'Başlıca işim, düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır." diyen Cemil
Meriç, yirmi yıl önce bugün 71 yaşında vefat etti. "Düşünmek, düşünceye
hakettiği asaleti vermek ve bunu cemiyetle paylaşmak" içinde yaşadığımız
coğrafyanın yakın zamanlarda unuttuğu bir nitelik. Değerler sıralamasında
düşünce hanesi hayli gerilerde.
Hele hele Cemil Meriç gibi belli bir kesime bağlanmamış, fikri birikimini bir
sofist tavrıyla "izm"lerin meşrulaştırılmasına adamamış olan kişinin kendisine
biçtiği rolle "kitlelerin sevgilisi" olması beklenemezdi, nitekim öyle de
olmuştur. "İzm"ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri," diyen Meriç'i,
izm'lere bağlanmayı, bir kolektif kimlik fantezisi içinde kendi bireyliğini
yitirmeyi soylu bir tavır olarak gören kuşakların anlaması kolay değildir. Bugün
izm'lerin sonundan bahsedenlerin bile gerçekte başka bir kılıkla arzıendam eden
yeni bir izm'in takipçileri olduklarını fark edemedikleri bir dünyada Meriç'in
sözlerine kulak verenlerin az olması anlaşılır bir durumdur.
Elbette herkes düşünce hayatıyla ilgilensin, herkes entelektüel bir sermaye
oluştursun ve bu alandaki geleneği bilsin şeklinde bir iddia söz konusu olamaz.
Her toplumda fikir hayatında yer alanlar nihayetinde bir avuç insandır. Herkes
işini yapmalıdır ve her iş kutsaldır. Ancak, düşünce hayatıyla uğraşanların,
kendilerine öyle bir rol atfedilenlerin politik kadastroları aşkın bir bağlam
içinde birbirlerinden haberdar olması, ortak kutsallıklarının bulunması
önemlidir. Keza bir başka önemli husus, işi bir ülkenin fikri birikimine katkı
sağlamak olmayanların dahi en azından düşünce insanlarını bilmesi, tanıması ve
onlara yaşadıkları toplum adına gereken saygıyı göstermesidir. Bir gece geç
vakit katıldığı davetten evine dönen Bernard Shaw, içeri giremeyecek kadar
sıkışmış bir vaziyette "kimseler görmeden" evinin duvarına siymeye kalktığında
hemen çevreden birisi tarafından ikaz edildiğinden bahseder. O kişinin söylediği
şudur: "Beyefendi o evin duvarına siyemezsin; çünkü orası B. Shaw'ın evidir."
Düşünce insanına karşı asgari duyarlılık sınırı böyle bir yerden geçer. Ülkeleri
rastgele bir toprak parçası olmaktan kurtaran, üstünde yaşayanları da bir halk,
bir millet haline getiren birkaç ilke sayılacaksa, herhalde en başta
gelenlerinden birisi de budur.
Fildişi kule
Üstat bir yazısında yeni çıkmış bir eserini devrin önde gelen fikir adamlarına
birer üst yazı ile gönderdiğini; ama hiçbirisinden ses seda çıkmadığını sitemle
anlatır. Sitemi "niçin görülmüyorum"a değil, bu hâlin cemiyet adına nasıl bir
bahtsızlık olduğunadır. Onu düşünce semamızın yıldızı ama münzevi bir yıldızı
yapan biraz da yaşadığı bu türden şartlardır. Fildişi kule bir sırça köşk değil,
hayatın kaba gerçekliğine karşı kelimelerden, fikirlerden ve tarih içindeki
düşünce devlerinden oluşmuş bir sığınaktır. Dışarıdaki hayata karşı içerideki
zihni dünyadır. Meriç, Kırk Ambar'daki bir yazısında "Mea Culpa" diye başlayan
bölümde, cemiyetin içinde yaşadığı kargaşayı kendi suçu olarak görür. Çünkü o
bir okuryazar olarak üstüne düşeni yapamamış, "Bir ülkenin vicdanı olmak,
idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk
insanından ayıran bütün duvarları yıkmak" görevini yerine getirememiştir. Ancak
onun külliyatını bilenler bu sözleri, o muhteşem entelektüel dehanın tıpkı büyük
mistikler gibi nasıl derin ve kucaklayıcı bir vicdana sahip olduğunun ifadesi
olarak görürler.
