Batılılar, gerek internette gerekse Sotheby's ve Christie's gibi şık müzayede
salonlarında her gün tarihimizin irili ufaklı parçalarını alıp satıyorlar da
haberimiz dahi olmuyor. Tıpkı, bundan bir yüzyıl kadar önce Almanların arkeolog
görünümlü hırsızlarına koskoca Bergama Tapınağı'nı “Alın şu taşları götürün
buradan da hayvanlara otlak açılsın” diyerek verdiğimiz gibi, bugün de devleti
ve halkıyla, Türkiye olarak, müzayede ortamlarında yağmalanan ulusal kültürümüz,
zenginliklerimiz ve de sırlarımız konusunda dibine kadar umursamaz bir hâldeyiz.
* * *
Gazetemizin yazıişleri mutfağında bir süredir sinema editörlüğünün yanı sıra
arka sayfa editörlüğü görevini de üstlenmiş bulunmaktayım.
Arka sayfa, pek çok gazetede olduğu gibi bizde de yurt içinden ve özellikle de
dış dünyadan magazinel yönü ağır basan, kısa ve ilginç haberlere tahsis edilmiş
durumda. Bu yüzden ben de her gün ajanslardan akan düzinelerce dış kaynaklı
haber arasından bu sayfanın ruhuna uygun nitelikteki renkli ve şaşırtıcı
haberlerin arayışı içinde oluyorum.
Bunlardan bir tanesi de gazetemizin bir kaç gün önceki arka sayfasında
yayımlandı. Ünlü Fransız komutanı ve devlet adamı Napoleon Bonaparte'ın ömrü
boyunca tutkuyla bağlı kaldığı dillere destan sevgilisi (sonradan da eşi)
Josephine'e yazdığı bir mektubun Londra'daki Christie's müzayede salonundaki
satışına ilişkin bir haber koymuştuk arka sayfamıza. Mektup, Napoleon
tarafından, Josephine ile esaslı biçimde kavga ettiği bir günde, sonradan özür
dilemek amacıyla yazılmıştı. Yani, Fransa devletinin uluslararası ilişkilerinde
belirleyici rol oynamış diplomatik bir belge falan değildi. Eni boyu, sabah
yapılan kavganın siniri geçtikten sonra öğleden sonra kaleme alınmış, “Kusura
bakma, bugün seni çok kırdım, canım devlet işlerine biraz sıkkındı da” türünden
bir saray içi haberleşme notu…
Ancak, tarihsel sırlarını koruma altına almaya meraklı olan kişi ve uluslar
anılan belgenin önemi konusunda bizim gibi düşünmüyor olsa gerek ki Napoleon'un
mektubu Christie's salonunda düzenlenen müzayedede tamı tamına 8.3 milyon dolara
satıldı. Yani 10 milyon YTL'ye…
Fransız devletinin arşiv tutma ve arşivlerini saklama konusundaki yüzlerce
yıllık geleneksel titizliği düşünüldüğünde, kimbilir Versailles Sarayı arşivinde
Napoleon'un Josephine'e yazdığı bunun gibi daha kaç yüz tane mektup vardır.
Fakat, dedim ya, eloğlu böyle düşünmüyor ve kendi kültürüne, tarihine, mahremine
ait her türlü kâğıt parçasını başkalarından kıskançlıkla koruyup saklıyor, uzak
diyarlarda bulduğunda da gözünü bile kırpmadan parasını bastırıp işte aynen
böyle satın alıyor. İster devletin istihbarat servisi, isterse de varlıklı bir
milliyetçi sıfatıyla. Çünkü bu “devlet olmak”tır, “yurttaş olmak”tır. Böyle bir
bilince varabilmek için de bir kaç on yıl yetmez, bazen yüzlerce yıllık bir
zihinsel evrim gerekir.
Aynı müzayede salonunda hemen ertesi gün bir grup belge daha açık artırmaya
sunuldu. Bu defaki satışın konusu, Türklerin 20. yüzyılın başlarında
emperyalizme karşı verdiği ulusal kurtuluş mücadelesinin lideri, cumhuriyetin
kurucusu Gazi Mustafa Kemâl Atatürk'ün harf devrimi sırasında tuttuğu bazı
notlardı. Gazi, yeni harf sistemiyle ilgili düşüncelerini yazıya dökmüş ve
bunları bilimsel bir görüş alışverişi için İsviçreli antropolog Eugene Pittard'a
yollamıştı.
