Kapandığı için üniversitedeki görevini bırakan Prof. Ümit Meriç'ten şaşırtan
sözler: Beni en çok rahatsız eden, cip direksiyonundaki başı örtülü hanımlar.”
Niye dediler?...
Bir insan ya oruç tutar ya tutmaz, ya kapanır ya kapanmaz. Dinde taviz vermek
olmaz, kim ne der diye!
KAPANDIĞI İÇİN ÜNİVERSİTEDEKİ GÖREVİNİ BIRAKAN PROF. ÜMİT MERİÇ:
Hayrünnisa Hanım, böyle bir maskaralığa asla prim vermez. Oruç tutmaya niyet
ediyorum. Ama susayınca da su içeceğim. Olur mu? Bir insan ya oruç tutar ya
tutmaz, ya kapanır ya kapanmaz. Dinde taviz vermek olmaz, kim ne der diye!
28 Ağustos günü, Türkiye için bir milat olacak. Buna milat demek ne kadar
yerinde olur tartışılır gerçi, ama ilk kez bir türbanlı cumhurbaşkanı eşi
karşılayacak konukları Çankaya Köşkü’nde... Kimine göre cumhurbaşkanlığı
çelikten gömlek, ister eşi türbanlı olsun, ister açık, cumhurbaşkanı hep sistemi
savunmak zorunda. Dolayısıyla türban sadece ayrıntı. Kimine göreyse türbanlı bir
cumhurbaşkanı eşi, Türkiye’de müthiş bir toplumsal-kültürel değişimin sembolü...
Öyle ya da böyle, Türkiye’nin gündemindeki en önemli sorun bu ve büyük
olasılıkla yedi yıl boyunca da bu olacak.
Kişisel tarihini benzer bir şekilde yaşamış, çok sevdiği mesleğini inançları
için bir kenara itmiş, aynı zamanda sosyolog bir hanımla bu konuyu konuşmak,
meseleyi anlamak açısından manidar olur diye düşündüm. Türkiye’de sosyolojiye
yerli bir nefes vermiş, ünlü düşünür Cemil Meriç’in kızı Prof. Ümit Meriç’in
evinin yolunu tuttum. Çankaya’nın türbanını konuşmak için...
İntihar edecekti!
30 yaşında, intihar etmeyi düşündüğü bir gecenin sabahı duyduğu ezan sesiyle ilk
namazını kılan Prof. Meriç, hayatının derin karanlığından böyle çıkmış
aydınlığa... Hemen beş vakit namaza başlamış, oruç tutmaya da... Onu her şeyin
simsiyah göründüğü bir kimlik bunalımı içinden çekip çıkaran Allah’ın kulu
olduğunu anlaması olmuş...
Meriç’in hayatındaki ilk dönüm noktası bu... Bir diğeri ise sadece onu değil,
hepimizi iliğimize kadar titreten Marmara Depremi... Bu kez, Allah’ın celalinin
onda uyandırdığı ‘korkuyla karışık hürmet’ hayatını adadığı mesleğini
bırakmasını getirmiş. Başka çaresi olmadığından... O gecenin sabahı kapanma
kararı almış Meriç, artık profesörlük yapma şansının kalmadığını bile bile...
Hemen vermiş istifasını İstanbul Üniversitesi’ne, girmiş tesettüre... Tesettür
ruhunu daha da aydınlatmış, bir burukluk kalsa da öğrencilerinden kopmuş
olmaktan... “Önce Allah’ın kuluyum, sonra hoca” diyor hâlâ...
Baş örtüsü bir inanç meselesi akılla ilgisi yok!
Kuran’da sizinki gibi kapanın deniyor mu?
Deniyor. Buna hiç şüphe yok. Nur Suresi’nin 31’inci ayetini okursanız tam
ifadesini görürsünüz. Bunun şakası yok. Başını örtmek Müslüman kadın için
Allah’ın emridir. Bunlar tartışılacak konular değil. Uygularsınız ya da
uygulamazsınız. Kuran-ı Kerim’in, Allah’ın bize peygamberimiz vasıtasıyla
gönderdiği bir metin olduğuna inanıyor musunuz? Yanıtınız ‘evet’ ise mesele yok.
Açıp bakarsınız... (Bir Kuran getirip, okuyor) ”İnanan kadınlara söyle... Cazibe
ve güzelliklerini açığa vurmasınlar ve bunun için baş örtülerini yakalarının
üzerine salsınlar...” Son derece açık.
Burada türbanın tarifi yok ama...
Türban demeyiniz çok yanlış. Baş örtüsü...
Neden türban demek yanlış?
Vakko’nun türbanı var. Boynu açıkta bırakıyor ve arkadan saçları içine
topluyor... Türban o, benimkisi değil.
