Hayfa Üniversitesi'nde "19'uncu asrın Osmanlı valileri" üzerine bir
seminer yapmak çok ilginç. Oradaki bir tarihçi "Bütün cemaatler birbirinden
nefret ederken Osmanlı'yı özlememek imkansız" dedi
İsrail'in kuzeyindeki Karmel Dağı'nda bir küme Dürzi köyü vardır. Dürzilerin en
kalabalık kesimi Lübnan'dadır. Bu yüzden dağlık Lübnan'a Cebeli'dürüz yani
Dürziler Dağı denir ve Suriye'de de Golan Tepeleri'nde yaşarlar.
Bugün Karmel Dağı'ndaki diğer Dürzi köyleri erimiş. İsfiya ve Dalyat el Karmel
adlı köylerde oturuyorlar. Bu iki köyün halkı Arapça uzmanlarını şaşırtacak
derecede hoş bir Halep şivesiyle konuşuyor ve Halebi unvanını taşıyorlar; Arap
dünyasının en kuzey noktasından bu uçtaki noktaya niye göçtükleri belli değil.
Dinini iyi bilen ve öğreten, lacivert cüppeleri ve beyaz sarıklarıyla dolaşan
ukkâl (akiller) denen din bilginleri içerisinde lacivert kılığı ve beyaz
maramalarıyla kadın üyeler de var.
İyi çarpışırlardı
Bir tarihte Lübnan dağlarındaki Aliyye kasabasında yapılan bir seminerde ön
sıraları işgal eden bu muhteşem takımın içinde kadınlar da oturuyordu.
Kadınların din görevliliğini tartışan dünyaya, mesela Katolik kilisesine
gösterilecek bir manzaraydı.
Dürzilerin cenazeleri de son derece özgün, sessiz ve muhteşem oluyor. Sonrası
mühim değil, ruhun anında yeni doğan bir çocuğa geçtiğine inandıkları için
definden sonraki mezar kültürü kayda değmez. İsfiya ve Dalyat bugün bir belediye
halinde birleşmiş. Sünnilerle veya diğer dinlerle evlilik yasak ama sulh içinde
yaşamayı tercih ediyorlar. Hukukları tamamen Hanefi-Sünni ama iç dünyalarında
tek kadın evliliğine kesinlikle uyuluyor.
Bulundukları memleketlerin ordularına asker verir ve iyi çarpışırlardı. Bu
Osmanlı devrinde böyle olduğu gibi şimdiki İsrail'de de böyle. Yeniden dirilmeye
inanç, Dürzinin hayatına önemli bir dinginlik getiriyor. Ölmekte olan ihtiyar,
"Artık annemin kucağını özledim, bırakın da gideyim" diye bir an evvelki ölüm ve
doğumla dirilişini özleyerek bu dünyadan ayrılıyor.
Dalya, Karmel Dağı'nın zirvesinde haziran ortasında dahi bazen bulutların
arasında kalabilen biraz aşağıdaki Hayfa Üniversitesi'ne ve Mahrama Ovası'na
bakan bir köy. Hayfa Üniversitesi'nde yani dağın tepesinde dikilmiş
30 katlı bir gökdelende "19'uncu asrın Osmanlı valileri" üzerinde bir seminer
yapmak çok ilginç. Üniversitenin önde gelen hocalarından David Kushner
tertipledi.
Tepeler dillense...
Toplantıdaki tarihçilerden biri "Her cemaatin birbirinden nefret ettiği bir
dünyada Osmanlı yönetimini özlememek mümkün değil" diyor. 16 ve 17'nci asırların
Osmanlı yönetimi değişen dünyanın getirdiği yeni şartlara da direnebildi.
Aşağıda Bahailerin ünlü mabedi ve İran bahçeleri ortasındaki bu güzel kubbeli
bina dinlerin kardeşliği iddiası ile halen taraftar toplayabiliyor. Oradan
limana doğru uzanan Alman Templer tarikatı mensuplarının kurduğu mahalle,
bugünkü gökdelenlerin ortasında 19'uncu yüzyılı aksettiren bir şirinlik.
