Yaz sıcakları bastırdı diye düşünmekten vaz mı geçeceğiz? Dağ başında tek
başına ve yalınız kaldık ve dahî hâl-i harabı kapatıldık diye hikmet peşinde,
hikmetin bilgisi peşinde koşmayı bırakıp şimdi bağlar, bağçeler arasında
salınmayı mı marifet addedeceğiz?
Hayır. Düşünmeye devam edeceğiz. Hikmet adlı o cilveli yârin, o zor güzelin, o
zorluk güzelinin cemâlini olsun görmek için başımızı gövdemizden ayırmakta hiç
tereddüt etmeyeceğiz.
Bazı dikkatli okurlar, geçen haftaki yazımda, mutlak'ın mukayyed'in cüzü
olduğuna dair yaptığım temellendirmede bir hata olabileceğinden kuşkulanıp
“Mutlak mukayyedin cüzü olur mu?” diye sormuşlar.
Şöyle demiştim:
— “Mukayyed olanı bilmeyen mutlak olanı bilemez; zira mutlak, mukayyedin bir
cüzüdür. Özetle, mutlak'a mukayyed'den gidilir. (Varlığımı tasavvur etmeden,
varlık'ı tasavvur edemem.)”
Burada sehven yapılmış bir hata yok. Çünkü mutlak, mukayyedin bir cüzüdür.
Nasıl mı?
Görelim ve biraz bahs edelim; yani meselenin toprağını biraz daha kazalım,
elimiz erdiğince biraz daha derine inelim.
Varlığım, benim için apaçık. Varlığımı, düşünmeye veya akıl-yürütmeye ihtiyaç
duymaksızın kavrıyorum; başka bir deyişle, varlığımı kavrayışım, esas itibariyle
aklî bir çabanın, zihnî bir sürecin mahsulü değil.
Varlığım. Bu bir tamlama: benim varlığım.
Dilbilgisi itibariyle, isim veya sıfat tamlamalarını cümleden ayıran cihet
nisbet'in eksik kalmasıdır; yani ben ile varlık arasındaki nisbet tamamlanmadığı
için (aradaki nisbet, nisbet-i nâkısa olduğu için) varlığım ifadesi, dilbilgisi
itibariyle cümle değil, izafettir; mantık bilgisi itibariyle tasdik değil,
tasavvurdur.
Evet, varlığım ifadesi, bu haliyle bir tasavvur, bir kavramdır. Bu kavramı hiç
uğraşmadan bir yargı cümlesine (tasdik) çevirebiliriz; yani eksik olan nisbeti
tam hâle getirebiliriz: “Ben varım.”
'Varlığım' bir kavram iken, “Ben varım” bir cümle, bir yargı cümlesidir.
Yalın ve tekil olanda nisbet olmaz. Zira nisbet en az iki şey arasında bulunur.
Elimizdeki kavram da ve pek tabii yargı cümlesi de yalın değil bileşik (basit
değil, mürekkeb).
Dikkat edilirse, her iki hâlde de (kavram hâlindeyken de, yargı bildirirken de)
varlık kavramı ben'le, benim'le mukayyed: “varlık-ım” veya “ben varım”.
Varlık'ın kaydını (ben'i) kaldırdığımızda, yani kavramı tecrid edip
soyutladığımızda onu önümüzde ale'l-ıtlak (mutlak olarak) görürüz, yalın ve tek
başına. Sadece varlık olarak.
Bu mahsus ve mukayyed olandan mutlak olana yükseliştir; ağaçta tohumu, çoklukta
birliği görmektir. Varlığım bütün'dür, varlık'sa onun parçası. Bu yüzdendir ki
mutlak mukayyedin cüzüdür.
Karıştırılan taraf şu ki cüz (parça) küll'den (bütün'den) öncedir.
Demek ki mutlak da mukayyedden öncedir.
Ey talib! Anlattıklarım seni sıktıysa, tasalanma. Çünkü varlık, gerçekte
düşünmenin konusu olmayı pek sevmez; zira apaçıktır, görülmek, kendi apaçıklığı
içinde kavranılmak istenir sadece.
Önce aklını kavra, aklında ve aklınca kavra ki sonra aşk bineğiyle yârin yanına
çıkmaya, cemalini görmeye kudretin ola.
Önce sahip ol, sonra terket. Çünkü kimse sahip olmadığını terkedemez!
Bir çıkarımın kısa-hikâyesi
1. 'Varlık' kavramı, 'varlığım' kavramının bir cüzüdür. (Çünkü mutlak, zorunlu
olarak mukayyed'in cüzdür.)
2. 'Varlığım' kavramı apaçık kavranır. (Çünkü çıkarımda bulunmaya gücü yetmeyen
bir kimse, hatta bir ahmak veya bir çocuk bile kesinlikle kendi varlığını
kavrar.)
3. Apaçık kavrananın cüzü de apaçıktır. (Çünkü kavrananın cüzü [varlık]
çıkarımla, kesbî olarak elde edilip tanıma ihtiyaç duysaydı, kavrananın
kendisi/bütünü de [varlığım] tanıma ihtiyaç duyar ve bu durumda apaçık olmazdı.)
Yenişafak
04/08/2007