Türkiye’de benim gibi pek çok kişinin türbandan anladığı ise sizinki gibi bir
örtüş şekli. Bir de benim annemin örttüğü gibi, saçların gözüktüğü baş örtüsü
var...
Doğrusu o değil... İslamiyet dini yeni gelmedi. 14 yüz yıldır uygulanıyor. Baş
örtüsü sadece islamiyette de yok. Allah’ın bütün kitaplarında var. Yahudilik’te
de kadınların başını örtmesi var, Hıristiyanlık’ta da... Batılı bütün büyük
ressamların eserlerinde Meryem Ana’nın başı örtülüdür. Dindarlığın bir alameti
olarak baş örtüsü var. Gidin ayin zamanı Samatya’daki Sulu Manastır’a,
kadınların başı hep örtülüdür.
Bir tanım karmaşası var...
Hayır, yok. Saçınızı ve boynunuzu tümüyle kapatacaksınız.
İran’da da zorla baş örtme var, ona da fevkalade karşıyım
İran’da Müslüman kadınların saçları gözüküyor. Yani saçının bir teli bile
gözükmeyecek şekilde kapanmıyor onlar...
Bir aslı vardır, bir de uygulaması... Saçın teli gözükmeyecek.
Ama Kuran’da da böyle bir tarif yok...
Saçınızın teli tabiri yok. Ama örteceksiniz.
İranlı kadın dini vecibesini yerine getirmiş olmuyor mu peki?
Onun kararını Cenab-ı Hakk verir. Ama onun da ilk soracağı sorunun bu olacağını
hiç zannetmiyorum. Şuna da fevkalade karşıyım; İran’da da zorla baş örtme var.
Peki ‘Neden örtünmedin?’ sorusu sonuncu sıralarda mıdır sizce?
Hayır. Ama benim için, bir insanın başını örtmesinden sabah namazını vaktinde
kılması daha önemlidir mesela. Benim kanaatim bu.
Baş örtüsü bir simge mi?
Baş örtüsünün simge olması ayıp bir şey değil. Miss Bush’un tayyör giymesi ne
kadar tabii ise, Hayrünnisa Gül’ün de Müslüman olması hasebiyle başını örtmesi o
kadar tabii bir şeydir. Bu şahsi bir tercihtir. Hiç kimsenin karışmaya hakkı
yoktur.
Aslında Hayrünnisa Gül’ün türbanının bu kadar tartışılıyor olmasının sebebi
Abdullah Gül’ün siyasi geçmişi. Milli Görüş’le olan bağlantıları... Yoksa başka
bir cumhurbaşkanı adayının türbanlı eşi için bu kadar konuşulmazdı...
Bu tartışmalara giremem. Ama Çankaya’ya çıkıyor diye de türbanı modernleştirmek
olmaz. Bu kimliksizleştirmektir. Hayrünnisa Hanım’ın da, bir Müslüman
hanımefendi olarak böyle bir şey yapacağını asla düşünmem. Müslüman bir kadın
başını bu şekilde örter.
Hayrünnisa Gül, böyle olduğu için güzel ve makbul
Yani türbanını modernleştirerek çıkmaz Çankaya’ya?
Hayır. Hayrünnisa Gül, böyle olduğu için çok güzeldir, çok makbuldür.
Kişiliklidir. İslamın güzelliğini temsile yetkindir. Ben böyle kalacağından da
eminim.
Türbanın modernleştirilmesi Çankaya’da bir takiyye midir?
Hayır. Türbanın takiyyesi olmaz. Hayrünnisa Gül böyle bir şeye kesinlikle
tenezzül etmez.
Peki ya peruk?
Peruk da, modernleştirme gibi maskaralıktan ibarettir. Bu konularda taviz olmaz.
Ben oruç tutmaya niyet ediyorum ama susadığım zaman da su içeceğim. Olur mu?
Eğer başınızı örtmeye ve Allah’ın bir emrini yerine getirmeye karar verdiyseniz
bunu uygularsınız. Tek yargı merci Cenab-ı Hakk’tır. Siz de bir kul olarak bu
kararı bütünüyle uygularsınız. Dinde taviz olmaz, kim ne der olmaz!
O zaman perukla üniversiteye gitmeye de karşısınız...
Ben üniversiteden, eğitim görürken ayrılmadım. Profesörlükten ayrıldım, baş
örtüsü nedeniyle. Ben mesleğimi terk ettim. Evet emeklilik maaşımı aldım.
Ekonomik bir sorunum olmadı. Ama kim benim üniversitede öğrencilerime yeni
öğrendiğim şeyleri anlatırken duyduğum lezzeti elimden alma hakkına sahip
olabilir? Ben çok sevdiğim mesleğimi terk ettim. Çünkü kapanma kararı aldım.
