Dünyanın sonu büyük ya da küçük boyutlarda yaşanır. Bazen ufak bir kasabayı
bazense bütün Avrupa'yı etkiler. Büyük sonları, seçilen tarihlerin düzgünlükleri
sayesinde 777, 888, 2000 ayırt edebilirsiniz
Nicholas Seare, Trevanian ya da Rodney William Whitaker. Bu isimler arasından
en bilineni, kitapları Türkçede de büyük ilgi gören Trevanian. En bilinmeyeni,
daha analitik kitaplar yazan Whitaker ve bu yazının konusu ise Seare.
(Bir de Benat Le Cagot ve polisiye romanlar yazan Jean-Paul Morin var.) Ortak
noktaları mizah anlayışları, incelikli esprileri ve hepsinin kitaplarının
belirli satış rakamları elde etmiş olması. Ne hepsi için Amerikalı denilebilir
ne genç ya da yaşlı ne alçakgönüllü ya da ukala. Hepsi aynı kişi olsalar da
hepsi farklı, her birinin kendi hayatları, kendilerine dair dedikoduları var.
(Örneğin uzun süre Trevanian'ın Robert Ludlum olduğu zannedilmişti.) Hangisini
temel kabul etmem gerektiği konusunda hiç bir fikrim olmadığından ben de yazarın
tercihine saygı duyup sizleri bilgilendirdiğim bu girişin ardından, Seare'ye
tamamen ayrı biriymiş gibi davranmaya karar verdim. Yani yazının kalanında
Trevanian'dan bahsedildiğine rastlamayacaksınız. (Eğer ki bir yazar farklı türde
kitapları farklı isimlerle imzalamayı tercih etmişse kolay kataloglanmaktan
başka kaygıları da vardır diye düşünüyorum.)
Nicholas Seare, 1975 yılında 1339 ya da Öyle Bir Yıl kitabıyla doğuyor. Kitaba
yazdığı özsözden anladığımız kadarıyla Caernarvon kasabasında yaşayan emekli bir
profesör. Bizim dünyamızdaki varlığı şaibeli bir profesör olan William K.
Sullivan ekolünden ve Gal düz yazısına kendini adamış bir grubun üyesi. Yine
kendisi, önsözde, 1339'da, 1300-1368 yılları arasında yaşamış Kelt ozanı Davydd
Ab Gwilym'in bir masalını uyarladığını belirtiyor. (Ara not: Davydd Ab Gwilym
gerçekten de var ama bahsedilen masal yok.) Aşk ve macera karışımı romanlar
serisinin parçası olduğu söylenen masal Seare'ye göre 4. yüzyılda yazılmış
olmasına karşın 19. yüzyılda keşfedilmiş. Peki neyi anlatıyor bu masal: Dünyanın
sonunun geldiği günü elbette, başka neyi olacak.
Halkı telaşlı bir kasaba
Telaşlanmayın, Seare, dünyanın sonunun sık sık geldiğini bilecek kadar işin
içinde. Bakire kraliçe Elisabeth yönetiminde geçen o bol karlı kışın insan
mantığının kabul edemeyeceği kadar sık tekrarlanan felaketlerin sıradan bir
örneği olduğunun farkında. Yazara göre zaten kendilerince haklı nedenlerle toplu
intihara meyilli olan Batılılar için dünyanın sonunun gelmediğini görmekten daha
büyük bir hayal kırıklığı olamaz. 1339'un bize verdiği bilgilere göre: "Dünyanın
sonu zaman zaman büyük, zaman zaman küçük boyutlarda yaşanır. Bazen ufak bir
kasabayı bazense bütün Avrupa'yı etkiler. Büyük sonları, seçilen tarihlerin
düzgünlükleri sayesinde -777, 707, 888, 2000 vb- ayırt edebilirsiniz..
Belleklerdeki en yakın tarihli olay Atom bombasıyla gelen dehşettir; çevreciler
balçığa batmıştır; enerji krizleri, nüfus artışı gibi tehditler tepemizdedir."
Ne var ki alçakgönüllü bir kitap olan 1339 ya da Öyle Bir Yıl, bir kasaba
halkını dehşete düşürmenin ötesine geçmeyen küçük sonlardan birini konu alıyor.
Kahramana en yakın figür olan 'Satıcı' ile arkadaşı kasabaya geldiklerinde,
insanları dua ederken bulup karşılarındakilere anlam vermeye çalışıyorlar, biz
de onlarla beraber kasabalıların cennet, cehennem, felaket ve ahlak konusundaki
dil ve zihin sürçmelerine şahit oluyoruz. Domuz gibi görünen, domuz gibi ses
çıkartan ama Llanrwst'ın üçüncü bakiresi tarafından buzağı olduğu söylenince
herkesin buzağı olduğunu kavradığı hayvan yüzünden yani 'domuzdan doğan buzağı'
işaretiyle geleceği kesinleşen bu kıyametin detaylarına girmeyeceğim. Kitap
olaylardan çok enfes diyaloglardan oluştuğundan zaten akla uygunluk minvalinde
fazla bir şey beklenmemesi gerektiğini kavramışsınızdır. Sayfa otuz sekizde yer
alan ve sayfa otuz dokuzda enfes bir açıklaması yapılan diyalogun bütün
kitaptaki en etkileyici yer olduğunu söyleyebilirim. Satıcı'nın "..ben bir
insanım, anlayamadınız mı?" diye biten monoloğuna eğer ki kitabı okursanız- hak
ettiği dikkati göstereceğinizi umuyorum.
