Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 155 Üye Adayı ve 14 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Röportaj: Perhan Mağden: 'Onlar çoklar ve kötüler'
Tarih: 11.06.2007 Saat: 02:16 Gönderen: karakutu
 

'Onlar kim?' sorusuna Perihan Mağden 'herkes' cevabını veriyor: 'Sen de öyle hissetmiyor musun? Otobüse bindiğinde, restorana gittiğinde, sırada biri önüne geçtiğinde, pasaport kuyruğunda, onların çok ve kötü olduğunu hissetmiyor musun?'


Eğer psikolojiye inanıyorsak babamızla ya da annemizle olan ilişkimizin toplumla, güç sahibiyle ve iktidarla ilişkimizi belirlediğini de kabullenmemiz gerekiyor. Dolayısıyla hayata bakışımızın temelinde ailemizle kurduğumuz ilişki yatıyor, çoğunlukla. Perihan Mağden de yeni kitabında en ufak ilişki birimini ele alarak, bir anne ile kızının ilişkisinin ne kadar uçlara gidebileceğini sorguluyor. Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? bir anne ile kızın travmatik ilişkisi özetle, ama bildiğimiz günlük hayatın sıkışmışlığından kaynaklanan travmalardan değil bu. Kızına çok düşkün, onu her şeyden ve özellikle herkesten korumak için iki kişilik bir dünya kurmaya çabalayan ve bu dünya tehdit edildiği anda cinayet işlemekten kaçınmayan bir annenin hikâyesi Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?. Mağden'in deyişiyle "Bir anne-kız ilişkisi ne kadar uca gidebilir üzerine" bir kitap. Ve gidebildiği kadar uca gidiyor...

Anlatıcı kız çocuğu ve onların hayatını dışarıdan gözlemleyen insanlar. Kızdan dinlediğimiz öyküde anne ile kızın tüm hayatının otellerde ve farklı mekânlarda geçtiğini öğreniyoruz. Yerleştikleri otel odasını dönüştürerek evleri haline getiriyor, annenin tabiriyle kendilerini 'Ay birimi' olarak tanımlayan ve ünlü çocuk kitabı 'Bambi'yi dua kitapları yapan bu ikili. Sonra anne kaçma vaktinin geldiğini söylüyor ve her şeyi bırakıp gidiyorlar. Bazen anne çok üzgün oluyor, o zaman içine kapanıyor. Bazen de kızgın oluyor, o zaman da kötü ve kaba olanları cezalandırıyor. Anneyi bu hayatı seçmeye zorlayan ise kendi annesi. Yine Mağden'in cümleleriyle: "Karakterini uca götürmüş bir kadın anne. Suç işlemekte de beis görmüyor, kendini savunduğunu düşünüyor. Bu kadının bir öyküsü olması lazım. İnsan durduk yerde böyle olmaz. Bu da kendi annesinden gelen bir öykü..." Senaryo gibi yazılmış bu kitabı Mağden'le konuştuğumuzda ilk önce "Şiddet güzellemesi olduğu için biraz endişe duydum. Yazarken bana çok sıkıntı verdi ve üzdü" diyerek endişesini dile getirdi. Sonra da kitap üzerine koyu bir sohbete daldık, elbette arada köşe yazarlığına da dokundurduk...

Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?'de travmatik bir anne-kız ilişkisi var ve bu hikâye çocuğun ağzından anlatılıyor. Anlatıcı olarak çocuğu seçmenizin nedeni neydi?

Bir yerde kurban olduğunu düşünüyorum çocukların. Annenin ya da babanın, anne baba birlikteyse ikisinin kurbanı. Onların eline bir bebek veriliyor ve ne olacağını bilmiyoruz, onlar karar veriyor. Bu çok dehşet verici bir şey aslında. Dolayısıyla çocukların kurban olduğunu düşünüyorum ve hikâyeyi bu nedenle kurbanın ağzından anlatmak istedim. Bir de çocuk ağzıyla anlatmak hoş geldi. Çok basit ve yalın bir dil kullandım. Sanki teyp çözülmüş de kız konuşuyormuş gibi olsun istedim. Tabii edebi bir tarafı da var. Kızı anlatıcı olarak kullanmamın bir başka nedeni de kurbanın aslında hiçbir zaman gerçekleri görmemesiydi. Bir de dışarıdan bakanlar ve onları gözetleyenlerin ağzından anlatmak hoşuma gitti. Onlar çoğunlukla alt sınıf insanlar. Onların gözünü araya soktum çünkü onların gördüğüyle kurbanın hikâyesi arasındaki büyük uçurumu göstermek istedim. Ve istedim ki anneyi asla kendi ağzından tanımayalım. Müşteki olan taraf ya da bu ilişkiyi bu kadar yoğun yaşamak zorunda kalan kurban yani çocuk ne gördüyse onu bilelim.

