'Onlar kim?' sorusuna Perihan Mağden 'herkes' cevabını veriyor: 'Sen de öyle
hissetmiyor musun? Otobüse bindiğinde, restorana gittiğinde, sırada biri önüne
geçtiğinde, pasaport kuyruğunda, onların çok ve kötü olduğunu hissetmiyor
musun?'
Eğer psikolojiye inanıyorsak babamızla ya da annemizle olan ilişkimizin
toplumla, güç sahibiyle ve iktidarla ilişkimizi belirlediğini de kabullenmemiz
gerekiyor. Dolayısıyla hayata bakışımızın temelinde ailemizle kurduğumuz ilişki
yatıyor, çoğunlukla. Perihan Mağden de yeni kitabında en ufak ilişki birimini
ele alarak, bir anne ile kızının ilişkisinin ne kadar uçlara gidebileceğini
sorguluyor. Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? bir anne ile kızın travmatik ilişkisi
özetle, ama bildiğimiz günlük hayatın sıkışmışlığından kaynaklanan travmalardan
değil bu. Kızına çok düşkün, onu her şeyden ve özellikle herkesten korumak için
iki kişilik bir dünya kurmaya çabalayan ve bu dünya tehdit edildiği anda cinayet
işlemekten kaçınmayan bir annenin hikâyesi Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?.
Mağden'in deyişiyle "Bir anne-kız ilişkisi ne kadar uca gidebilir üzerine" bir
kitap. Ve gidebildiği kadar uca gidiyor...
Anlatıcı kız çocuğu ve onların hayatını dışarıdan gözlemleyen insanlar. Kızdan
dinlediğimiz öyküde anne ile kızın tüm hayatının otellerde ve farklı mekânlarda
geçtiğini öğreniyoruz. Yerleştikleri otel odasını dönüştürerek evleri haline
getiriyor, annenin tabiriyle kendilerini 'Ay birimi' olarak tanımlayan ve ünlü
çocuk kitabı 'Bambi'yi dua kitapları yapan bu ikili. Sonra anne kaçma vaktinin
geldiğini söylüyor ve her şeyi bırakıp gidiyorlar. Bazen anne çok üzgün oluyor,
o zaman içine kapanıyor. Bazen de kızgın oluyor, o zaman da kötü ve kaba
olanları cezalandırıyor. Anneyi bu hayatı seçmeye zorlayan ise kendi annesi.
Yine Mağden'in cümleleriyle: "Karakterini uca götürmüş bir kadın anne. Suç
işlemekte de beis görmüyor, kendini savunduğunu düşünüyor. Bu kadının bir öyküsü
olması lazım. İnsan durduk yerde böyle olmaz. Bu da kendi annesinden gelen bir
öykü..." Senaryo gibi yazılmış bu kitabı Mağden'le konuştuğumuzda ilk önce
"Şiddet güzellemesi olduğu için biraz endişe duydum. Yazarken bana çok sıkıntı
verdi ve üzdü" diyerek endişesini dile getirdi. Sonra da kitap üzerine koyu bir
sohbete daldık, elbette arada köşe yazarlığına da dokundurduk...
Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?'de travmatik bir anne-kız ilişkisi var ve bu
hikâye çocuğun ağzından anlatılıyor. Anlatıcı olarak çocuğu seçmenizin nedeni
neydi?
Bir yerde kurban olduğunu düşünüyorum çocukların. Annenin ya da babanın, anne
baba birlikteyse ikisinin kurbanı. Onların eline bir bebek veriliyor ve ne
olacağını bilmiyoruz, onlar karar veriyor. Bu çok dehşet verici bir şey aslında.
Dolayısıyla çocukların kurban olduğunu düşünüyorum ve hikâyeyi bu nedenle
kurbanın ağzından anlatmak istedim. Bir de çocuk ağzıyla anlatmak hoş geldi. Çok
basit ve yalın bir dil kullandım. Sanki teyp çözülmüş de kız konuşuyormuş gibi
olsun istedim. Tabii edebi bir tarafı da var. Kızı anlatıcı olarak kullanmamın
bir başka nedeni de kurbanın aslında hiçbir zaman gerçekleri görmemesiydi. Bir
de dışarıdan bakanlar ve onları gözetleyenlerin ağzından anlatmak hoşuma gitti.
Onlar çoğunlukla alt sınıf insanlar. Onların gözünü araya soktum çünkü onların
gördüğüyle kurbanın hikâyesi arasındaki büyük uçurumu göstermek istedim. Ve
istedim ki anneyi asla kendi ağzından tanımayalım. Müşteki olan taraf ya da bu
ilişkiyi bu kadar yoğun yaşamak zorunda kalan kurban yani çocuk ne gördüyse onu
bilelim.
