İsveç'te, Uppsala civarında yer alan ve Örbyhus Slott denen şato maddi
sadeliğin ama kültürel mirasın ihtişamının bir abidesi...
Uppsala civarında Örbyhus Slott adlı bir şatodayız. Şatonun şu andaki efendisi
Gerard de Ragnetta-Brisson işadamlığı ile ailesinden edinemediği zenginliği
yeniden edinen bir Fransız kontu. Kışları Fransa'da, yazları da İsveçli kontes
olan eşi von Rosen ile burada oturuyorlar.
Şatonun bakımlı bir bahçesi var, Orangerie'de (bizdeki limonluk) sık sık
konserler de veriliyor. Her köşede tasarruflu bir yaşamın izlerini görüyorsunuz.
Şatonun ve bahçelerinin bakımına devlet yardım ediyor ama bazı günler ve
saatlerde de içerisi müze gibi grupları gezdiriliyor. Aristokrasinin günü
geçmiş, eğer Gerard gibi hem kont hem de şirket genel müdürü olmasalar bu hayatı
bile sürmek mümkün değil.
Girişte ulusal İsveç'in kurucusu sayılan Kral Gustav Vasa'nın oğlu, Kral XIV.
Erik'in trajik hayatının noktalandığı iki taş hücre var. Bugünkü şato
sahiplerinin buradaki şöminenin karşısına geçip oturduklarını ve vakit
geçirdiklerini hiç zannetmiyorum. XIV. Erik kardeşi tarafından bir darbeyle
tahtından edildikten sonra şatodan şatoya gezdirilmiş ve son 2,5 yılında buraya
kapatılmış.
Monarşinin durumu
Karanlık ve kalın duvarlarından 10x50 cm'lik pencerelerle (bunlara Germen
dillerinde "windau" yani rüzgar gözü denir) sözde dünyaya açılan bu hücrede
belki dışarıda volta atılmasına bile izin verilmeden hapsedilmiş. İnsan Topkapı
Sarayı'ndaki "şimşirlik" denen, padişahların hapsedildiği yerdeki şartların daha
mükemmel olduğunu düşünüyor; hoş hükümdar mahpusluğunun daha hoşu olmaz.
Nihayet zavallı Kral Erik'in çilesi 1 Şubat 1577'de kendisine sunulan arsenikli
bezelye çorbasıyla sona eriyor. 16 ve 17'nci asırda taht varislerinin ve
hanedanın erkek üyelerinin güvenliği yoktu. Son birkaç asırda doğan hayat
haklarının toplumdaki hangi sosyal kurumların gelişmesi ve dengelerin
değişmesiyle pekiştiğini araştırmak ve düşünmek gerekir.
Eğer bir Avrupalı tipi varsa İsveçliler onun örneği; yabancı lisan biliyorlar,
cihan savaşından önceki kuşak yabancı lisanlar bilirdi. İsveç jimnazyumlarında
üç ölü, üç de diri dil öğretilirdi. Bugün dahi her İsveçlinin yılda bir müze
gezdiği anlaşılıyor ki yüksek bir rakamdır. Tarih telifleri ve tercümeleri
başlık olarak yüksek. Aslında İsveççe, Norveççe ve Danca denen dillerle yüzde 98
benzeşiyor. Ama üçünün toplamı 24 milyonu bulan bu kitlenin yayın üretimi 200
milyonluk bir kalabalık için.
Bu şekilde dünyayı mekanlarda ve zamanlarda tanımak insanların muhakemesine
itidal getiriyor. Kimse Vasa hanedanının siyasi cinayetlerine bakarak katil
krallarımız demiyor veya Protestanlığın zaferi için 30 Yıl Savaşları boyunca
Avrupa'yı altüst eden ünlü kral Gustav Adolf'un kızı Kraliçe Kristina halkını
çok sıkıcı ve kaba bulup hem Katolik oldu hem de İsveç'i terk edip Roma'ya
yerleşti diye, İsveç hükümdarları için halklarına yabancı hükmünü vermiyor.
Monarşi niye benimsenir veya niçin nefret edilir? Uzun uzun düşünülüp
tartışılacak bir konu; gerçek şu ki monarşiler cumhuriyetlerin karşısında
geriliyor. Kuzey Avrupa gibi yerinde duranlar da birçok cumhuriyetten daha çok,
demokratik rejimlere ayak uydurup taviz veriyor. Gerileyen rejimleri gözden
düşürmek için ucuz yoruma gerek yok. İsveç'te monarşinin tarihi ve haliyle
kitleyle bir uzlaşma içine girdiği hep söylenir ve apaçık da görülüyor.
Disiplinli gönüllüler
Örbyhus Slott'un kütüphanesine de girdik. Almanca ve Fransızca kitaplar için iki
ayrı salon var. Bugünkü kontes von Rosen Brisson'un dedesinin gösteriş için
kitap toplamadığı belli; sıkı bir Kant meraklısı olduğu anlaşılıyor. Kant'ın
orijinal eserleri ve çağdaş değerlendirmeler raflarda. Fransızca kitapların
olduğu salonda da Diderot'nun ansiklopedisi başta olmak üzere bütün 19'uncu asır
edebiyatı yer alıyor.
Kütüphaneye yeni kitaplar yığılmış, büyükbabanın kitaplarının güzel ciltlerini
ise Amerikalı karısının şıklık için yaptırdığı söyleniyor. Mütevazı ve tatlı
olduğu kadar meşum hatıraları da taşıyan bu şatoda canlılığını koruyan iki yer
var; kütüphane ve Oriangerie'de verilen konserler. Şatonun sahiplerinin artık
ekonomik takati kalmasa da musiki ve kitap konusundaki kurallara itaat ediliyor.
Avrupa'nın soylu ailelerinin birkaçının tarihini karşılaştırmak gerek; çağdaş
medeniyetin öncülüğünü niçin bu zümrenin yaptığı anlaşılıyor.
Stockholm'deki müzeler, çocuk eğitimi ve halka açık konferanslarıyla ünlü;
çocukları gönüllüler gezdiriyor. Bizde böyle disiplinli gönüllüleri bulana aşk
olsun. Örbyhus Slott denen şato maddi sadeliğin ama kültürel mirasın ihtişamının
bir abidesi. Uppsala'nın üniversitesi ve kalesi gibi aristokratların Fransa ve
Almanya ile karşılaştırılamayacak sadelikteki şatoları ve burjuvazinin evleri de
kültürel mirası eşit derecede yaratan müesseseler. Bizde böyle bir kültürel
miras var mıydı? Olana bile sahip olup saklayamadığımız çok açık.
Not: Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği Başkanı İhsan Özbek bana 08 / 06 /
2007 tarihinde gönderdiği bir mektupla aleyhimde internetteki bu bildiriyle
kendisinin bir alakası olmadığını, muhtemelen kendileriyle ilgisi olmayan ve
Protestan Kilisesi olduğunu ileri süren bir başka grubun bu sorumsuz davranışın
kaynağı olduğunu ileri sürmektedir. Bu ifadesini ciddiye alıyorum ve inşallah
mevcut grubu kendilerinin tespit edip kınayacağını ümit ediyorum. Ben de
kendisine teşekkür ederim.
Fax: (0312) 427 20 64
Milliyet Pazar
10/06/2007