Dolayısıyla bir yönden de aile kavramına bir eleştiri getiriyorsunuz...

Kesinlikle, aile kavramına bir eleştiri. Çünkü annenin tüm duruşu ailesizlik üzerine. Neredeyse aile ve toplum düşmanı. Ama ne kadar topluma ve aileye düşman olsan da, hayatını ne kadar küçük bir birime indirsen de kendine zarar vermekten kaçamıyorsun. Bunu aslında sosyolojik bir gönderme yapmak için yazmadım ama düşündüğünüzde en küçük birimden en büyük birime kadar dünya bir kurban ilişkisi üzerine dönüyor. Örneğin İtalyan toplumu, zamanında Mussolini'yle bir kurban ilişkisi yaşamış. Bugüne gelirsek Amerika'yla dünyanın ilişkisi yine aynı temele dayanıyor. Ben de bu ilişkiyi en küçük birime indirgemek istedim. O da anne-kız olarak karşımıza çıktı.

İki Genç Kızın Romanı'nda da belirgin bir anne-kız ilişkisi vardı. Neden anne-kız ilişkisi üzerine bu kadar kafa yoruyorsunuz?

Ben kitaplarımı belli bir plana göre yazmıyorum. Bir tohum gibi düşüyor. Bu kitabın fikri İki Genç Kızın Romanı'nı bitirirken gelmişti, ki aslında tüm kitaplarım arasında bir devamlılık var. Örneğin Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?, Refakatçi'nin yetkin hali diyebiliriz. Jale Parla bir yazısında benim için "Kahramanları 'under mother'" (bir nevi normalin altında anne) demişti. Çok şaşırmıştım hatta bu kavramı ilk kez duymuştum. Ben de tam tersi 'over mother' (aşırı anne) nasıl olur diye düşündüm. Çünkü aşırı annelik de bir ekstrem ve bu ekstremi Türk toplumunda yakinen izliyoruz. Çok banal ve avam olacak belki, kitabı böyle bir düzeye çekmek istemem ama Semra Hanım ile Ata'da bile izledik ve çocuk gözümüzün önünde öldü. Yani Türk toplumunun büyük kısmı anne kurbanlarından oluşuyor. Ama diğerlerinin aşırı anneliği ne kadar banal ve beğenilesi değilse benim kahramanımın aşırı anneliğinde o kadar estetik ve güzel bir yan var.

Bu aşırılık onu cinayete kadar sürüklüyor. Fakat kız annesinin şiddetini hep gerekçelendiriyor. Bu tehlikeli değil mi?

Aslında tam bıçak sırtı bir durum. İçimden geldiği gibi yazdım ama sonradan düşündüm ki bu bir şiddet güzellemesi. Methiye neredeyse. Çünkü çocuk annesinin tüm şiddet eylemlerini gerekçelendiriyor, makul bir nedene oturtuyor. İnsanların okurken her cinayet için "Ben de o an yapardım" demesini hayal ettim. Ama yapmıyoruz egomuz var süperegomuz var vs... Ama bir kişinin gözü kararırsa ve dayanmamayı tercih ederse bu nedir ya da nasıl olur? diye düşündüm. Ve bu roman biraz da bunun üstüne.

Kitapta annenin kızına tüm yaşananları açıklamak için ona en çok tekrarladığı cümle 'Onlar çoklar ve kötüler'. Kim onlar peki?

Onlar herkes. Sen de öyle hissetmiyor musun? Otobüse bindiğinde, restorana gittiğinde, kantine girdiğinde, sırada biri önüne geçtiğinde, pasaport kuyruğunda onların çok ve kötü olduğunu hissetmiyor musun? Ya da kuafördeki kadınların sohbetlerine maruz kaldığında tırnaklamak istemiyor musun? Talking Heads'in 'Psycho Killer' diye bir şarkısı vardır. Çok severim. Şarkıda kaba olduklarında insanlardan nefret ediyorum, tiksiniyorum der. Bu kadın da öyle. Aslında insanları kaba buluyor. Onlara ceza vermek zorunda kaldığını düşünüyor. Ve kız annesini çok haklı görüyor. Çünkü beyni yıkanarak ve annesinden başka bir dünyası olmadığı için ona tümüyle teslim. Ancak biz de okur olarak "Zavallı kız annesi nasıl kafalamış" demiyoruz, biz de kadının dünyasında kafalanıyoruz.

Hepimizin geleceği noktanın bu olduğunu mu söylüyorsunuz?

Bilmem belki de. Çünkü kadın hepsini bir nefsi müdafaa olarak algılıyor. Biz de öyle algılıyoruz kadının adına. Sonuç olarak kadın bir antikahraman ama hak veriyoruz ve beğeniyoruz. En azından ben.