Dolayısıyla bir yönden de aile kavramına bir eleştiri getiriyorsunuz...
Kesinlikle, aile kavramına bir eleştiri. Çünkü annenin tüm duruşu ailesizlik
üzerine. Neredeyse aile ve toplum düşmanı. Ama ne kadar topluma ve aileye düşman
olsan da, hayatını ne kadar küçük bir birime indirsen de kendine zarar vermekten
kaçamıyorsun. Bunu aslında sosyolojik bir gönderme yapmak için yazmadım ama
düşündüğünüzde en küçük birimden en büyük birime kadar dünya bir kurban ilişkisi
üzerine dönüyor. Örneğin İtalyan toplumu, zamanında Mussolini'yle bir kurban
ilişkisi yaşamış. Bugüne gelirsek Amerika'yla dünyanın ilişkisi yine aynı temele
dayanıyor. Ben de bu ilişkiyi en küçük birime indirgemek istedim. O da anne-kız
olarak karşımıza çıktı.
İki Genç Kızın Romanı'nda da belirgin bir anne-kız ilişkisi vardı. Neden
anne-kız ilişkisi üzerine bu kadar kafa yoruyorsunuz?
Ben kitaplarımı belli bir plana göre yazmıyorum. Bir tohum gibi düşüyor. Bu
kitabın fikri İki Genç Kızın Romanı'nı bitirirken gelmişti, ki aslında tüm
kitaplarım arasında bir devamlılık var. Örneğin Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?,
Refakatçi'nin yetkin hali diyebiliriz. Jale Parla bir yazısında benim için
"Kahramanları 'under mother'" (bir nevi normalin altında anne) demişti. Çok
şaşırmıştım hatta bu kavramı ilk kez duymuştum. Ben de tam tersi 'over mother'
(aşırı anne) nasıl olur diye düşündüm. Çünkü aşırı annelik de bir ekstrem ve bu
ekstremi Türk toplumunda yakinen izliyoruz. Çok banal ve avam olacak belki,
kitabı böyle bir düzeye çekmek istemem ama Semra Hanım ile Ata'da bile izledik
ve çocuk gözümüzün önünde öldü. Yani Türk toplumunun büyük kısmı anne
kurbanlarından oluşuyor. Ama diğerlerinin aşırı anneliği ne kadar banal ve
beğenilesi değilse benim kahramanımın aşırı anneliğinde o kadar estetik ve güzel
bir yan var.
Bu aşırılık onu cinayete kadar sürüklüyor. Fakat kız annesinin şiddetini hep
gerekçelendiriyor. Bu tehlikeli değil mi?
Aslında tam bıçak sırtı bir durum. İçimden geldiği gibi yazdım ama sonradan
düşündüm ki bu bir şiddet güzellemesi. Methiye neredeyse. Çünkü çocuk annesinin
tüm şiddet eylemlerini gerekçelendiriyor, makul bir nedene oturtuyor. İnsanların
okurken her cinayet için "Ben de o an yapardım" demesini hayal ettim. Ama
yapmıyoruz egomuz var süperegomuz var vs... Ama bir kişinin gözü kararırsa ve
dayanmamayı tercih ederse bu nedir ya da nasıl olur? diye düşündüm. Ve bu roman
biraz da bunun üstüne.
Kitapta annenin kızına tüm yaşananları açıklamak için ona en çok tekrarladığı
cümle 'Onlar çoklar ve kötüler'. Kim onlar peki?
Onlar herkes. Sen de öyle hissetmiyor musun? Otobüse bindiğinde, restorana
gittiğinde, kantine girdiğinde, sırada biri önüne geçtiğinde, pasaport
kuyruğunda onların çok ve kötü olduğunu hissetmiyor musun? Ya da kuafördeki
kadınların sohbetlerine maruz kaldığında tırnaklamak istemiyor musun? Talking
Heads'in 'Psycho Killer' diye bir şarkısı vardır. Çok severim. Şarkıda kaba
olduklarında insanlardan nefret ediyorum, tiksiniyorum der. Bu kadın da öyle.
Aslında insanları kaba buluyor. Onlara ceza vermek zorunda kaldığını düşünüyor.
Ve kız annesini çok haklı görüyor. Çünkü beyni yıkanarak ve annesinden başka bir
dünyası olmadığı için ona tümüyle teslim. Ancak biz de okur olarak "Zavallı kız
annesi nasıl kafalamış" demiyoruz, biz de kadının dünyasında kafalanıyoruz.
Hepimizin geleceği noktanın bu olduğunu mu söylüyorsunuz?