Gelelim ikinci Seare kitabı Kaba Saba Masallar'a. Bu kitapta yeni dilenci eski
şövalye Lancelot ve eski Leydi yeni dilenci Elaine'in ağzından Yuvarlak Masa
Şövalyeleri'nin gerçek hikâyeleri anlatılıyor. Ve işte, asıl müjde: Bu kitapta
da bir de gizli kitap var. Bu seferki Seare ailesinin nesilden nesile aile sırrı
olarak geçirdiği, Viktorya döneminde yakılmanın eşiğine gelen, Davydd ap Seare
tarafından 14. yüzyılda yazılan yoz bir kitap; doğumların çığlıklar, ölümlerin
çamur anlamına geldiği Arhur dönemindeki şövalyelerin tartışmalı hikâyeleri..
Yuvarlak Masanın Perde Arkası.
Bir önceki kitaptaki satıcı gibi bu kitapta da bir dilenci Galler'deki bir
malikaneye konuk oluyor. (Sonradan dilencilerin sayısı ikiye çıkacak.) Laf lafı
açıyor, dilencinin şanlı şövalye Lancelot olduğu öğreniliyor. (Kendisi 600
yaşında.) Yemek karşılığı masal mübadelesiyle de tarih yemek masasına dökülüyor.
Lancelot, Kral Arthur'un hikâyesine Truva'nın düşüşüyle başlıyor ki, bunun
konuyla ne ilgisi olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa kısa sürede öğreniyoruz ki
sihirli kılıcın tarihi taa o dönemlere dayanıyormuş. Her neyse, hikâye devam
ediyor, Merlin ve Arthur'un yarı beceriksiz komplolarına ve oturanın başının
beladan kurtulmadığı masaya geliyor sıra. Yukarıda bahsettiğim ikinci dilenci,
ilerleyen sayfalarda araya giren Leydi Elaine. (Elbette insanın böyle masallar
anlatacaksa bir şahidinin olması gerekir.) Her ikisi de korkunç bir büyüyle
lanetlenmişler ve sonsuza kadar dolaşıp insanları dolandırmakla
cezalandırmışlar. İki dilenci bir olup şövalyelerin hikâyelerini anlatıyorlar
klasik, Trevanian mizahı, zekice, eleştirel hatta nazikçe saldırgan ve alaycı.
Seviyorsanız seversiniz, sevmiyorsanız cazip gelmeyecektir.
Hayal kırıklığı yaşatmayan yazar
Her iki kitap da rahatça okunan ve insanı eğlendiren kitaplar. 1339 Yada Öyle
Bir Yıl, Kaba Saba Masallar'dan biraz daha cazip. Belki de cennet-cehennem
arasında tercih yapma meselesi bana daha cazip geldiğinden böyle yazıyorumdur.
Her iki kitap da okuyucuyu hayal kırıklığına uğratmayan, keskin kitaplar. Bir
yazarın bu kadar fazla türde bu kadar başarılı eser üretebilmesi hayranlık
uyandırıcı. Yazıyı bitirirken Trevanian, Seare ya da doğduğu adla Whitaker'ın
'farklı isimler, farklı edebi türler' ile ilgili açıklamasını geçmek istiyorum.
Seare kitaplarını Trevanian okuyucularına satmak peşine düşmeyen Whitaker'ın
yaptığı, okuyucuya saygı duymak değilse peki' ya nedir?
"Eğer başarılı yazarların yaptığı gibi tek bir türde yazsaydım daha fazla para
kazanabilirdim. Çoğu okuyucu kitapları bir kaçış aracı olarak görüyor ve kısa
sürede kendi favori uyuşturucuları olan türü keşfediyorlar. Eğer kendileri için
işe yarayan bir yazara rastlarlarsa onun diğer kitaplarını da okuyorlar. Bir
yazarın yeni kitabı iyi sattığında eski kitaplarının satışlarının da artması bu
yüzden. Yani bir türe bağlı kalmak ekonomik olarak anlamlı. Ama ben tekrar
tekrar aynı türde kitaplar yazsam sıkıntıdan öldürdüm.(..) Benim için farklı
türlerde eserler üretmek ilginç olsa da okuyucular için casus romanlarından
Edward dönemi romanslarına geçmek zordu. Bir kısmı doğal olarak benim
kitaplarımı okumayı bıraktılar. Bir kısmı kullandığım isimlere göre
okuyacaklarını seçti. Yine de çoğu okuyucunun diğerlerini olmasa da Trevanian'ı
kariyeri boyunca takip ettiklerini söyleyebilirim. Trevanian okuyucuları türden
çok zanaati takdir ederler."
1339 YA DA ÖYLE BİR YIL
Bir Sokak Satıcısı Adına Apoloji
Nicholas Seare, Çeviren: Neşe Olcaytu, e yayınları, 2007, 120 sayfa
KABA SABA MASALLAR
Nicholas Seare, Çeviren: Neşe Olcaytu, e yayınları, 2007, 168 sayfa
Radikal
06/07/2007