Dünyanın en önemli uygarlıklarından Bizans ile ilgili araştırmalarda
açacağımız en önemli kapı Arap, Fars ve Türk dilleri çevresinde oluşan
dünyadır...
Geçtiğimiz hafta İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde pazartesi-perşembe günleri
arasında Türkiye'de görülmeyen bir şey olarak I. Uluslararası Sevgi Gönül Bizans
Araştırmaları Sempozyumu yapıldı. Bu proje rahmetli Sevgi Gönül tarafından
yıllar önce Sadberk Hanım Müzesi'nde gerçekleştirilmek istenmişti. Galiba ben de
kuruldaydım.
Türkiye'de tuhaf bir grup vardır, milliyetçilikleri büyük Atatürk gibi,
zamanları ve mekanları kontrol etmek yerine bilgisizce bir çekinmeden ve
protestodan ibarettir. Tahılla geçinen Türkiye, Bizantinist yetiştirmek için
dışarı öğrenci yollamıştı. Sonra Bizans, Türkiye'nin bilim hayatında çözülemeyen
bir denkleme dönüştü. Biz Türkler, o imparatorluğun doğru adını bile
kullanmadık.
Bizans 16'ncı asırdan itibaren Avrupa'nın kullandığı bir terimdir; hep
tekrarlarız, sakinleri kendilerini Romalı olarak adlandırır. Biz Türkler de,
Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak bu unvanı kullandık. Ecdadımız İstanbul'un
Helenlerine, hatta bütün Anadolu ve Kıbrıs Ortodokslarına "Rum" derdi. Bu
şüphesiz Grek, Bizans vs. gibi terimler kullanan Batılılara göre çok doğru bir
isimlendirmedir.
Kültürel yapımızda ve tarihimizde Doğu Roma'nın yeri önemlidir. Hayatımızda ve
bilincimizde ise biz o kültüre ve imparatorluğa yer ayırmadık. Hiçbir zaman
bizim bilim alemimiz ciddi Bizans uzmanı yetiştirmedi. Atatürk döneminin dışında
böyle bir teşebbüs de olmadı. Zamanları ve mekanları kontrol eden büyük
ulusların bazı ilmi faaliyetleri dışında kalmamız doğrusu hiç hoş değildir.
Batılı uzmanların durumu
Bu mirasa yaklaşmamamızda kendi meraksızlığımız başrolü oynar ama doğrusu
bulduğumuz Bizans veya diğer deyişle Roma dünyasının da kendisini kabul
ettirecek, merak uyandıracak bir düzeyde olmadığı açıktı.
15'inci asırda Rum Ortodoks kilisesinin cemiyetle ilgi kuracak bir çekiciliği
kalmadığı anlaşılıyor. Memleketin Helenleri yeni bir Rönesans'ı geliştirecek
güce sahip değildi. Aydın hükümdar Fatih, her şeye ve herkese merak duyduğu
halde, gözlerini İtalya'ya çevirmek zorunda kaldı. Şehrin Helen entelektüelleri
yeni gelenlere kendilerini kabul ettirecek kadar eser veremedi.
Fatih döneminin tarihçisi Kritovulos, 19'uncu asırda birkaç edip, son asırda
Stefanos Yerasimos gibi bir mütebahhir tarihçi dışında maalesef iki dili ve
dünyayı kaynaştıracak adam az çıkmıştır.
Biz Türkler, ilmi Bizans araştırmalarına adım atamadık; Yunanca, Latince
öğrenemedik ve o imparatorluğun içinde yaşayan halkların Aramca, Mısır Kopçası,
Balkanlar'daki Slav dilleri gibi bölümlerine girmedik. Gürcüce ve Ermenice
kayıtları değerlendiremedik ve bunlara hakim olmadan kendi geçmişimizi en
mükemmel şekilde yazmamızın mümkün olamayacağını düşünemedik.
Fakat Bizantinistler dünyası da Türkleri, bir-ikisi dışında Arapları ve
İranlıları öğrenemedi ve tanımadı. Şahsen bu sempozyumda bunu gözlemledik, en
tanınmış Batılı Bizans uzmanları, imparatorluğun yanı başında yaşayan Selçuklu
dünyasını bir öğrenci kadar tanımıyorlardı. Zaten bir vakitler Bizans'ın ünlü
uzmanları İstanbul'a dahi gelmeden Hipodrom'daki isyanlardan bahseder, şehrin
topografyasını ünlü Meyer gibi ilmi yöntemlerle incelemeden, bir milyon nüfuslu
Konstantinopolis'ten bahsederlerdi.
Oysa Bizans da, Osmanlı da çok yönlü olarak ilgilenilecek; lise ve üniversite
tabanında geniş bir öğrenimle ele alınacak medeniyetlerdir. Hiç kuşkusuz teknik
imkansızlıkların başında basit önyargılar gelir. Bu artık belki azalıyor veya en
azından kendini ifade ederken dikkatli davranıyor. Bu bir aşamadır.
