu göstermek üzere" yaptığı doktora
çalışmasının önsözünde şöyle der: "...1936 yılında bütün memlekette büyük ölçüde
antropometrik bir anket yaptırmak arzumu Atatürk'e anlattım. Uygun gördüler ve
beni teşvik ettiler. Bunu hükümetten rica etmemi emir buyurdular". Nitekim tam
64 bin kişiyi kapsayan bu çalışma, Başbakanlık, Milli Güvenlik Bakanlığı, Sıhhat
Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı'nın her türlü desteği ile yürütüldü, ölçümler
sivil ve askeri doktorlar, sıhhiye memurları, beden eğitimi öğretmenlerince
yapıldı, askerler gönüllü denek olarak Afet İnan'ın emrine sunuldu.
Bu "bilimsel" çalışmada kullanılan bazı yöntemler ise şunlardı: Yaşayan
insanların başının ölçümü (sefalometri), kurukafanın ölçülmesi (kraniyometri),
insanın bedensel özelliklerinin ölçülmesi (antropometri), kafatasından karakter
teşhisi (freneloji), saç tiplerinin, boy ve bacak uzunluğunun, kafa şeklinin ve
beyin ağırlığının ölçülmesi, yüz, göz, çene ve burun indekslerinin hesaplanması.
Ama aslında görünüşte bile bilimsel kriterlere uyulmuyordu. Çalışmalar henüz
vücut gelişimini tamamlamamış gençler üzerinde yapılıyor, ölçümlerde standart
aletler kullanılmıyor, malzeme seçiminin hangi kriterlere göre yapıldığı
açıklanmıyor, bazen malzeme sayısı hipotezi doğrulayıncaya kadar artırılıyor,
bazen tek bir örnekle makaleler yazılıyor, bazen bir "araştırma" bile yapılmadan
sonuca varılıyordu. Bütün bu manipülasyonlara rağmen "bilimsel" bulgular hâlâ
ideolojik hipotezle çelişiyorsa, "sosyal koşullar", "adet ve anâneler", "köyde
büyümek", "denize yakın yaşamak", "muhtelif sebepler" gibi özürler
sıralanıyordu. Kısacası bilimin, istenildiği zaman nasıl da "sözde" bilim haline
getirilebileceğinin mümtaz örnekleri sunuluyordu.
Dilaçar
Mustafa Kemal'in emri ile 1935'te Ankara'da, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'ne
taşınan Antropoloji bölümünde ll. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar devlet desteği
ile (en verimli şekilde (!) Nazi Almanya'sında ve faşist İtalya'da kullanılan) "öjenik
bilimi" çalışmaları yürütüldü. Aynen bugün Halaçoğlu'nun yaptığı gibi,
"hipotezler", "gözlemler", "ölçümler", "deneyler", "testler" gibi büyülü
kavramlardan oluşan kapalı devre bir metodoloji ile ideolojik doğrular bilimsel
doğrulara dönüştürülmeye çalışıldı.
"Türklerin ve Ermenilerin ortak kökenleri" üzerine kitap yazmayı planlayan ve
Mustafa Kemal'in "Dilâçar" soyadını verdiği Osmanlı Ermenisi, Bulgaristan
vatandaşı dilbilimci Agop Martanyan'ın 1939'da Hatay'ın Türkiye'ye katılması
vesilesi ile İskenderun Halkevi'nde söyledikleri, Halaçoğlu'nun tezlerinin ikizi
gibidir. Dilâçar şöyle der: "... Birçok beşer toplulukları, tarihlerinin bazı
noktalarında dil ve mezhep değiştirmişlerdir (.) Bugün Arapça konuşan Hatay
Türklerinin Sâmiîlikle hiçbir alakaları yoktur. Onların kafatası endisi, vasati
olarak 85 olduğunda, bunlar eski brakisefal Alpinlerin öz ahfadıdırlar (.) Bugün
Hatay'da Arapça konuşan halk aslen Türk olup (.) Kemalizm Türkçülüğü bugün
onlara kendi öz benliklerini, öz menşelerini bildirmiş ve Türk etnisitesinden
olduklarını göstermiştir..."
İşler iyice çığrından çıkıyordu ki, Almanya'nın yenilmesi kesinleştiğinde,
yönetici elitler ırkçılıkla aralarına mesafe koymak zorunda kaldılar. 1944'te
Turancılar Davası'nda ceza alan sanıkların 1947'de beraat ettirilmeleri ve aynı
yıl Afet İnan'ın yukarıda sözü edilen doktora tezini Türkçe olarak yayınlaması
ırkçıların son çırpınışları oldu. Ancak Türk milliyetçiliğinden ırkçı damar
sökülüp atıl(a)madı. 1960'lardan itibaren ırkçılık, "Türk-İslam sentezi" adıyla
yeni bir evreye girdi ve Alparslan Türkeş'in Milliyetçi Hareket Partisi'nin
(MHP) temsil ettiği bu pragmatik ultra-milliyetçilik, güçlü bir damar olarak
günümüze kadar geldi.
Irkçılığın bu ikinci evresi ayrıca incelenmelidir, ancak bu kısa tarihçeden de
görüleceği gibi, Yusuf Halaçoğlu'nun ırkçılık kokan iddiaları ne kişisel
densizlik ürünü ne de ideolojik bir anomalidir. Aksine gelenekle büyük uyum
içindedir.
Özet kaynakça
Nazan Maksudyan, Türklüğü Ölçmek, Metis, 2005; Suavi Aydın "Cumhuriyet'in
İdeolojik Şekillenmesinde Antropolojinin Rolü: Irkçı Paradigmanın Yükselişi ve
Düşüşü", Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Kemalizm, C.2, İletişim 2002;
Orhangazi Ertekin, "Cumhuriyet Döneminde Irkçılığın Çatallanan Yolları", a.g.e,
C. 4. Milliyetçilik, 2003, s. 345-385.
Kafatası ölçümü nasıl yapılır?
Eğer gerekli ekipmanlara sahip değilseniz veya tam antropometrik ölçüm
ayrıntılarına girmek istemiyorsanız, kafatası yapınızı kolay yoldan şu şekilde
öğrenebilirsiniz: Kafanızın maksimum genişliğini (genellikle gözlerin üstünde
bir yerdedir) kaşların arasındaki alın kemiğinden kafanızın arkasındaki en uzak
yere kadar olan mesafeye bölüp sonucu 100 ile çarpın.
70'den az (Hiperdolikosefal)
70 ve 74.9 arası (Dolikosefal)
75 ve 79.9 arası (Mezosefal)
80 ve 84.9 arası (Brakisefal)
85 ve 89.9 arası (Hiperbrakisephal)
90'dan fazla (Ultrabrakisefal)
http://www.originofnations.org/McNa...is/Cephalic.jpg
Detaylı ölçüm için:
Erkekseniz http://dienekes.angeltowns.net/calc/rac/
Kadınsanız http://dienekes.angeltowns.net/calc/rac/indexf.html adreslerini
kullanabilirsiniz...
Radikal
02/09/2007