Yakınçağ tarihimizin hâlâ tabu olan alanları var. Bunları çözümlememiz lazım.
Bu doğrultuda "Şahbaba" ve "Son Osmanlılar" adlı kitapları yazan Murat
Bardakçı'nın yaklaşımı dikkat çekicidir
Serencebey'deki Kabasakal Mehmed Paşa Konağı'nda büyüdüm. Konak devletindi ama
bana tahsis edilmişti. Çocukluğum bu konakta geçti. Bilmem, şimdi hâlâ duruyor
mu?
Beşiktaş'tan Yıldız Sarayı'na çıkan yolun sonunda, küçük bir köy vardı. Her gün
Serencebey'den inip bu köye giderdim. Küçük kızlar, yol üzerindeki bir çeşmeden
kovalarla su alırlardı. Onlarla beraber evlerine su taşırdım. Benim kim olduğumu
bilmezler, 'Ağabey, hadi şu kovayı da sen al' derlerdi. Yüklenir, evlerine
götürürdüm."
Bu ibare Murat Bardakçı'nın 1985 Kasım'ında Osmanlı ailesinin en kıdemli azası
yani hanedan reisi olan Mehmed Orhan Efendi ile yaptığı mülakattan alınmadır.
Merhum Mehmed Orhan Osmanoğlu, Nice'teki Paulliani Pasajı'nda, fakir bir
apartman dairesinde iki dolar emekli maaşı ile yaşıyormuş. Aslında yedi-sekiz
lisan bilen, otomobil şoförlüğünden uçak pilotluğuna kadar marifetli olan Mehmed
Orhan Efendi bir ara Brezilya'da teneke fabrikasında hamallık bile yapmıştı.
Sultan Abdülhamid'in torunuydu. Babası annesini küçük yaştayken boşamıştı. Daha
saltanat zamanında Türkiye'deyken ve sonra yurtdışında sürgündeyken yaşadığı
hayat hiç öyle bizim bildiğimiz veya tahayyül ettiğimiz parlak şehzade hayatına
benzemiyordu.
Hayranlık uyardılar
Ama bir nokta var ki yeterince bilmiyoruz. İstisnalara rağmen Osmanlı şehzadesi
öbür gençlerle birlikte iyi okullara gidiyor, çalışıyor, dil biliyor. Sıkıntılı
sürgün yıllarında fakirlik çeken, bunalan, intihar eden oluyor ama ortalara
düşüp yüz kızartıcı bir hayat ve kazanç yolunu seçen duyulmadı, görülmedi.
Osmanlıların karıştıkları tek siyasi maceranın; Abdülhamid'in oğlu Şehzade
Abdülkerim Efendi ve torunu, sonraki hanedan reisi Mehmed Orhan'ın Japonlar
tarafından Doğu Türkistan ve Türkistan tahtlarına oturtulmak istenmesi olduğu
söylenebilir.
Abdülhamid'in oğlu Abid Efendi, Arnavutluk tahtını reddetmişti. İki genç ise
nasıl olduysa buna razı edilmişler. Abdülkerim Efendi bu ihtiyatsızlığın
bedelini hayatıyla ödedi. New York'taki bir otel odasında Japonların mı,
ABD'lilerin mi yoksa Rusların mı tertiplediği belli olmayan, intihar süsü
verilen bir suikast sonucunda naaşı bulundu. Konu üzerinde Boğaziçi
Üniversitesi'nden ünlü Japonya uzmanımız Selçuk Esenbel'in bir araştırması var.
Mehmed Orhan Efendi ise amcasının feci akıbetini görünce soluğu limandaki bir
gemide alıyor ve tayfa olarak izini kaybettiriyor.
Trajik bir hayat
Son padişahın tahtı bırakıp gitmesini tenkit eden hanedan üyeleri olduğu
görülüyor. Bazı hanedan azası da Halife'nin kendilerine müzahir olmadığından
şikayet ediyor fakat şurası bir gerçek; son padişah, Avrupa'da yaşadığı üç-dört
yıllık sürgün hayatı boyunca ne yeni Türkiye'nin aleyhinde çalıştı ne de yüz
kızartacak mali kaynaklar kullandı.