Mutluluk veren manzara
Memnuniyetle kaydetmek gerekir, bu sempozyumda beni mutlu eden manzara bir
düzineye yakın genç Türk Bizans uzmanının tebliğler sunmasıydı. Öyle anlaşılıyor
ki, Boğaziçi'nden geçen ve Batı ülkelerinde öğrenime devam eden bazı gençler,
orta zaman Yunancası (Koine) engelini aşmayı başarmış ve Bizantinistler grubuna
girmişler.
Hacettepe Üniversitesi'nin yetiştirdiği sanat tarihçilerinin Bizans üzerindeki
tebliğleri de zevkle dinleniyordu. Çok yakın gelecekte Bizans araştırmalarında
Türkiye girmesi gereken yola girecektir. Tabii ki Bizans araştırmaları dünyasına
açacağımız en önemli kapı Arap, Fars ve Türk dilleri çevresinde oluşan dünyadır.
Bunu yaptığımız takdirde Bizans araştırmalarında yeni bir safhayı
başlatabiliriz. Bu hiç şüphesiz Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının
tarihçilik açısından da önemini büyütecektir.
Sempozyumu tertipleyen meslektaşlarımı ve Sadberk Hanım Müzesi'nin başındaki
Ömer Koç'u da kutlamak gerekir. Umarız bu toplantılar belirli zaman
aralıklarıyla birbirini izler. Bu dikkat çekici bir sempozyumdu; Kyrill Mango,
Angeliki Laiou, David Jacoby, Brigitte Pitarakis gibi ünlü Bizantinistler
yanında önemli sayıda Batılı ve Türk genç Bizantinist mutlaka bu dala katkı
yapacak tebliğler sundular.
Müzemizle ilgili haberler üzerine
Halkımız müzelerimizi gezmez. Vaka girişler pek ucuz değildir ama istisna
uygulamaları çoktur. Ama asıl önemlisi devletin bütçesi dışında iki yıldır
gördüğüm büyük şirketler müzeye yardım vaat eder ama hiç yerine getirmezler.
Kadrolarımız olmadığı için bazı görevlerin yerine getirilmesi babında
"gönüllülere" çağrı yaparız. İlk anda isteklisi çok gibi görünür, sonra ayakları
kesilir. Oysa mesela kalabalık sayıdaki okul çocuklarına rehberlik yapmak bir
yurttaşlık ve insanlık görevidir.
Müze muhabiri diye kendini takdim eden birçok dostumuz, Topkapı'daki
hayaletlerden ve ispatlayamadığı hırsızlıklardan bahseder. Sherlock Holmes ve
Nat Pinkerton kitapları yazılmadığı için insanlarımız bu gibi hırsızlık
hikayelerini "vah vah" çekerek aslında keyifle dinliyorlar. Bakanlığın bu sene
başladığı müzelerdeki umumi sayım dolayısıyla Topkapı Sarayı'ndaki 80 bin parça
eserin büyük ölçüde çürüdüğü, kütüphanedeki eserlerin de çalındığı ve bunun
sayımda ortaya çıkacağı gibi kehanetler söz konusu. Burada bilgisizlik ve kötü
niyet demeyelim, bilgisizlik ve sansasyon merakı birleşiyor.
Saraya sahip çıkalım
Topkapı Sarayı Müzesi'nde 22 bin yazma eser var. Bunların içinde Arapça, Farsça
ve Osmanlıca olanları rahmetli Yazmalar Müdürü Fehmi Ethem Karatay incelemiş ve
envanterini "Topkapı Sarayı Kütüphanesi Türkçe Yazmalar" adıyla yayımlamıştır.
Bu katalog iki cilt değildir. Ömür törpüsü bir envanter çalışmasıdır ve yedi
cilttir. Bundan başka kütüphanemizde Yunanca, Ermenice, Latince, İbranca,
Aramca, Slav dilleri, hatta Macarca 10 bine yakın eser daha bulunmaktadır.
Bu özelliğiyle de Topkapı Sarayı Kütüphanesi dünyada saygın yeri olan bir
Rönesans kitaplığıdır. Ve üniversal bir Rönesans münevveri tipi olan Fatih
Sultan Mehmet ile kitaplara düşkün ve kitapsever Kanuni Sultan Süleyman'ın
topladığı kitaplarla bu vasfa kavuşmuştur.
Bunların çalındığını iddia etmek için kataloglarına bakarak taramak gerekir.
Bunu yapan meraklı bir vatandaşımızı ömür boyu orada görmedim. Eski müdürümüz
Dr. Filiz Çağman da görmedi. Bu tip haberleri yazmak ciddi bir davranış
değildir.
Topkapı Sarayı üzerinden spekülasyon yapmayalım, saraya sahip çıkalım. Saray ve
içindeki eserler elbette bizimdir. Ama değerleri ve çok yönlülükleri dolayısıyla
bu koleksiyonlardan insanlığa karşı sorumlu olduğumuz da açıktır. Gelecekte
dünya tarihi için önemli bir kaynak olan saray arşivimiz ve kütüphanemiz için
modern ve fenni bir kütüphane tesisinin tasarımını ve inşasını düşünmeliyiz.
Fax: (0312) 427 20 64
Milliyet Pazar
01/07/2007