Bilmem belki de. Çünkü kadın hepsini bir nefsi müdafaa olarak algılıyor. Biz de
öyle algılıyoruz kadının adına. Sonuç olarak kadın bir antikahraman ama hak
veriyoruz ve beğeniyoruz. En azından ben.
Şiddet neden bu kadar çok var hayatınızda?
Benim şiddetle bir sorunum var herhalde. Şiddetli bir dilim var en azından,
cinayet işlemiyor olsam da.
Cinayet demişken... Cinayet de sizin kitaplarınızda çok var...
Aşk romanları beni çok sıkıyor. Bence insana dair en önemli sorun birini
öldürmek ya da öldürmemek. Bir insanın hayatında verebileceği en temel felsefi,
vicdani, dini, ahlaki en önemli karar. Ondan öte koy yok. Ondan daha önemli bir
şey yok. 'Vicdani red'i savunurken de bunu düşündüm. Kimse kimseyi gidip
öldürmek zorunda değil. Bu çok korkunç bir şey. Bir kere öldürdükten sonra sen
öldürmüş bir insansın. Bunun ağırlığı insana dair hayattaki en önemli mesele.
İnsanlar planlayıp programlayıp ya da tepkisel olarak öldürebiliyorlar. Beni en
çok şaşırtan, üzen, etkileyen konu olduğu için cinayet yazmak istiyorum ama
cinayet romanı da yazmıyorum diğer yandan.
Sınıfsal eleştiri de bu kitapta diğer kitaplarınızda olduğu gibi karşımıza
çıkıyor...
Üst sınıf nefreti ve eleştirisi oldukça yoğun, haklısın. Kadın neredeyse
tiksiniyor üst sınıftan. Ve kitap devam ettikçe kadının üst sınıftan geldiğini
anlıyoruz.
Genellikle ait olma hissi gereği üst sınıftan gelenler yaşamlarına hemen entegre
olurlar ve üst sınıftan oldukları için kadının duyduğu gibi bir tiksinti
duymazlar. En azından Türkiye'de bu sınıfından iğrenen insanlara pek
rastlamayız. Ama bu kadının ruhsal ve bedensel bir tiksintisi var üst sınıfa. Ve
bence hoş bir şey. Zaman zaman benim de hissettiğim bir şey. Ödünç verdim ona.
Ancak sizin üst sınıf eleştiriniz sadece Türkiye'yle sınırlı değil. Kitapta
verdiğiniz örneklerle tüm dünyadaki insanlığın durumunu eleştiriyorsunuz...
Evet, evet... Batılılar buradan yola çıkarak 'Türkiye ne kadar korkunç' bir
ülke, üst sınıfları ne kadar iğrenç gibi şeyler düşünmesin. Bu nedenle tüm
dünyadan anektodlar yerleştirdim. Dünyanın her yerindeki insanlar kötü ve kaba.
Yani hiçbir ülke bu kötülükten ve rahatsız edicilikten muaf değil.
Bu çok kötümser bir bakış açısı değil mi?
Elbette bu tanım herkes için geçerli değil. Sonuç olarak ikili bir delilik
halinde anne ile kız. Ancak hassas ve daha dengesiz olanlarımız için bu dünya
korkunç bir cehennem.
Anne ile çocuğun sürekli yer değiştirmesinde, yol hikâyesinde kaçmanın yanı
sıra bu cehennemden kurtulma çabası da var mı?
Yol hikâyesi diye başlamadım. Yol hikâyesine dönüştürmemin nedeni soyutlamaktı.
Anne ile çocuğun özellikle de tek başına anneliğin durumunu koyultmak için.
Zaten çok ekstrem bir şey yaşıyorlar. Onları bir yere yerleştirsem ister istemez
bakkaldan komşuya kadar birçok kişi girerdi hayatlarına ve o travmatik durum
bozulurdu. Ben onları yollara düşürerek karşılarına çıkan herkesi
alınabilir-satılabilir yapıyorum. Mutlak yalnızlıkları ve içinde bulundukları
tuhaflığı koyultmak için.
Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? görünürde asla politik değil ama yerleştirdiğiniz
öyküler romana da oldukça sert politik mesajlar taşıyor.
Politikayla dolu olduğu için ruhum ve kafam bu sızıyor. Zımni olarak yapıyorum.
Bunun kör gözüm parmağına yani sosyalist gerçekçilik şeklinde yapıldığı
kitaplara ben tahümmül edip hiçbirini okumuyorum. Sonuç olarak kendi
beğenmediğim bir durumu, romanda okumak istemediğim bir şeyi okuruma da
yapmıyorum. Ama zımni bir şekilde var çünkü hiçbirimiz politikadan, insan
ilişkilerinden, sosyolojiden ari olamayız.