Şiddet neden bu kadar çok var hayatınızda?


Benim şiddetle bir sorunum var herhalde. Şiddetli bir dilim var en azından, cinayet işlemiyor olsam da.

Cinayet demişken... Cinayet de sizin kitaplarınızda çok var...

Aşk romanları beni çok sıkıyor. Bence insana dair en önemli sorun birini öldürmek ya da öldürmemek. Bir insanın hayatında verebileceği en temel felsefi, vicdani, dini, ahlaki en önemli karar. Ondan öte koy yok. Ondan daha önemli bir şey yok. 'Vicdani red'i savunurken de bunu düşündüm. Kimse kimseyi gidip öldürmek zorunda değil. Bu çok korkunç bir şey. Bir kere öldürdükten sonra sen öldürmüş bir insansın. Bunun ağırlığı insana dair hayattaki en önemli mesele. İnsanlar planlayıp programlayıp ya da tepkisel olarak öldürebiliyorlar. Beni en çok şaşırtan, üzen, etkileyen konu olduğu için cinayet yazmak istiyorum ama cinayet romanı da yazmıyorum diğer yandan.

Sınıfsal eleştiri de bu kitapta diğer kitaplarınızda olduğu gibi karşımıza çıkıyor...


Üst sınıf nefreti ve eleştirisi oldukça yoğun, haklısın. Kadın neredeyse tiksiniyor üst sınıftan. Ve kitap devam ettikçe kadının üst sınıftan geldiğini anlıyoruz.
Genellikle ait olma hissi gereği üst sınıftan gelenler yaşamlarına hemen entegre olurlar ve üst sınıftan oldukları için kadının duyduğu gibi bir tiksinti duymazlar. En azından Türkiye'de bu sınıfından iğrenen insanlara pek rastlamayız. Ama bu kadının ruhsal ve bedensel bir tiksintisi var üst sınıfa. Ve bence hoş bir şey. Zaman zaman benim de hissettiğim bir şey. Ödünç verdim ona.

Ancak sizin üst sınıf eleştiriniz sadece Türkiye'yle sınırlı değil. Kitapta verdiğiniz örneklerle tüm dünyadaki insanlığın durumunu eleştiriyorsunuz...


Evet, evet... Batılılar buradan yola çıkarak 'Türkiye ne kadar korkunç' bir ülke, üst sınıfları ne kadar iğrenç gibi şeyler düşünmesin. Bu nedenle tüm dünyadan anektodlar yerleştirdim. Dünyanın her yerindeki insanlar kötü ve kaba. Yani hiçbir ülke bu kötülükten ve rahatsız edicilikten muaf değil.

Bu çok kötümser bir bakış açısı değil mi?


Elbette bu tanım herkes için geçerli değil. Sonuç olarak ikili bir delilik halinde anne ile kız. Ancak hassas ve daha dengesiz olanlarımız için bu dünya korkunç bir cehennem.
Anne ile çocuğun sürekli yer değiştirmesinde, yol hikâyesinde kaçmanın yanı sıra bu cehennemden kurtulma çabası da var mı?
Yol hikâyesi diye başlamadım. Yol hikâyesine dönüştürmemin nedeni soyutlamaktı. Anne ile çocuğun özellikle de tek başına anneliğin durumunu koyultmak için. Zaten çok ekstrem bir şey yaşıyorlar. Onları bir yere yerleştirsem ister istemez bakkaldan komşuya kadar birçok kişi girerdi hayatlarına ve o travmatik durum bozulurdu. Ben onları yollara düşürerek karşılarına çıkan herkesi alınabilir-satılabilir yapıyorum. Mutlak yalnızlıkları ve içinde bulundukları tuhaflığı koyultmak için.
 
Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? görünürde asla politik değil ama yerleştirdiğiniz öyküler romana da oldukça sert politik mesajlar taşıyor.

Politikayla dolu olduğu için ruhum ve kafam bu sızıyor. Zımni olarak yapıyorum. Bunun kör gözüm parmağına yani sosyalist gerçekçilik şeklinde yapıldığı kitaplara ben tahümmül edip hiçbirini okumuyorum. Sonuç olarak kendi beğenmediğim bir durumu, romanda okumak istemediğim bir şeyi okuruma da yapmıyorum. Ama zımni bir şekilde var çünkü hiçbirimiz politikadan, insan ilişkilerinden, sosyolojiden ari olamayız.

İki Genç Kızın Romanı beyazperdede de büyük başarı sağlamıştı. Bu kitap da neredeyse bir senaryo gibi yazılmış. Beyazperdeye yine göz mü kırpıyorsunuz?

