Çok özel bir ziyarete tanık oldum geçen gün... Yüzlerce devrimcinin
avukatı Halit Çelenk, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarından 35 yıl sonra
infazların yapıldığı avluya geldi ve orada infaz gecesini anlatan bir söyleşi
yaptı. Bu buluşmayı Ulucanlar'ın halka açılmasına borçluyduk
Türkiye'nin
en eski cezaevlerinden biri Ulucanlar... 1923'te askeri depo olarak inşa
edilmiş. 1925'te cezaevine çevrilmiş. Yaşı 80'ini aşınca artık köhnediğine
hükmedilmiş ve kapatılmasına karar verilmiş.
Geçen ay, içindeki 1248 tutuklu Sincan'daki yeni cezaevine taşındı.
Ve Ulucanlar kapandı. Geriye boş binalar ve duvarlar kaldı: Nice cezayı, ezayı
tatmış, tattırmış çıplak, yüksek, boş duvarlar...
O duvarlar ki 60'larda Fethi Gürcan'ın, 70'lerde Deniz'lerin, 80'lerde Erdal
Eren'in idamını görmüşlerdi.
Kah cumhurbaşkanının yeğenini, kah eski bir başbakanı, kah devrik bakanları, kah
Meclis'ten yaka paça atılanları ağırlamışlardı.
Gazetecilere, sanatçılara, politikacılara, edebiyatçılara mesken olmuşlardı.
"Uçurtmayı Vurmasınlar" filminde beyazperdeye yansımış, Yılmaz Güney'in
"Duvar"ına ilham vermişlerdi.
İsyanların kanla bastırılmasını görmüş, harabeye dönmüşlerdi.
Mahkumlar gidince "Şimdi o binalar ne olacak?" sorusu kaldı geride... Tevatüre
göre belediye orayı çarşı yapmak istiyordu.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi hemen devreye girdi. Burayı değerlendirmek için
üniversite öğrencileri arasında bir proje yarışması açtı. Neler yoktu ki
öneriler arasında:
Kültür merkezi, konservatuar, heykel müzesi, gençlik kampı...
Ankara Barosu bir Hukuk müzesi arzuluyordu. Mimarlar Odası ise ibretlik bir
kültür merkezi yapmayı...
Sonunda bu projelerin sergilenmesi ve cezaevinin halka açılabilmesi için bir
şenlik düzenledi.
Ulucanlar'a eski mahkumlar geldi, aileleri geldi, meraklılar geldi.
Ve "mahpus şenliği", uçurtmaların havalanmasıyla sona erdi.
Ben de bu vesileyle "hücrelerine kadar" nüfuz ettim emektar mahpushanemizin...
Daracık, karanlık görüş odalarını, Yılmaz Güney'in ustalıkla anlattığı sıkışık
koğuşlarını, insanın içine öfkeyle karışık bir korku veren tecrit odalarını,
oradan büyücek bir delikle geçilen işkence odalarını, pis helalarını, kırık
dökük banyolarını, farelerin cirit attığı nemli koridorlarını dolaştım.
Duvar yazılarını okudum.
Orada yatanların, orada asılanların fotoğraflarına baktım uzun uzun...
İşkence odalarında işkence aletlerinin, avlularda darağaçlarının, koğuşlarda
idam hükümlerinin sergileneceği günleri düşündüm sonra...
Gelecek kuşakların "Ulucanlar Müzesi" içinde bunları göreceği ve "İyi ki bütün
bunlar mazide kaldı" diyerek ağır demir kapılardan özgürce çıkılıp gideceği
günleri...
O günler yakın mıdır ki?
HALİT ÇELENK
İdam gecesi anıları
Ankara'da hava sıcaklığının 40 dereceye yaklaştığı bir öğle vakti geldi, 87
yaşındaki Halit Çelenk Ulucanlar'a...
Orada kötü anıları vardı. Ankaralılara onları anlatacaktı.
Kapıda karşılaştık. Koluma girdi. Sağ eliyle de bastonuna dayanarak ağır
adımlarla avlu kapısından içeri girdi.
İşte acıyla büyümüş o "kara kavak" karşısındaydı.
Beter gecenin tanığı olarak sadece ikisi kalmışlardı:
Bir kara kavakla bir koca çınar...
Çelenk kavağın dalları boyunca gökyüzüne baktı.
Sonra alkışlar içinde yerine geçip o korkunç gece yarısı tanık olduklarını, bir
kez daha, sanki o anı yeniden yaşarmışçasına, gözyaşlarına boğularak anlattı:
"O gece saat yarımda beni evden aldılar. Her taraf asker doluydu. Işıklar
sönüktü. Cezaevi ışıldaklarla aydınlatılıyordu.
Başgardiyanın odasına girdik. Oda görevlilerle doluydu. Deniz köşedeki koltukta
oturuyordu. Elleri arkadan bağlıydı. Ayağında pranga vardı. Beni görünce yüzü
güldü. Hal hatır sorduk. Bir görevli ona sigara içiriyordu. Masanın üzerinde
filtreli uzun Samsun paketi vardı. 'Abi hep filtresiz Birinci içiyorduk. Son üç
günümüzde filtreli içelim dedik' dedi. Adeta bu 'lüks' için özür diliyordu.
'Hadi artık Deniz'i bekletmeyelim' dediler. Gömleği giydirip yüzüne kararı
okudular. Ayağındaki pranganın kilit anahtarı kayboldu. Onu bulmaya çalıştılar
bir süre. Kilit açıldı. Deniz postallarının bağlanmasını istedi. Bağladılar.