Bir kesimin, bir grubun değil, herkesin vicdanı olmak! Eğer ona araçsal bir
anlam yüklemiyor, fikir pazarında birilerine saldırmak için onun haşmetli
varlığını siper olarak kullanmıyorsanız, vicdan herkese yöneliktir; çatışanları,
farklı yönlere savrulanları insani ortaklıkları üzerinden kucaklayan bir
insanlık durumudur. Vicdan, tam da özellikle politik mücadelelerin körleştirdiği
yerdeki insani olanı görmek ve kavramak için vardır. Edward Said, entelektüelin
görevini "krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları
daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla
ilişkilendirmektir." şeklinde tanımlarken Meriç'in "bir devrin vicdanı olmak"
isteğiyle buluşur. Said'i ve Meriç'i aynı yerde bir araya getiren ait oldukları
o farklı ülkenin vicdana en geniş anlamda hayat bahşeden fikir ve tecrübe
zenginliğidir. Unutmayalım ki vicdan, arzudan, ya da kategorik bir ahlaki
tavırdan değil; ülkelerin, kültürlerin, hayatların en derin şekildeki ilişkisel
dünyasından çıkar.
Meriç, Hint'i tanımış, kutsal Vedalardan büyülenmiş, Ganj'ın mistik sularında
yıkanmış birisidir, aynı zamanda Saint Simon'u, bu ilk sosyalisti, hakkı yenmiş,
gölgede kalmış; ama asrın tüm düşüncesini yoğurmuş birisi olarak takdirle
anmıştır. Keza başlı başına bir çalışmasının konusu olarak ele aldığı bir başka
kişi, doğrunun ve yanlışın ötesinde, insanların idrakine "mülkiyet hırsızlıktır"
diye şövalyece haykıran Proudhon'dur. "İrfan Doğu, kültür Batı'dır." diyen
Meriç, hem irfanın hem kültürün zirvelerinde dolaşır. Hugo ve Balzac, hakkını
vererek çeviri yaptığı iki büyük romancıdır. İran şiiri, Doğu'nun klasikleri
tıpkı Batı'nın klasikleri gibi onun zihninin derinliklerinde yerlerini
almışlardır. İşte onun vicdanını oluşturan bu arka plandır. O, bir çağın
zirvesinden aşağıda, sisler içindeki ovada yaşananları görmüş, cenk türküleri,
kılıç şakırtıları arasında yitirilenleri hüzünle dile getirmiş; ama sesini,
kendisini akrabalık bağları içinde gördüğü okuryazarlara dahi yeterince
duyuramamıştır.
Kamus namustur...
Üstat bir yazısında, "Kamus, namustur." der. O her sözünü, her kelimesini bir
namus duygusuyla kaleme almış birisidir. Söze hakkını vermek, hazır repliklerin,
klişelerin ortada dolaştığı, sözlerin anlamını ve değerini angajmanların
belirlediği, Cenap Şahabettin'in dediği gibi, "Beğendikçe alkışlayan havas"ın
ortadan çekilip "alkışlandıkça beğenisi artan avam"ın sesinin ve alkışının gür
çıktığı bir zamanda geride kalmaya mahkûm bir asil düşünce tavrıdır. Hegemonik
söylemin neyin meşru neyin gayrimeşru olduğunu tayin ettiği bir zamanda, sadece
meramını anlatmak için değil, düşünce üzerindeki baskısını da kırmak için nasıl
kahramanca bir tavırla ortaya atıldığını Meriç okuyucuları iyi bilirler.
"Çağdaşlık" gibi neredeyse kutsallık mertebesine yükselmiş, bırakın eleştiriyi,
bu manada daha doğmamış düşünceyi bile büyük bir günah olarak cezalandırmak
kudretindeki kavramı, "Bu çağdaşlaşma kadar rezil, adi ve katil bir kelime
yoktur." diye başlayan uzun bir tiratla "hakettiği şekilde" değerlendirmiş,
arkasına saklanan idraki açığa çıkartmıştır. "Çağdaşlaşma mefhumu dünyanın
hiçbir dilinde yoktur bizden başka. Biz çağdaşlaşma diye kendimizi idama mahkûm
ediyoruz." ifadesiyle asıl yaraya parmak basmıştır. Bilgiyle haysiyetin
buluştuğu yer işte burasıdır. Kamusu namus olarak gören kişinin, içi boş
kavramların nümayişine göz yumması, bir yalancı şenliğin göz bağcılığı olarak
kullanılmasına rıza göstermesi beklenemez. "Dil varlığın evi"yse, dil varlıkla
bu kadar ilişkiliyse, dile titizlenmek varlığı saygının bir gereğidir. O
derbeder kelimelerden oluşmuş sarhoş yağma alaylarının varlığın şehrini talan
etmesine karşı kapıyı bekleyen muhafızdır. Elbette bu titizliği sadece
başkalarına karşı değil, en başta kendi yaptığı işte gösterir. Yazılarını kaleme
alırken önce kelimelerden başlar, onların tarih içindeki izlerini sürer, bugüne
geçmişten neleri telmih ederek ulaştıklarını dile getirir ve bizim gözümüze pek
aydınlıkmış gibi görülen kavramların alacakaranlık dünyasını, kültürlerin
yağmurunda, karında, rüzgârında, tarihin uzun soluğunda dövüle dövüle şekillenen
anlamını hatırlatarak, kendi zamanımızı hakikileştirme yanılsamasına düşmemize
mani olur. Hürriyet, kültür, irfan gibi düşünce savaşlarının bu ağır silahlarını
bir bir açığa çıkartır.