Allah’a bir söz verdim. Ben önce bir kulum, sonra profesörüm. Önce kul olduğum
için profesörlüğü terk ettim. Profesörlük benim dünyevi mevkimdir, kulluk ise
ezeli! Profesörlüğüm bu dünyada bitecektir. Ama kulluğum son nefesimi verdiğim
andan sonra da devam edecektir.
Eğer serbest olursa baş örtüsü daha az takılır diyebiliriz
Ama bir dönem başı örtülü öğrencilerinize ‘Gerekirse başınızı açabilirsiniz’
demiştiniz...
9 Kasım 1998’di... Fakültenin önüne geldim. Baktım bir sürü polis, başı örtülü
öğrencilerin etrafını sarmış, içeri sokmuyor... Kızlardan biri, ’Hocam bizi
içeri almıyorlar’ dedi. Düşünün ben hocayım, o talebe. Ben onun annesi gibiyim.
Hangi anne çocuğunun mağdur olmasını ister. “Bakın çocuklar” dedim, “Başınızı
Allah’ın emri olduğu için örtüyorsunuz. Ama Allah’ın bir başka emri daha var. O
da, beşikten mezara kadar ilim tahsilinin farz olduğu. Cenab-ı Hakk, bize hep
‘Niçin aklınızı kullanmıyorsunuz?’ diye hitap eder. Akıl da ilimle gelişir. Siz
de ilim için buraya geliyorsunuz. O zaman bu iki farzdan birini tercih etmeniz
lazım. Ama bu kararın sorumluluğunu ben üzerime alamam.” Şunu söyleyeyim, bu
kadar insanın haklarına aykırı bir karara karşı Allah’ın bir emrini yerine
getirerek üniversiteye gitmemeleri bence çok şahsiyetli bir duruştur. Allah’ın
emirlerini kulların emirlerine tercih etmektir. Dolayısıyla tebriğe şayan bir
tavırdır.
Profesörlüğü değil, Allah’ın kulu olmayı tercih ettim
Türbanın da modası var mı?
Yok. Ama kimisi içine bant takıyor, kimisi takmıyor. Benim alın şeklim takmayı
gerektiriyor. Bazıları kare eşarp kullanıyor, ben dikdörtgen eşarp kullanıyorum.
Bu herkesin kendi şahsi tercihi. Mesela ben çok renkli eşarp kullanıyorum. Allah
güzeldir ve güzeli sever. Müslüman olmak demek pejmurdelik, sıradanlık demek
değildir ki! Tam tersine Allah’ın izzetini en güzel şekilde temsil etmektir. Bir
müslümanın son derece şık, bakımlı olması gerekir. Tabii, israfa kaçmadan...
Mesela benim dolabım çok zengin değildir. Eğer yeni bir şey alırsam,
kullanmadığımı hemen başkasına veririm. Ama kızımın dolabı öyle değil. Bakmaya
utanıyorum. ’Hazal bunun hesabını nasıl vereceğiz?’ diyorum. 60-70 tane bluzu
var. Müslüman’ın en hayırlısı ortada, vasat olanıdır. Yani hem şık, temiz,
bakımlı olacaksınız, hem de müsrif olmayacaksınız. Benim dolabımda on taneden
fazla elbisem yoktur. Çünkü fazlasına hakkım yok... Bazı şeylerin zekatını
verememek korkusuna kapılıyorum. Mesela, yeni ev alacağım inşallah. Harem’de bir
eve gittim. Kınalı’dan Dolmabahçe Sarayı’na kadar İstanbul ayaklarınızın
altında. Baktım ve gözlerimi önüme eğdim. Dedim ki, ’Ben param yetse de bunu
istemem.’ Ben bu güzelliğin zekatını veremem çünkü. Benim oraya her gün 40
misafir çağırmam lazım. Bunu başkalarıyla paylaşmam lazım. Bazı şeyler para
meselesi de değil. İnsanlarla mutlaka paylaşmak mecburiyetindesiniz.
Cip kullanan baş örtülü kadınlar beni çok rahatsız ediyor
Sadece baş örterek Müslüman olunmuyor değil mi?