İki Genç Kızın Romanı beyazperdede de büyük başarı sağlamıştı. Bu kitap da
neredeyse bir senaryo gibi yazılmış. Beyazperdeye yine göz mü kırpıyorsunuz?
Neredeyse senaryo gibi. Hep kısa kısa sahneler var. Ben hep şu şakayı yapıyorum,
"İnşallah bir Japon ya da Koreli bir yönetmen fark eder de onların
psikolojik-gerilim-korku filmleri tarzında aktarır sinemaya" diyorum. Çünkü tam
da o tarz sinemaya gelir bir hikâye Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?. Öte yandan
sinema yalınlığında ve süratinde yazmak istiyorum. Hepimiz sinema süratine
alıştık hayatta çünkü çok film seyrediyoruz yani kitap okuduğumuzdan daha fazla
seyrediyoruz. Bence o tempoya alışmak da güzel bir şey. Niye boş yere uzatalım
ki.
Günümüz edebiyatının sinema süratinde olması gerektiğine mi inanıyorsunuz?
Evet kesinlikle. Çünkü ben ağır tempodan çok sıkılıyorum. Kalın kitabın
görüntüsünden bile sıkılıyorum.
'Zamanında elimin ayarını kaçırmışım'
Siz köşe yazarı olmadan önce de kitap yazıyordunuz. Köşe yazarı olduktan sonra
romancılığınızda bir şeyler değişti mi?
Kıvraklık kazandım. Ama benim çok yakın bir arkadaşım var, o, bana "Sen on beş
yaşındayken de bu dille yazıyordun" der. Bir üslubum, dilim hep vardı, yıllar
önce köşemde yazılarıma baktığımda daha düzgün bir dil var. Çünkü o zaman
meramımı anlatma derdindeydim. Sonradan hep bahsettiğim köşe yazarlığının
kıstırılmışlık duygusuyla tanıştım. Bu sıkıntımın bir yansıması olarak da
kelimeleri eğiyorum, büküyorum, kırıyorum, atıyorum, tutuyorum. Topumla oynar
gibi bahçede oynuyorum. Ben bunun hakkım olduğuna inanıyorum ve buna tahümmül
edemeyen, yorucu bulan okurun da okumaması gerektiğini düşünüyorum. Politika
yazdığım zaman çok direk bir dille yazıyorum. Ama çok parantez açıyorsam, uzun
cümleler kuruyorsam ve okur onu anlamıyorsa da anlamasın, zaten
düşüncemi de anlamayacak. Doğal olarak o okuru elimine etmek istiyorum. Ama bu
romanda aşırı yalın bir dil kullandım. Hiç uzun cümle kullanmadım.
Okurunuzla hep gergin bir ilişkiniz var gibi. Gerçekten böyle mi?
Bazen azarlıyorum, azarlayan öğretmen gibi yapıyorum ama o kadar da gergin değil
aslında. Zamanında elimin ayarını kaçırmışım galiba. Çünkü bazen yanıma gelip
"Siz hiç sevmezsiniz ama bir merhaba diyebilir miyim" diyorlar. O zaman çok kötü
hissediyorum ve "Tabii ki diyebilirsiniz" diyorum dünyanın en içten kadını
olarak. Onların benimle konuşması çok hoşuma gidiyor. Öte yandan benimle
özdeşleşiyorlar ve bu nefret-aşk ilişkisi bu özdeşlikten doğuyor.
Özdeşleşmek derken...
Eskiden daha çok oluyordu.
"Sanki içimden geçenleri bir teybe aktarmışım, siz benim için yazmışsınız"
diyorlardı. İkinci cümle olarak da "En sevdiğim köşe yazarları siz ve Mine
Kırıkkanat". Ben de içimden "Bence sen benim yazdığım hiçbir şeyi anlamıyorsun"
diyordum. Onların düşüncelerini onların cümleleriyle yazdığımı söylüyorlardı.
Özellikle de kadınlar. Mesela internette "Neden o köşe benim değil" gibi yazılar
var. Benimle özdeşleştikleri için de bazen öfke duyuyorlar. Radikal'den geçiş
dönemimde çok sıkılmıştım bundan. Hatta "Ben gidiyorum ama burayı sana
vermeyecekler burada sincap haberleri olacak" demiştim, ki öyle oldu. Neden bu
hissi onlara Hasan Pulur vermiyor da ben veriyorum bu benim sinirimi bozuyor.
Röportajı gerçekleştiren: EFNAN ATMACA
Radikal
08/06/2007