Bakmak ve görmek...
Meriç yaşarken Göztepe'deki evinde kendisini ziyaret etme imkânı bulmuştum. Bir
kütüphane, bir masa ve Cemil Meriç... 38 yaşından beri gözleri görmediği için
hep birilerinin kendisine okuması ve söylediklerini yazması biçimindeki bir
ilişki biçiminden ortaya çıkan külliyat, işte böyle bir yalın arka plana
sahipti. Görüntü yalındı, evet; ama o görüntünün tam da merkezi yerinde,
yalınlık örtüsünün altında Meriç'in İskenderiye kitaplığı gibi duran zihni
vardı. Herhalde makro kozmosun mikro kozmosta temsili böyle bir şeydi. 33 yıl
gözleri görmemiş; ama kendisini takip edenlere asıl görmeleri gerekenleri
ustalıkla göstermiş, düşünce hayatının girift ormanında nasıl yol almak
gerektiği konusunda öğretmenleri olmuştu. Arjantinli yazar Borges ile Cemil
Meriç örneği, insanlığın hikâyesini kavramak ve bu konuda başkalarına
mihmandarlık etmek için asıl gerekli olanın göz değil, ondan bağımsız görme
olduğunu göstermiştir. Herhalde Rilke'nin bakmak ile görmek arasında ayırım
yaparken ima ettiği hususlardan birisi de budur.
Elbette bir yanda Meriç'in kendi hayat kronolojisi ve eserlerinin bu hayat
çizgisi üzerindeki yerleri, diğer yanda ise biz okuyucuların bu kronolojiye hiç
de uymayan bir şekilde yapmış olduğumuz okumalar vardır. Benim kişisel hikâyemde
Meriç'le karşılaşmam "Bu Ülke" kitabıyla olmuştu. Yetmişli yılların başlarında
çocuklukla gençlik arasında "debelenir" ve başkalarının gözünde bir yer ve değer
edinmenin kişisel arayışıyla kolektif kimliklerin vaat dolu dünyası arasındaki
tuhaf ve arızalı ilişkide yol almaya çalışırken "Bu Ülke" elimden tuttu. "Bu
sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün
tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak
için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği..." diyen üstatla mülaki oldum. Beni
büyüleyen, fikirlerinden de önce diliydi. Yazı dilinin niçin "hayat"a ait
değilmiş duygusu yarattığını onun sayesinde anladım. Üstat, konuşma dilinin o
rahat, o serazat, kimi zaman doğrudan seslenen, haykıran, kimi zaman tıpkı
okuyucuları gibi içine çekilen, sessiz bir söylenmeye dönüşen, aforizmalarıyla
aklı ve kalbi birleştiren imkânlarını kendine has bir üslup güzelliğiyle
sunuyordu. "Kelimeleri sana veriyorum okuyucu... Nihayet bütün dünya
kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede de o var. Kelime, narsistin
kendisini seyrettiği dere. Çok bakma, içine düşersin." diyen bir aklın, içine
yeniden ruh üfürdüğü kelimelerden aldım. Sonra karmaşık bir şekilde Ümrandan
Uygarlığı, Bir Dünyanın Eşiğinde, Işık Doğudan Gelir, Kültürden İrfana, Kırk
Ambar kitaplarını okudum.
