İnsan ummadığı bir yere ve hayata doğduktan sonra gelişip büyümekle uğraştı.
Sonra kendi içinden çıkan güçlünün güçsüzü ezip yok etmeye and içtiği kara bir
masalın içinde kötülüğün zehrini içmeye başladı.
Jared Diamond'un Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabında, insanın hikâyesinin
Batılıların kandırmacalarıyla nasıl da çarpıtılarak ısıtıldığını okuduğumda,
kendi başucu kitaplarımdan birini okuduğumu anlamış ve bu kitabı okumalarını
birkaç yüz kişiye önermiştim. Tarih, siyasal tarih olduğunda tepeden tırnağa
çarpıtma savaşlarının da alt-tarihini yazmıştır her zaman, ama bilimin tarihini
yazanlar da resmi bakış açılarına sahip olabiliyor. Sözgelimi bizdeki Darwin
çürütücüsü dümenbazlar bilimle de alışveriş kurmaya yanaşmadıkları için kayığı
kıyıdan götürmeye özen gösterir. Orada tarihle ya da bilimle derinlikli
ilişkiler kurmaya gerek kalmaz.
James C. Davis'in İnsanın Hikâyesi, Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz, son birkaç
yıl içinde okuyup herkese önerdiğim üç gerçek hikâyenin sonuncusu. (Bir de arada
Ernle Bradford'un Akdeniz, Bir Denizin Portresi var.) James C. Davis'in
kitabının belirgin özelliği herkesçe kolayca okunup anlaşılabilir olması.
Hikâye naif bir özetle şu ki, insan ummadığı bir yere ve hayata doğduktan sonra
gelişip büyümekle uğraştı ve sonra kendi içinden çıkan güçlünün güçsüzü ezip yok
etmeye and içtiği kara bir masalın içinde kötülüğün zehrini içmeye başladı.
Tarih öncesini araştıran bütün bilimadamlarının üstünde anlaştığı şu gerçeği
artık biliyoruz ki, insan Afrika'da doğduktan sonra bundan iki milyon yıl önce
evrimleşip bize epeyce yabancı gelen Homo erectus olarak başını kaldırmış ve
yürümeye başlayıp öteki kıtalara doğru yayılmıştı. Neden sonra asıl atamız Homo
sapiens doğuda Asya'ya, Güney'de Pasifik'e, batıda da önce Mezopotamya'ya,
oradan Avrupa'ya yayılırken insan olduğunu anlamaya başlamıştı.
Tarihin en çekici yanı
İnsan bu, yürüyerek bunu yapabiliyor, ama Okyanus'u aşıp Avustralya'ya hangi
teknelerle gittiği gene de bir mucize gibi görünüyordu. Tarihin en çekici yanı,
inanılması olanaksızmış gibi görünen gerçeklerin gerçek masallar gibi
okunmasıdır; sözgelimi Mezopotamya'nın, Sümerler ve Babil Krallığı'nın yarattığı
değerin insanlığın sonraki binlerce yıllık gelişiminde oynadığı rolün ne denli
büyük olduğunun anlaşılmasıdır.
Mezopotamya hukukunda 'başkasının burnunu kesmek' de yasakmış, 'tecavüz etmek'
de; Nil kıyısında yeşeren uygarlıksa, bugün nasıl yaşıyorsak benzerini
öğretmiştir bize.
Sonra tamamıyla sırlar içinde kalan tarihin yerine, İbranilerin Kitab-ı
Mukaddes'te kendi öykülerini anlatmaları, tarihin üstüne parlak bir ışığın
düşmesini sağladı ve insan kendi yaşadıklarını yazmaya başlayınca hem insan
olduğunun bilincine daha çok vardı, hem de serüvenin kendinden sonra gelen
bölümüne yaptığı katkıyı görmekten hoşnut kaldı. Mezopotamya ya da Mısır'da çok
sayıda tanrıya inanılırken İbranilerin tek tanrılı bir inanç içinde daha kolay
güçlendikleri görüldü. Onlar Kenan ülkesini talan etme gücünü hem yazıp
inandıkları tarihlerinden, hem de tek tanrı inançlarından almışlardı.