Eski Beyrut vilayetine bağlı olan Hayfa, Yahudi kolonizatörlerin yoğunlukla
yerleştiği bölgelerden. Hıristiyan Sursuk ailesinden satın aldıkları
bataklıkları ıslah edip çiftliklerini kurmuşlar. II. Dünya Savaşı'ndan sonraki
Arap-İsrail çatışmasının en şiddetli bölümü burada geçmiş ama Hayfa'nın
etrafındaki tepelere sorsanız ve dillenseler sizi Osmanlı'nın son günlerindeki
savunmayı, Yüzbaşı Bilal Bey'i anlatırlar.
170 kişilik birliği ve birkaç makineli tüfeği ile etraftaki tepelere mevzilenmiş,
topografyayı çok iyi bilen bir kurmayın ustalığı ile Osmanlı'nın son savunmasına
hazırlamış; şehre törenle girmeye hazırlanan İngiliz general bir anda açılan
ateşle Rolls-Royce'undan atlıyor ve üç gün boyu Hayfa'ya giremiyor, verilen
kayıp da cabası. Her zaman söyleneni tekrarlayalım.
I. Dünya Savaşı'ndaki komutanların içinde herhalde en acemileri İttihat ve
Terakki'yi yönetmeye çalışan triumviraydı.
Karmel Dağı'ndan bakınca muazzam görünen ova Lübnan sınırına kadar uzanıyor.
Aslında herhangi bir noktadan en uca kadar yarım saatte ulaşılabilir. Üstünde
Osmanlı'nın Cezzar Ahmet Paşa'sının bıraktıkları, General Bonaparte'ın yaptığı
savaş ve daha evvel Haçlı şövalyelelerinden en başta Akkâ Kalesi ve Atlit gibi
kaleler, Karmel'in tepesinde İncil dönemlerine kadar uzanan kalıntılar ve buram
buram kokan bir Osmanlı 19'uncu asrı.
Güzellikler ve çirkinlikler
Bu küçük coğrafya Ortadoğu'nun en yoğun kesiti ve sorunların çözülmezliğinin en
iyi ifadesi. Bir yanda en ilginç mimari eserler, bir yanda hayat kavgasını ifade
eden alelacele çıkarılmış çirkin yapılar; yeşillik, tabiat güzelliği yanında
depo, fabrika, siloların getirdiği çevre kirlenmesi bir arada. Dünyanın hiçbir
köşesi insanı her an iki bin yıl geriye götürüp tekrar zamanımıza çıkaran böyle
bir zihinsel mekanizma yaratamaz.
Eğer iki bin yılının tarihi ve coğrafyası tanınırsa, Ortadoğu sevilir, aşık
olunur; bilinmezse herkes herkesten nefret eder ve asayişi sağlayacak bir
yabancı kuvvet beklenir. Ne yazık ki insanların çoğu iki bin yılı ne merak
ediyor ne de bilebiliyor.
Osmanlı'nın kurduğu bir liman olan Yafa'da kaymakamlık binası Türkiye
Büyükelçiliği'ne bırakıldı. Büyükelçi Namık Tan burada kültür müşavirinin
ofisinin kurulacağını söylüyor. Kudüs'teki başkonsolosumuz Büyükelçi Ercan Özer
orada dil kurslarının devam ettiğini anlattı. Halep'te de Türkçe dil kursları
var. Arap dünyası Türkiye'ye düşkün. Eski kaymakamlık yeni kültür ofisimizin
karşısında, Mustafa Kemal'in oturduğu zabıta merkezi, ortada saat kulesi.
Osmanlı'nın Yafa'sı Tel Aviv'in yanında gelişen ve şıklaşan bu şehirde bütün
renkleriyle sürüyor.
Fax: (0312) 427 20 64
Milliyet Pazar
17/06/2007