Avluya çıktık.
İdam sehpasına yürürken bize döndü, 'Allahaısmarladık, cezaevlerindeki bütün
devrimcilere selam. Onları benim için tek tek öpün' dedi ve cesur adımlarla idam
sehpasına yürüdü."
Halit Çelenk 1,5 saat boyunca Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in idam anlarını
ayrıntılarıyla anlattı.
Savunmak için çırpındığı bu gencecik çocukların infazını izlemek zorunda
kalmıştı.
"Taş kesilmiştik izlerken" dedi. Ama sabaha karşı eve gelip de gençlerin
ailelerini görünce boşanmıştı gözlerinden yaş...
Anlatırken yine öyle oldu.
Dinleyicilere bakıp "Kınamayın arkadaşlar" dedi. "Çok zordur... Çok zordur..."
Kınamak ne kelime; kara kavağın altında hemen herkes ağlıyordu.
YILMAZ GÜNEY
"Farelerle ekmeğimizi bölüşürüz"
"Bir zamanlar şehrin dışında, at ahırı olarak kullanılırmış, şimdi kaldığımız
cezaevi... O zamanlar ne kadar at barınırmış, tam olarak bilmiyoruz ama bizim
nüfusumuz oldukça kabarık. Şu günlerde 1100'ün üstündeyiz. Günden güne de
çoğalmaktayız.
Cezaevinin giriş kapısıyla 2. kapı arasına 'kapıaltı' denir. Burada cezaevi
'zimmetine' geçersiniz.
Kapıaltını geçince küçük, dört yanı duvarlarla çevrili bir bahçeye çıkarsınız.
İdam mahkumlarının infazı bu küçük bahçede yapılır.
İlk girenler burada aranır. (...) 3. kapıdan geçince saçınızı sıfır numara
keserler. Ya merdivene oturursunuz tıraş sırasında ya da ayakta... (...)
Burası, tutukluların genellikle 3 gün kalmak zorunda oldukları, 3 metre eninde,
7 metre boyunda, 3-3,5 metrekare yüksekliğinde köhne, pis bir koğuştur. Yan
yana, birbirine ekli 8 ranzası vardır. Bu ranzalar altlı üstlü oldukları için,
tecrit, 16 kişiliktir. İşte bu 16 kişilik yere 70-80 kişi sıkıştırılır. (...)
Cezaevi koğuşları tecrit, revir, kadınlar bölümü dışında, ortalama 550 kişilik
ranzaya sahiptir. Burada 1100 küsur kişi, iç içe, kucak kucağı, bir yatakta 2-3
kişi, başlı kıçlı yatmaktadırlar.
Çoğumuz hastayız. Bir kısım pencerelerin camları yoktur. Işıklarımız hiç sönmez.
Sular günlerce kesilir. Tuvaletler sık sık tıkanır. Yağışlı havalarda damlarımız
akar. Gazeteler sansürden geçer.
Bitlerimiz ve pirelerimizle dostça yaşar, fare kardeşlerimizle ekmeğimizi,
yiyeceğimizi bölüşürüz.
Hepimiz biliriz ki, faşizmin zindanlarını emekçi halkımız yıkacaktır."
Yılmaz Güney ve arkadaşları
(Yılmaz Güney, "Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz", Güney, 1977
BÜLENT ECEVİT
"Kendime musikiden ses duvarı örüyordum"
"Sanırım başbakanlık yapmış olduğum için benim hapishane sürelerimi rahat
geçirmeme özen gösterildi. Bana özel oda verildi.
Genel olarak mahkum ve tutuklularla temasım önlenmişti. Ancak bunun istisnaları
vardı. Örneğin eski bakan arkadaşlarımla görüşebiliyordum. İlk girişimde sayın
Şerafettin Elçi, Hilmi İşgüzar ve Tuncay Mataracı cezaevindeydiler.
Koğuşlardaki tutuklu ve mahkumlarla görüşmemiz yasak olduğu için onlara ancak
selamlarımı ve iyi dileklerimi ulaştırabildim.
Bol bol okuyup yazdım hapishanede... DİSK ve benzeri kuruluşlar hakkında açılan
siyasal nitelikli davaların dosyalarını baştan aşağı okudum. Dışarıdaki anayasa
çalışmalarını da ayrıntılarıyla izledim.
Düşüncelerimi, çıkışımda olabildiğince yaymak üzere yazdım. (...)
İç ve dış olayları daha çok BBC'den izleyebiliyordum.
Radyonun benim için bir yararı daha vardı: Dışardan gelen sesler, şarkılar
birbiriyle fazlasıyla karışır duruma gelip de okuyup yazmam zorlaşınca ben de
Ankara Radyosu'nun 3. programını açıyor, o şekilde kendime musikiden bir ses
duvarı örüyordum. 3. program barok müziğinden yana çok zengindi. Özellikle
sevdiğim barok müziğini, diyebilirim ki, en çok hapishanede dinledim. Ama bazen
de koğuşların avlularından, kimi tutukluların, mahkumların kendi yaktıkları
türküler, çok güzel ve içli türküler geliyordu. O zamanlar radyomu kapatıyor,
okuyup yazmayı bırakıyor, o türküleri dinliyordum."
(Cüneyt Arcayürek, "Hapishanedeki Ecevit", Bilgi, 1986, s. 122-124)
Milliyet
01/07/2007