İnsan, işte böyle, daha ileri aşamalara çıkarken gücünü ötekilerin üstünde
acımasız bir zora dönüştürüyordu.
Spartalıların kendilerinden yirmi kat daha üstün orduları yenip bağladıkları
insanları şiddete dayalı bir yönetim biçimine boyun eğmeye zorlamaları, bu kez
onların kültürün oldukça geri bir noktasına düşmesine neden olmuştu. Oysa Atina,
insanları özgürleştiriyor, kurdukları devleti tarihin en ileri aşamasına
getirmeyi beceriyor, çağının en yüksek kültürüne hızla yaklaşıyordu. James C.
Davis, Persler ile Atinalılar ve Spartalılar arasındaki savaşları anlatırken
'300 Spartalı'nın öyküsünden de söz eder.
Sonradan Herodotos da Tarih 'inde kendi ülkesinin kahramanlıklarını, Pers
ordusunu, Pers hükümdarı Kserkes'in hikâyesini anlatır. Sonunda Büyük
İskender'in de tek tek bütün kentleri ele geçirip Yunanistan'ı fethiyle
birlikte, "İnsan türünün neler başarabileceğini gösteren parıltılı Atina,
savaşçı Sparta ve Yunanistan'ın diğer bütün kent devletleri yok olup gitti,"
diye Balkan Yarımadası'ndaki antik uygarlığın sonunu anlatır James C. Davis.
Dünyanın birçok büyük imparatorluk görmesi hayra alamet değildi, bunu bugün daha
iyi anlıyoruz. Büyük Sahra'da Malinkeler, Güney Amerika'da İnkalar iki büyük
imparatorluktu, ama dünyanın karnı olan Avrupa, Kuzey Afrika ve Güney Asya
boyunca uzanan imparatorluklar, fetihler ve savaşlarla palazlanırken neden sonra
yayılan kıyıcılığın da kışkırtıcısı oldu. Pers İmparatorluğu'nun hep daha çok
yere hükmetme isteği; Makedonyalı İskender'in gözü pek, ama akıllıca olmayan
yayılma iştahı; Davis'in "insanlığın büyük başarılarından biri" olarak
nitelediği
büyük Roma İmparatorluğu, uzun yolların Cengiz Han İmparatorluğu İnsanın
Hikâyesi'nin siyasal tarih boyutu içinde öğretici biçimde sergilenir.
İnsanın Hikâyesi'nde Avrupa'nın yeri ayrıca anlatılıyor. Ayırt edici
özellikleriyle Avrupa'ya verilen 'büyük rol'ü hem insanlığa sağlam bir gelecek
hazırlamayı içeriyordu, hem de gezegenin keşfedilmemiş yerlerini bulup yeni bir
dünyanın kurulmasına öncülük etmeyi. Bunu, o güne dek bilinmeyen yeni
denizyollarını bularak yapacaktı Avrupalılar. Keşfedilmiş topraklarda yaşayanlar
keşfedilmeyi beklemiyordu, onlar "tam olarak nerede olduklarını zaten
biliyorlardı", ama zenginliğin sınırtanımazlığı, güçlünün güçsüzden
çıkardıklarıyla en güçlü olma kararlılığı, madenler, köleler ve merak,
yabancıları onların yurtlarına çağırıyordu. Dünya da kaçınılmaz biçimde böyle
biçimlendirilecekti. Amerika'nın orada keşfedilmeden duracağı, yerlilerin
sonunda soykırıma uğratılmayacağı, Avrupa'nın bütün dünyayı kendi boyunduruğuna
almayı umursamayacağı, sonunda hâlâ ıssız ve zenginliği keşfedilmemiş kara
parçalarının kalabileceği düşünülebilir miydi?
İnsan, yaşadığı dünyanın gökyüzünün altındaki serüvenini, uzayın nerede
bulunduğunu da merak ediyordu. Ta Roma İmparatorluğu zamanında Ptolemaios
evrenin Dünya (tam merkezde), Güneş, Ay, beş gezegen ve yıldızlardan oluştuğunu
yazmış ve onun Dünya merkezli bu açıklaması 1400 yıl boyunca değişmemiş. Daha
sonra Kopernik Dünya'nın aslında Güneş'in çevresinde döndüğünü açıklayarak bazı
bilimsel öngörüleri temelinden sarsar. Bu öyle böyle bir değişiklik değildir.