Sonuçta da milyonlarca Türk'ün hem kişisel tarihçesinde, hem de topyekün ulusun
kaderinde devâsâ bir kırılmaya yol açan Harf Devrimi dönemine ait bu paha
biçilmez belgeler, önceki gün ardından neredeyse ittirilerek zorla satıldı.
Satış değeri ise toplam 3840 sterlin (yaklaşık 10.000 YTL), yani iki Türk
sonradan görmesinin Tayland'ın Phuket adasına yapacağı yedi-sekiz günlük bir
gezinin paket tur fiyatı kadar…
Atatürk'ün harf devrimi hakkındaki el yazısı notlarını bu kadar komik bir fiyata
kimin aldığı ise bilinmiyor. Türkiye ile ilgili karanlık hesapları olan yabancı
dürzünün biri ya da batılı bir gizli servis satın almıştır muhtemelen…
Tıpkı, dünyanın en ünlü ikinci el eşya alım-satım sitesi ebay'de her Allah'ın
günü yüzlercesi dolaşımda olan Türk savaş madalyalarını, resmî Osmanlı
evraklarını, yağlıboya tabloları, tarihi taş baskı kitapları, erken dönem
Osmanlı fotoğraflarını ve bazıları devlet sırrı dahi oluşturabilecek nitelikteki
yığınla eşyayı Diaspora Ermenilerinin yıllardır özenle topluyor oluşu gibi…
Kıdemli bir ebay üyesi olarak, geçen yıl Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı
ordusunun durumunu gösteren çok nadir bir İngiliz savaş kataloğu için bunlardan
biriyle kıyasıya bir müzayede kapışmasına girmiştik. Ancak, ne yazık ki babamız
böyleleriyle rahatça kapışmamızı sağlayabilecek kadar zengin değil; kayıp
sayılarının on ile çarpıldığı “soykırım” dâvâsına bizim imânımıza sahip
çıktığımızdan daha kararlı biçimde sahip çıkan Californialı kodaman biraderimiz
kataloğun fiyatını açık artırmada öyle bir noktaya çıkardı ki söz konusu belgeye
bir aylık maaşımı versem bile yetmez oldu. Ben de çaresiz o cânım katalog için
artırma yapmaktan çekildim.
Batılılar, gerek internette gerekse Sotheby's ve Christie's gibi şık müzayede
salonlarında her gün tarihimizin irili ufaklı parçalarını alıp satıyorlar da
haberimiz dahi olmuyor. Tıpkı, bundan bir yüzyıl kadar önce Almanların arkeolog
görünümlü hırsızlarına koskoca Bergama Tapınağı'nı “Alın şu taşları götürün
buradan da hayvanlara otlak açılsın” diyerek verdiğimiz gibi, bugün de devleti
ve halkıyla, Türkiye olarak, müzayede ortamlarında yağmalanan ulusal kültürümüz,
zenginliklerimiz ve de sırlarımız konusunda dibine kadar umursamaz bir hâldeyiz.
Kentli ve varlıklı olmayı “yazları köyüne gidip orada bol bol koyun kesip yemek
ve sonra da mangal başında geğirmek” olarak algılayan bu feodal kafadan öylesine
bıkmış, öylesine nefret etmiş durumdayım ki…
Dört bir tarafımız yeni Türk lirası milyarderi türedi zenginlerle dolu, ama
ortalıkta neredeyse bir tek “burjuvazi mensubu” yok. Varsa yoksa köylülük,
köylülük…
Onları toplum içinde nasıl mı tanırsınız? Çok kolay. Sizinle tanıştıklarında ilk
soruları mutlaka “Hemşerim, memleketin nere?” olur.
Çünkü hayatta en aziz bildikleri şey, doğdukları ilçe ve daha da ötesi
köyleridir. Çoğu kez bağlı oldukları kentin adını dahi anmazlar. Aidiyet
duyguları en fazla “ilçe” boyutuna kadar çıkabilir. Çünkü “insanın doğduğu
değil, doyduğu kentin memleketi olduğu” gerçeğinden tamamen bihaberdirler.
Ve ben de bu tiplere daima “Memleketim Türkiye” diye cevap veririm.
İşte, para böylesi hırt tiplerin elinde olduğu içindir ki bu toplum kültür,
sanat, bilim, siyaset, estetik ve uluslararası ilişkilerde umulduğu ölçüde
yurtseverce, kuşatıcı ve kollayıcı refleksler sergileyemiyor.
***
İlgilenenler için, yazarımızın konu ile ilgili bir özel haberinin linki:
http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/mart/27/g01.html
alimurat@yenisafak.com.tr