Afrika sıcaklarının da, -Hudson Enstitüsü'nün senaryoları gibi-, Türkiye'yi
ve özellikle de İstanbul'u gözüne kestirmesi sonucu; haziran sıcaklarının kızgın
bir ütü yakıcılığıyla insanın üstüne yapıştığı günlerde, oradan buradan yükselip
duran kara dumanlı haberlerden de usanınca...
En eğlenceli yöntem, TV'nin sesini kapatıp öyle izlemek kürsülerdeki nutukçu
tosunların el kol hareketlerini.
* * *
Parmakları açık olarak kalabalığa doğru uzanan sol el, göğse vurulan sağ el,
sonra 2 elin birden havaya kalkması...
Nutukçu tosunların ne söylediklerini duymadan, sadece el kol hareketlerine
bakıldığında; hepsininki de birbirine benziyor.
Tıpkı sessiz sinema dönemlerinin Şarlo filmleri gibi.
* * *
Seralarda dopingli yetişen ve çiçekçi mağazalarında vitrinleşen değişik
renklerdeki kokusuz iri karanfiller; babaannemin, ufak gaz tenekelerinde
"kızancıklarım" diye özenle baktığı ve bazılarını pencerelerin önüne
yerleştirdiği, kokulu ebruli doğal karanfilleri, unutturup devreden çıkarmıştı.
* * *
50 metrekarelik bir bahçede, kaktüsler de dahil, petunyalar, menekşeler,
sardunyalar, gülibrişimler, yaseminlerle 150 türü aşkın bitki ve çiçek
yetiştirme sevdalanmasının dizginlenemeyen aşkıyla Solmaz Kâmuran; bir de,
babaannemin döneminde kilitlenip kalmış, kokulu küçük doğal karanfillerden,
toprak bir saksı içinde beklenmedik bir sürpriz yarattı.
* * *
O başparmak büyüklüğünde kokulu, ebruli doğal karanfiller...
Bir tanesi de, miniskül bir kadeh su içinde, çalıştığım masanın ortasına
konmuştu.
* * *
Okullarda, liselerde, üniversitelerde; öğretmenleri, doçentleri, profları
dinleyerek; ıkına sıkına, zorlana morlana kitapların üstüne kapanmış ders
çalışmaya uğraşa uğraşa, öğrenilebilir mi karanfilin kokusu?
* * *
Birbirlerini ihanetle suçlayarak, ülkeyi ancak kendilerinin kurtarabileceğini
iddia edip duran nutukçularda da, karanfilin kokusu yok.
Ama Ahmet Haşim'in "Karanfil" şiirinde, o kokuyu duyuyorsunuz:
Yarin dudağında getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil,
Ruhum acısından bunu bildi.
Düştükçe vurulmuş gibi yer yer,
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervane kesildi.
* * *
23 yaşında edebiyat fakültesi mezunu genç bir kız, Mahmut Yesari'nin adını bile
hiç duymamıştı; Akagündüz'ün nerede nasıl hayattan koptuğunu da hiç merak
etmemişti.
Dopingli kokusuz karanfiller dönemi; politikacıları da, genç kuşakları da
sarmalamaya çalışıyor gibiydi.
* * *
Kokusuz bir göz alıcılık modası ise; "devlet" kavramının dahi, çağdaş bir
tanımlamanın dışında kalmış olduğu bir ülkede, uğurlu bir görüntü yaratmıyordu
pek.
* * *
"Milli çıkarlar açısından... Milli çıkarlar açısından... Milli çıkarlar
açısından" lafazanlığında da, bir karanfil kokusu yoktu.
İstanbul'un nüfusu kadar nüfusu olan Hollanda'nın, yalnız tarım ihracatı; 73
milyonluk Türkiye'nin tarım ihracatının 6-7 katıydı. Salt lale ihracatından 10
milyar dolarlık girdisi; Türkiye'nin bir yıllık turizm gelirlerine eşitti.
Bir de "milli çıkarlar" bu kadar düşünülmese, durum ne olacaktı acaba?
* * *
Kendi anadillerinin şiir ve yazı doruklarındaki karanfil kokusunu duymadan; son
80 yılda yüz milyarlarca dolarlık harcamaların nelere gittiğini ve aynı sürede
itfaiye teşkilatına ne kadar yatırım yapıldığını şeffaflaştırmadan; salt kendini
öven nutuklar söylemekle ne "milli birlik" sağlanabilir yeterince; ne de,
"vatanı ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü" ilkesi 21. yüzyılın göbek
taşına oturabilir mıh gibi.
* * *
Bendeniz de biliyorum "yazı"nın; "resmi tarih" hipnozlarıyla, kapalı bir çember
içinde çağ dışına düşürülmüş kuşakları bilinçlendirmeye çalışmanın; ve de doğal
bir karanfilin kokusunu ortak olarak duyabilme olanaklarını yaratma çabalarının,
hiçbir işe yaramadığını.
* * *
Yarasa, şimdiye dek yarar ve Hudson Enstitüsü'nün senaryoları, Türkiye'yi de
gözüne kestirme gereğini duymazdı.
* * *
Ne yapalım, doğal karanfillerin kokusu; Yahya Kemal'in "Itrî" şiirindeki son
mısralarda kaldı:
Bir hayale dalınır zevk alınır;
Belki hâlâ o besteler çalınır,
Gemiler geçmeyen bir ummanda.
Milliyet
20/06/2007