Kepler, Galilei, Newton, Darwin ile birlikte gezegenimizin uzayda ve kendi
içinde nasıl bir yer tutup oluştuğunu, değiştiğini açıklayanlarla insanın
hikâyesinin tamamlanması yolunda büyük adımlar atılmış oldu.
Ardından demokrasi ve özgürlüklerin tarihi anlatılır İnsanın Hikâyesi 'nde.
Amerika, Avrupa'dan göçenlerin yerlilere ve siyahlara ettiklerinden sonra daha
fazla demokrasiye yönelir; Fransa'da 1789'da devrimin önce kendi içine saldırıp,
sonra Napoléon'un peşinde kaybolmasının ertesinde demokrasi keşfedilir; az acı
yaşamayan Güney Amerika (İspanyol Amerikası) da Bolivar'ın hayalleri gerçeğe
dönüştüren öncülüğüyle demokrasi yolunu görür, ama bir türlü ona tam ulaşamaz.
Bu hikâyeler olmaksızın insanın yolunu bulamayacağı belliydi, ama savaşlardan
kurtulup demokrasiyi bulmak da insanca yaşamaya yetmiyordu. Karnını doyurmak,
doğru dürüst yaşamak da vardı ki, insan üretkenliğini artırdıkça bunun yollarını
buldu.
Ve insan hayata kahretti
Bunun bir paradoks olduğunu tarih hep yazdı. Daha iyi yaşamak için üretirken,
üretkenliği insanı yeni tip bir çağdaş köleliğin içine çekti ve bundan kurtuluş
çok zordu. Sanayileşmenin kaçınılmaz sonucu olan çok üretim insanları önce
ortadan ikiye ayırdı, sonra bir bölümünü giderek küçültüp güçlendirdi, öteki
bölümünü de büyütüp zayıflattı. O gün bugün bu paradoksun içinden çıkamadı
insanlık. Sömürüyü ortadan kaldırma hayallerinin gerçekliğini bulamaması ve
büyük düş kırıklıkları dünyanın halini tatsızlaştırdı.
Yeni sömürgecilikten sonra yeni emperyalizm, neden sonra paylaşım savaşları
insanın yaşadığı hayata kahretmesine neden olurken, acımasız savaşlar dünyanın
düzeninin birkaç kez yeniden kurulmasına neden oldu. Tümü de planlıydı ve
amaçlananlar neredeyse tastamam gerçekleşti. Zenginlik için dünyayı acıya
boğanlar doğayı, çevreyi de yok ettikleri için, küresel ısınma günümüzün en
önemli sorunu olarak karşısına çıktı dünyanın, ama bu kadar çetin bir sorunla
daha önce tanışmadığının da farkına varmaya başladı insanoğlu.
İnsanın Hikâyesi'nde 1970'lerde Brezilya'nın Amazon bölgesinde yaşayan Mendes'in
hikâyesi gibi hikâyeler de var ki, onlarsız insanlığın kendisi için varolma
çabasını anlamlandırmak olanaksızdır. Hikâye'nin sonunda James C. Davis hem
gelecekte neler olacağını sorar, hem de kendince yanıtlar verir. Gelecekte
bilgisayarlar cerrahların beynimizin içini görmelerini sağlayacak, moleküllerden
oluşan robotlar damarlarımıza şırınga edilecek, bir kuyrukluyıldızı bir füzeyle
vuracağız, kimilerimiz Mars'ta yaşamaya başlayacak, bebeklerimizi önceden
tasarlayacağız, ama bütün bunlar ne için...
"İnsanlar başlangıçta burada değildi ve sonu geldiğinde de burada olmayacağız."
O güne dek insan, sonunda kendini yok etmeyi de başarabilecek tek tür olarak
dünyayı boynuzları üstünde tutmayı sürdürecek.
Radikal Kitap
27/07/2007