Çok hassas, çok zor bir şey Müslüman olmak. Ben MÜSİAD’ın Yüksek İstişare
Heyeti’ndeydim. Orada bir konuşma yaptım ve dedim ki, “Beni en çok rahatsız
eden, cip direksiyonundaki başı örtülü hanımlar.” Niye dediler? “Bir Müslüman’ın
bu kadar aç insanın olduğu, kadınların bir ay iğne oyası yapıp 60 milyon
kazandığı bir ülkede, bilmem kaç milyarlık cipin tepesinde dolaşmaya hakkı
yok... Bir insan olarak muhakkak bir araba alınabilir. Ama bir cip? Bir
Müslüman’ın cipe yatıracak parası olmamalı. Parası o kadar çoksa, gitsin
İstanbul’un fakir semtlerine, ara sokaklarda dolaşsın, bakkallardaki o ekmek
borçları nedeniyle kabarmış olan hesapları ödesin” dedim. Ve emin olun, bunu
duyan çok zengin bir işadamının hanımı, cipini satmış ve bakkal, bakkal dolaşıp
yoksulların hesaplarını kapatmış. Müslümanlık bu kardeşim! Yani, “Vakko eşarp mı
alayım, yoksa Versace mi?” tartışması değil.
Babasının gören gözü oldu
Annesi kendi deyimiyle Çalıkuşları’ndan biri... Yani Cumhuriyet’in ilk
yıllarında hayatını Anadolu’yu eğitmeye adamış idealist Türk kadınlarından...
Tarih-coğrafya öğretmeni Fevziye Hanım... Babası, bu topraklardan beslenmiş,
Türkiye’yi kendi dinamikleriyle anlamaya çalışan bir düşünür... Sosyolog Cemil
Meriç... 38 yaşında gözlerini kaybetmiş, ama sonra daha da iyi görmeye başlamış.
Çünkü sosyoloji sadece okuduğunuz teorilerle hayatı anlamak değil, halkın gönül
gözüyle de görebilmeyi gerektirir... Cemil Meriç, gönül gözüyle görmüş, kızı
onun gören gözü olmuş... Ümit Meriç gazeteleri, kitapları okumuş, o dinlemiş...
Sonra o söylemiş, kızı yazmış... “Bu Ülke”, “Bir Dünyanın Eşiğinde”, “Jurnal”,
“Mağaradakiler” ve daha pek çok eser böyle ortaya çıkmış...
Gardırop Müslümanlığı icat ettik
Keşke bütün Müslüman hanımlar sizin gibi düşünse...
Maalesef hep şekil... Gardırop Atatürkçülüğü gibi, gardırop Müslümanlığı icat
ettik. Nasıl ki, Atatürkçülüğü kıyafete indirgeyen bir Atatürkçü kesim varsa,
İslamiyeti de kıyafet üzerinden tartışan bir islami kesim var. Bizim bu
şekilleri kırıp ruha nüfuz etmemiz lazım. Allah’ın kulu olduğumuzu, ölümlü
olduğumuzu idrak etmemiz, bütün mahlûkata şevkat, sevgi ve saygı duymamız lazım.
Bakın kainatı da ne kadar kötü kullandık. Biz bu dünyaya layık olamadık. Şu
susuzluk bize verilen ceza değil mi? Hangi dünyevi sistem global ısınmanın
sonunu getirebilecek?
Göle, sosyolojinin imparatoriçesi
Nilüfer Göle, ’Türban banalleşecek diye bekliyorum“ diyor. Katılıyor musunuz?
Bu Nilüfer Göle’nin bakış açısı. Kendisini çok da severim, sayarım. Dünya
sosyoloji imparatoriçesi diye, ’Dualar ve Aminler’ kitabımı imzalayıp gönderdim.
Ama o reelden bahsediyor ve bir sosyoloğun söyleyeceği şeyleri söylüyor. Bense
idealden bahsediyorum. Ben o aşamaları geçtim. Sosyoloji profesörlüğünü geçmişte
bıraktım. Şu anda bütün meselelere Allah’ın kulu olarak bakıyorum. Dolayısıyla
sosyolojik bakış açısı bana çok basit, çok kısır, çok dünyevi geliyor.
Peki türban serbest olursa daha az takılır diyebilir miyiz?
Diyebiliriz. Belki sıhhatli olanı da odur. Takan herkes kendi karar verdiği için
takar. Ve daha da ciddiyetle takar. Çünkü bu bir iddiadır. ‘Ben yalan söylemem,
ben zina yapmam, ben hırsızlık yapmam, ben fakirlere yardım ederim’ demektir.
Kızımın başı açık ama ört diyemem
Ümit Meriç, “Başı açık diye hiç kimseyi yargılayamam. Herkes takdiri neyse öyle
yaşar” diyor ve ekliyor: “18 yaşındaki kızım Hazal’ın da başı açık. Bu zamana
kadar ört demedim. Demem de... Kimse bana ‘başını ört’ demedi. Bu kararı kendim
aldım. Çünkü bu karar kul ile Allah arasında. Bizzat insanın kendisi tarafından
alınmalı.”
Röportaj: Mine Şenocaklı
Vatan
27/08/2007