En son okuduklarım ise Jurnal I ve Jurnal II'ydi. Günlüklerdeki "çıplak görünmek
korkusu"ndan bahseden Meriç için çıplaklık, zihninin dip bucak ortaya
konmasıydı: "Sen acıların, utançların, zilletlerinle aynısın. Rüyaların,
hayallerin, dileklerinle bir başkası..." Günlüklerde sürekli kendisiyle savaşan
bir Cemil Meriç gördüm. Bilginin, insanın hayatını nasıl her bilgeliğin kendi
sesiyle konuştuğu çok sesli müziğe çevirdiğini gördüm. Aynı zamanda bir
entelektüelin bu dünyada her ne yazdıysa bunu kanından, canından bir parça
olarak yazdığını gördüm. Bu fikir işçisinin anarşizmden sosyalizme, Dante'ye,
Hügo'ya, ansiklopedistlere, Cevdet Paşa ve Namık Kemal'e, İhvan-ı Safa'dan
İslamiyet'e yol alışları, öfkeleri, kızgınlıkları, sevinçleri ile soluk alıp
veren canlı bir insanın seyahatleriydi. O, sadece bugünde değil, hatta belki
bugünden çok daha fazla geçmişte yaşıyor, üstüne tarihin yaprağı düşmüş insanlar
ve kitaplarla konuşarak yazıyordu. Bütün düşünce uğraklarından geçerek ulaştığı
yerde üstadın söylediği, "Galiba, tek kurtuluş inanmak."tı. Jurnallerden sonra
onun eserlerini bir kez daha baştan okumak gerektiğini düşündüm.
Işık, Meriç'ten yükselir
Meriç öleli yirmi yıl geçmiş. Bugünkü genç kuşaklar arasında Meriç'in ismini
bilenler fazla değil, bir eserini okumuş olanlar ise daha az. Bu kadirbilmezlik
sadece Meriç'e karşı yapılmıyor, biraz geçmişte kalmış her eser her insan, garip
bir şekilde "eskimiş" muamelesi görüyor. Yanındaki ikinci kelimeden bağımsız bir
şekilde, kendi başına tirani bir güce sahip olan "yeni" zaman tekerleğinin
gerisinde kalan her şeyi bir anda modası geçmiş olarak yaftalıyor. Oysa fikir
dünyasının ritmi ile moda dünyasının ritmi hiçbir şekilde aynı değil. Hayat
orkestrasının ritim sazı olarak modanın ses verdiği bir düzende, şeylerin
değerini anlamak için yeninin bu kutsal dansından ayrılmak, ritüeli bozmak,
bağlamın dışına çıkmak gerekiyor. Üstat ışık doğudan yükselir, demişti, benzeri
bir anlatımla bugünün kuşaklarına şunu söylemek lazım: Gelecek için ışık
geçmişten gelir. Geçmişin derin aydınlığına vâkıf olanlar, aynı ölçüde geleceğe
nüfuz etme kudret ve cüretkârlığını kendilerinde bulurlar. Cemil Meriç bu manada
fikir yolculuğuna çıkmış olanların elindeki "İstanbul'dan yükselen lüks"tür.
Sadece bakmak için değil, görmek ve nüfuz etmek için de Meriç'in kitaplarındaki
ışığı geleceğe düşürmek gerekir.
Bu ölüm yıldönümünde, kadim bilgeliğin mecrasında diğerleriyle hemhâl olmuş
Meriç'e en uygun düşen sözlerden birisi, aynı gelenekteki diğerleri için de
söylenmiş olan, "Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil." sözleridir. Meriç bundan
yirmi yıl önce ölmüştür; fakat o halen düşünce dünyamızda varlığını sürdürmekte,
kendisini tanıyanlara olduğu kadar hiç görmediği, görmesi mümkün olmayan yeni
kuşaklara da kitapları üzerinden hocalık yapmaya devam etmektedir. Canın
ölmemesi böyle bir durumdur. Can, onun sayfalarına uzanan her yeni solukla
birlikte yüzünü hayata dönen kelimeleriyle can bulmakta, ebediliğin içinden
bugüne konuşmaya devam etmektedir. Her kim yüzünü Meriç'e dönerse, bilsin ki
canına can katacaktır.
Son söz yine onun: "Hayatının sonuna yaklaşmış bir insan olarak, zaten çoktan
beri kaybettiğim yaşama sevincini, bu sınıflar üstü hakikatlerin taharrisinde
buluyorum. Bu itibarla, mezarların ötesinden seslenir gibi seslenebilirim
çağıma, daha doğrusu ülkeme. Ama okunur muyum, sesim duyulur mu? Meşhur bir adam
da değilim, kalabalığın benimsediği edebi bir nevi de temsil etmiyorum. Ne
romancıyım, ne şair, ne tarihçi. Sadece dürüstüm, çok okudum, çok düşündüm.
Beşeri ihtiraslardan uzaklaşmışım: Bütün bu vasıflar bir düşünce adamının
hamurunu yapar..."
Zaman
13/06/2007