Hazine'den bir şey almadan gittiği için yokluk içinde öldü. Halife de
hanedanının yaşamına kötü intiba uyandıracak hareketlerde bulunmalarına engel
oldu. 1952'de hanedanın kadın üyeleri, 1974'te de erkek üyeler, umumi afla geri
dönebildiler. Bizzat bugünkü hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi "Cumhuriyetin
ilanı, Türk halkına ve devletine yararlı olmuştur" dedi.
Osmanlı saltanatı tarihin malıdır. Bugünkü cumhuriyetimiz Türklerin
cumhuriyetidir ve İslam dünyasının en güçlü devletidir. Dünkü saltanat da
Türklerin devletiydi ve İslam tarihinin hem de 15-17'inci asırlarda da
Avrupa'nın güçlü devletiydi. Bu memlekette ne monarşist bir parti vardır ne de
monarşiyi bekleyenler...
Murat Bardakçı "Şahbaba" başlığıyla son padişah VI. Mehmed Vahdeddin'in saltanat
yıllarını ve sürgündeki trajik hayatını kaleme aldı. Bu hayat çok kolay ve tek
renkli bir üslupla anlatılırdı. Mütareke yılları içindeki zorluklar ve hataların
tufeyli bir Şark hükümdarı ve çevresinin havasıyla verilmesi sadece Türk halkını
ve devlet ananesini küçültür. Tabii şiirimizdeki müstesna yeri tartışılamayacak
Necip Fazıl Kısakürek'in "Vatan haini değil-büyük vatan dostu" başlığıyla
tefrika ettiği VI. Mehmed Vahdeddin hikayesi de bir abartmadır. Son hükümdarı
hiç gereği olmadan yüceltmek için herkese çamur atmaktadır.
Efsanelere gerek yok
Bu dengesiz tarih yazıcılık ortamında Murat Bardakçı fevkalade dengeli, zengin
bir vesika ve ölçülü olarak kullanılan mülakat raporlarıyla "Şahbaba"yı yazdı.
Bardakçı'nın, birçok gazetecideki önyargı ama asıl bu konudaki bilgisizce
spekülasyon merakı yüzünden basınla ilgiyi kesen hanedan üyelerine yaklaşması
başarıdır. Şark dilleri ve tarihi üzerindeki bilgisi, kullandığı lisan ve
muhakemesi dolayısıyla hanedan üyelerinin itimadını, hatta yazar olarak
saygılarını kazandı. Elde ettiği zengin vesika ve bilgileri edepsizce değil,
saygılı bir biçimde kullandı.
"Son Osmanlılar" ilk çıkışında bu iyi niyet ve zengin yaklaşımına rağmen
kaçınılmaz hatalar içeriyordu. Geçen sene Hürriyet Yayınları'ndan yeni bir
versiyonu çıktı. Bu kitap genişleyerek yeniden basılacaktır. Ayrıca Talat Paşa
ve Enver Paşa üzerine de benzer çalışmalar yapılacaktır.
Yakınçağ tarihimiz son 30 yıldır yeni bir metot ve soğukkanlı bir yaklaşımla ele
alınıyor ama her köşesi değil; halen tabu olan alanlar var. Bunları çözümlememiz
lazım. Murat Bardakçı'nın yaklaşımını zahmetli bir çalışmanın ve dikkatin sonucu
yararlı bulduğumuzu söylemeliyiz.
Eski tarihimizi bilgisizlikten yazamıyoruz, yakın zamanları da önyargılarımız ve
yarattığımız efsaneler yüzünden yeterince doğru biçimde kaleme alamıyoruz. Oysa
Türklerin tarihinin her safhası menkıbeye ihtiyaç duyulmayacak kadar renkli ve
anıtsaldır. Elverir ki bilgili ve soğukkanlı olarak yazılsın ve mütalaa edilsin.
Milliyet Pazar
29/07/2007