Neredeyse senaryo gibi. Hep kısa kısa sahneler var. Ben hep şu şakayı yapıyorum, "İnşallah bir Japon ya da Koreli bir yönetmen fark eder de onların psikolojik-gerilim-korku filmleri tarzında aktarır sinemaya" diyorum. Çünkü tam da o tarz sinemaya gelir bir hikâye Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?. Öte yandan sinema yalınlığında ve süratinde yazmak istiyorum. Hepimiz sinema süratine alıştık hayatta çünkü çok film seyrediyoruz yani kitap okuduğumuzdan daha fazla seyrediyoruz. Bence o tempoya alışmak da güzel bir şey. Niye boş yere uzatalım ki.

Günümüz edebiyatının sinema süratinde olması gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Evet kesinlikle. Çünkü ben ağır tempodan çok sıkılıyorum. Kalın kitabın görüntüsünden bile sıkılıyorum.

'Zamanında elimin ayarını kaçırmışım'

Siz köşe yazarı olmadan önce de kitap yazıyordunuz. Köşe yazarı olduktan sonra romancılığınızda bir şeyler değişti mi?


Kıvraklık kazandım. Ama benim çok yakın bir arkadaşım var, o, bana "Sen on beş yaşındayken de bu dille yazıyordun" der. Bir üslubum, dilim hep vardı, yıllar önce köşemde yazılarıma baktığımda daha düzgün bir dil var. Çünkü o zaman meramımı anlatma derdindeydim. Sonradan hep bahsettiğim köşe yazarlığının kıstırılmışlık duygusuyla tanıştım. Bu sıkıntımın bir yansıması olarak da kelimeleri eğiyorum, büküyorum, kırıyorum, atıyorum, tutuyorum. Topumla oynar gibi bahçede oynuyorum. Ben bunun hakkım olduğuna inanıyorum ve buna tahümmül edemeyen, yorucu bulan okurun da okumaması gerektiğini düşünüyorum. Politika yazdığım zaman çok direk bir dille yazıyorum. Ama çok parantez açıyorsam, uzun cümleler kuruyorsam ve okur onu anlamıyorsa da anlamasın, zaten
düşüncemi de anlamayacak. Doğal olarak o okuru elimine etmek istiyorum. Ama bu romanda aşırı yalın bir dil kullandım. Hiç uzun cümle kullanmadım.

Okurunuzla hep gergin bir ilişkiniz var gibi. Gerçekten böyle mi?

Bazen azarlıyorum, azarlayan öğretmen gibi yapıyorum ama o kadar da gergin değil aslında. Zamanında elimin ayarını kaçırmışım galiba. Çünkü bazen yanıma gelip "Siz hiç sevmezsiniz ama bir merhaba diyebilir miyim" diyorlar. O zaman çok kötü hissediyorum ve "Tabii ki diyebilirsiniz" diyorum dünyanın en içten kadını olarak. Onların benimle konuşması çok hoşuma gidiyor. Öte yandan benimle özdeşleşiyorlar ve bu nefret-aşk ilişkisi bu özdeşlikten doğuyor.

Özdeşleşmek derken...

Eskiden daha çok oluyordu.

"Sanki içimden geçenleri bir teybe aktarmışım, siz benim için yazmışsınız" diyorlardı. İkinci cümle olarak da "En sevdiğim köşe yazarları siz ve Mine Kırıkkanat". Ben de içimden "Bence sen benim yazdığım hiçbir şeyi anlamıyorsun" diyordum. Onların düşüncelerini onların cümleleriyle yazdığımı söylüyorlardı. Özellikle de kadınlar. Mesela internette "Neden o köşe benim değil" gibi yazılar var. Benimle özdeşleştikleri için de bazen öfke duyuyorlar. Radikal'den geçiş dönemimde çok sıkılmıştım bundan. Hatta "Ben gidiyorum ama burayı sana vermeyecekler burada sincap haberleri olacak" demiştim, ki öyle oldu. Neden bu hissi onlara Hasan Pulur vermiyor da ben veriyorum bu benim sinirimi bozuyor.
 



Röportajı gerçekleştiren:  EFNAN ATMACA

Radikal
08/06/2007


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Perihan Mağden
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Perihan Mağden:
Dava Açılan Yazının Tamamı


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 5
Toplam Oy: 1


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Senin davan balondu söndü
The Daily Star: Kapatma davası Ortadoğu'da açılsa silahlar konuşurdu
Muhammed Nureddin: Kapatma davasının sonunda kaybeden Türkiye olacak
Dava Açılan Yazının Tamamı
Semih Gümüş: Yazının Yalnızlığı
Çağrılmayan Yakup - Tamamı

"Perhan Mağden: 'Onlar çoklar ve kötüler'" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke