-I-
1. Bu deneme, varlık, unutuş ve hatırlayış çevresinde kümelenen bazı kavramları
önce açıklama sonra da İbn Arabî, Sühreverdî ve Heidegger üzerinden arama
hedefini güder.
Ancak amaç, birebir aynılıklar bulmak değil, daha çok, bağlam ve
çağrışım açısından andırdıkları üzerinde yoğunlaşmaktır.
2. İnsan, “benlik” kavramı üzerine yoğunlaştıkça kendini kaybedecektir. Çünkü
insanın bizatihi, her şeyiyle sahip olduğu bir benliği yoktur. Benlikten öte,
mahiyetinin de olmamaklığını zımnında barındıran bu yaklaşım, tabii olarak,
benin içinde mevcut sabit bir özü değil daima değişen ve kendini arayan bir
oluşum sürecini savunur.
Benlik insanlığın en büyük yanılsamalarındandır. Bellek
de onun her şekle giren silahıdır.
3. Benliğimizin tamamen bize ait olduğunu sanmamız, insanlığın uzun tarihi
boyunca daima egemen kalmış ve taraftar bulmuş bir kanaat değildir. Velev ki
öyle olsun, ispatlanabilir değildir bu. Ancak olaylar meydana geldiğinde,
sebepler ve sorumlular arandığında üretilen bir kavramdır ben.
4. Cüzî ben üretildikten sonra sen, siz, öteki ve başkaları da üretilmiştir.
5. Benin yaslandığı en güçlü platform bellektir. Belleğin acı ve sisli derinliği
olmasa benliğin gelişip katılaşması ve medeniyet denilen bilinç oyunları husule
gelmezdi. Biz bilinç oyunlarının farklı düzlemlerde binlerce renge bürünmüş bir
performanslar geçidinde yaşıyoruz. Bizim varoluşumuz zaman zaman oyundan kalkıp
dinlenmek ve geride bıraktığımız gölgeleri seyretmekle mümkün oluyor. Ama
aramızda kenara geçip dinlenen ve oyunu uzaktan seyreden azdır.
6. Belleklerimiz bize oyun evreninde lazım olan kuralları hatırlatıyor.
Benliğimiz kendine özgü kâğıttan delillerini bellekte bulup oyuna devam ediyor.
Katılaşmamız ve ötekiler yaratıp ötekileşmemiz, içimizdeki sıvının seyelan
derecesini kaybetmesiyle vuku buluyor. Ne yazık ki bu önlenebilir bir durum
değildir.
7. “Öteki” bizim kurduğumuz kâğıt duvarların gerisinde kalan gölgelerdir. “Ben”
bu oyunda kendine ait şeylerin çoğaldığı vehmine kapıldıkça ötekilerden oluşan
gölgeler de çoğalıyor.
8. Ben tamamen katılaştığında artık varoluşumuzun akıcı özüyle yeni kabuğumuz
arasında hakiki bir zıddiyet oluşuyor. Tecellinin en dış mertebesindeki “Kabuk”
yani “katı ben” tam anlamıyla alinasyonun, istiğrabın, kaçışın, gurbetin
mümessili iken biz buna “kendini bulma”, “güven”, “istikrar”, “rahatlık”, “mülk
sahibi olma”, “iktidar” gibi adlar vererek varoluş ırmağının bulanık kıyılarını
mesken tutuyoruz.
9. Oysa varolmak istikrarın değil cereyanın devamıdır. Bu manada huzur bizim bir
noktada / mekânda / insanda / kadında / erkekte / kitapta / evde / arabada /
hazır bulunmaklığımız (presence) değil aramak sürecidir. Bizi var eden şey,
aramaktır. Aramak, gerektiğinde ırmağın en delice aktığı yerlerde dahi
bulunmaktır. O zaman kendimizi evrendeki daimi oluşa gönüllü katabiliriz.
10. Çünkü varlık zahirdeki yansımaları itibarıyla kaotiktir. Asla tanımlanabilir
/ tamamlanabilir bir tarafı yoktur. Çünkü hareket halindeki bir şeyin ancak kısa
anlar itibarıyla tasvirini yapabiliriz; tam ve bitmiş (complete) bir tanımını
yapamayız.
-II-
11. İbn Arabî, ehl-i vücûd yani “varlık ehli” derken evrenin özündeki akışı
kendi içinde bulanları kasteder. Onlar hakikati “keşf” etmiş ve kendi
varlıklarında oluşu hissetmiş (“vacid” : “vecd” sahibi) kişilerdir. Tecelli
mazharı olan, daima değişen şeylerin evreninde herhangi bir şeye takılmayıp
yolculuğa devam edenlerin “vücud”u bulacağını söyler.1
12. Evrenin tümü, tüm yansımalarıyla tanrısal bulunuşun (“hazarat”) farklı
renklerinden ibarettir. Ama biz sadece kendi bildiklerimize ısınır, onlardan
memnun oluruz, “başka” diye nitelendirdiklerimizi öteleriz. Çünkü insanın
hamurunda var olan “ünsiyet”, bağlılık, alışmak, istikrar demek iken “nisyan”
başka şeyleri bir köşeye atmak ve unutmaktır.
13. İnsan ünsiyet ile nisyan arasında gidip gelen bir sarkaçtır. Alıştığımız
şeyleri ben denilen kâğıt kaleye yaklaştırıp içine sokuyoruz. Alışmadığımız /
kenara attığımız / unutmayı seçtiğimiz şeyleri ise “öteki” deyip kâğıt kalemizin
uzağına fırlatıyoruz.
14. Ben yoktur, sen yoktur, öteki yoktur; gölgeler vardır.
15. Huzur derinlerdeki anlamıyla hatırlayıştır; gönlün uyanışıdır, gaflet
sisinin kayboluşudur. “Ve Tanrı aşağı yaşamın gelip geçici izleri ariflerin
gönlünü meşgul etmesin diye onları uyardı ki, can özüne kavuştuğunda gaflet
içinde değil ‘Varoluş’ huzuru ile ona çıksınlar.”2 Gölgelerden kaçış ve
yalnızlık “derin düşünceyi, derin düşünce ise ruhun huzuruna yol açar.”3 Çünkü
oyunu görmek için kenara çekilmek gerekecektir.
16. Ancak varlığın (el-vücûd) özünden kopup oluş (el-kevn, kâinat) ırmağındaki
damlalara dönüşmek terk ediliş ve yokluk değil rahmettir. Bu durum, esasında
engellerle, / oyunlarla / gölge bilinçlerle devam eden bir olgu ise de bu
engeller, kapılar ve perdeler “bazen rahmettir; bazen de acı verir”4 ama ansızın
ateşe düşen pervane gibi yanmayı da engeller. “Ve Hak Çalab kendini karanlıklara
sardı ki bu karanlıklar tabii cisimler âlemidir. Ve Hak Çalab kendini ışığa
sardı ki onun nur giysisi yüksek latif ruhlardır. Tüm evren kesif ve latif
olanlar arasındaki daimi oluşlardan ibarettir.”5 Giysi burada çeşitli
aracılardır. Oluş zincirinde unutuş ve yabancılaşma süreçlerinden kişiyi
kurtaran aracılar, benlik ve bilinç oyunundan çıkmaktır, ırmağın akışını
görmektir, “işaretler ve uyarılar”a kulak asmaktır.
17. Unutmak da başlı başına kötü değildir. Unutmak yani gaflet, insanoğlunun
evren içinde ancak bir kıvılcımı andıran kısacık hayatındaki mutlu anları arka
arkaya getirme isteğine denk düşen bir geçici huzurdur. Ancak tahammül gücümüzün
sınırlı oluşu, unutmanın bizim için ne denli önemli olduğunu gösterir. Neyi
unuturuz? Ya da neyi unutabiliriz? Unutmak bizim külliyen yönetebildiğimiz bir
süreç değildir. İhtiyaç hâsıl oldukça unutur, ihtiyaç hâsıl oldukça da
hatırlamaya çalışırız. Fakat belki nisyan ve tezekkür süreçlerini
yönlendirebiliriz.
18. Tam iktidar yoktur, tam hatırlayış yoktur, tam unutuş yoktur, tam ben
yoktur, tam sen yoktur ve tam öteki yoktur. Henüz şekle girmemiş süreçler
vardır. Bizim acılarımız ve arzularımız tamamlanmamışlığın fırtınalı denizinde
devam eden dalgalardır. “Terra autem erat inanis et vacua, et tenebræ erant
super faciem abyssi et spiritus Dei ferebatur super aquas.”6 Tanrının ruhu hâlâ
evren denizinin suları üzerinde yüzmektedir. Biz şekilsiz (inanis) ve “hâli” (vacue)
olan yeryüzünü şekillendirip evren denizindeki tanrısal “hareket”in (ferebatur)
yansımasını sürdürmek durumundayız ve fakat bunun bilincinde değiliz. İçimizdeki
boşluk ve bunaltı, “çöle düşmek”ten değil çölün kumlarıyla bütünleşememekten
doğmuştur. Çünkü hâlâ “ben” kelimesine âşığız. Yaşadığımız uzun düşlere hakikat,
rüyalarımızda ışıyan hakikat kırıntılarına ise hayal deyip geçiyoruz.
19. Peki, uyku, uyanıklık, hafıza ve rüya nedir? Ebû Hayyân (ö. 1023 m.) el-Muqabesât
adlı ünlü eserinde rüya ve hakikat için der ki: “İmdi, yirmi altıncı sohbet
maddi dünyadaki uyanıklığın uyku, rüyanın da uyanıklık olduğuna dairdir. Ebû
İshak es-Sâbî el-Kâtip’ten dinlemiştim, şunları anlattı: Rüyamda Sâbit bin el-Kurre
el-Harrânî’yi gördüm. Bizim Dicle nehrinin ortasında bir taht üzerinde
oturuyordu. Çevresinde her biri ayrı bölgeden gelen farklı huylara sahip
insanlar vardı. Sâbit onlara öğüt veriyor; kimileriyle tek tek konuşuyordu. Ben
ona kulak verdim ve çok değerli bir söz öğrendim ama uyanınca bunu unuttum.
Canım sıkılmıştı. Unuttuğum şeyi yeniden ele geçirmek ve hatırlamak için zihnimi
ne kadar zorladıysam da, uzun süre başaramadım. Bir süre sonra sakinleştim ve
birden rüyamda onun şöyle dediğini hatırladım: İbrahim! Felsefenin meyvelerini,
şu kelimelerde topla! İnan, bu senin için malından, çocuklarından ve sosyal
statünden daha önemlidir: “Bilmelisin ki, somut madde âlemindeki uyanıklığımız,
aslında uykudur. Tamamen rüya dediğimiz durum ise hakiki uyanıştır. Yaşadığımız
hayattaki bazı duyuların baskınlığı sebebiyle bunun tersinin doğru olduğunu
sanırız.”7
20. Bizce oluş ve irade, sonsuz çatlak ve girintilerle dolu bir yamaçtan geniş
bir vadiye boşalan suya benzer. Bazılarımız suyun önüne çıkan dağlara, oyuklara
kızıyor. Bazılarımız o dağlara ve oyuklara yapışıyor / ısınıyor / ünsiyet peyda
ediyor ve göle dönüşmekten / istikrardan medet umuyorlar. Suyun gidişi kurallı
değil kaotiktir; suyun girdiği yerler bizim varlık mertebemizde ölçülü biçili
değil belirsizdir. Suyu akıtan dahi biz değiliz. Oysa gireceğimiz oyuğu,
birikeceğimiz gölü düşleyerek huzur bulacağımızı sanıyoruz. Benliğimizin
katılaşan kuytu köşelerinde istiğna içinde kendimizi eskitmek; malikiyet
edatları, fiilleri, bağlaçları ile kurulu bir vadide yaşamak çoğumuza cazip
gelir. Ama hiçbiri bizim değil bunların. Sadece içimizdeki bağlanma ihtiyacından
doğuyor bu benlik gölgesi ve mülk davası.
-III-
21. Akılcılık ile akılüstülük / akıl dışılık arasında büyük ayırımlar yapmanın
anlamı yoktur.8 Çünkü akıl bir alettir ve biz onu kullanırız. Alet asla hakikati
söyleyemez / gösteremez. Etkin akılla edilgin akıl arasında bir tercih söz
konusu ise edilgin aklın evrene sızmak ve onu anlamak bakımından üstünlüğü
vardır. Çünkü etkin akıl anlamak ve anlamlandırmak için başka aletlere ihtiyaç
duyar; göz, kulak gibi. Hatta ikincil aletlere ihtiyaç duyar; kâğıt, kalem,
dürbün, klavye veya büyüteç gibi. Oysa edilgin akıl kâinata sızmak ister.
Edilgin aklın gıdası bakmaktır, beklemektir ve hâkimiyet kurma tutkusuna
kapılmadan akışa katılmak, “temaşa” eylemektir. İbn Arabî bu manada edilgin aklı
etkin akıldan üstün bulur.9 Bu tavır her ne kadar amaç itibarıyla farklı olsa da
ifade ediliş bakımından Heidegger’in vefatından beş yıl sonra yayımlanan ünlü
bir mülakatta dile getirdiği sözlerle uyuşmaktadır. Ona “teknik azgınlığın
çepeçevre sardığı bir dünyada felsefenin nasıl bir rolü olacağı” sorulduğunda
“felsefenin misyonu, artık bir tanrı bekleyişine hazırlanmakla sınırlıdır; ancak
o kurtarabilir bizi, yaklaşmakta olan derin korkudan.”10 mealinde cevap
vermiştir. Buradaki bekleyişi, düpedüz beklemek şeklinde yorumlamak yerine
“hâkim akıl değil varlığı temaşa eden ve bütünleşmeye meyyal olan edilgin aklı
öne çıkarmanın gerekliliği” şeklinde yorumlayabiliriz. Bu bağlamda İbn Arabî
varlığı anlamlandırmada –kesinlik içermemesine, neticeler ve kurallar
doğurmamasına rağmen– “iç duyuş ve manevi müşahede” yöntemini, deney ve
gözlemlerle sonuca varma yönteminden üstün tutar.
22. İbn Arabî’nin akla yönelttiği bazı eleştiriler birçok bakımdan İbn Rüşd
paradigmasının da aşılması anlamına gelir. Zaman zaman postmodernizmin
modernizme yönelttiği eleştirileri çağrıştırır bu tavır fakat aynısı değildir.
İbn Arabî’nin yazma biçimi bildik anlamda “sistematik ve kurallı” değildir.
Bazen hikâye, bazen derin bir yakarış, bazen aşk acısını, bazen de vecdi
terennüm eden muhteşem şiirlerle doludur onun eserleri. Fikirlerin art arda
sıralandığı sağlam bir yapı kurmak hevesinde değildir. Düşünce ondan adeta
taşar. Alışıldık mantık ölçüleri içinde konuşmaz, bir konudan diğerine geçer ve
bu durum onu anlama çabası içinde olanlara tıpkı bir orman, göl ve yeşil kırlar
gibi doğal görünürken ona uzaktan bakanlar için karmaşık ve mantıksız görünür.
Onun nezdinde şiirin mantıki bir kuraldan, hikâyenin aksiyomdan, ilhamın güçlü
bir aşk hikâyesinden fazla bir farkı yoktur. Bu yolların / yöntemlerin tümü
amaca götürmeye müsaittir. Gerçek aranacaksa bu yolların tümüyle aranabilir.
Bizi, biteviye uzandığımız “benlik” ve “alışkanlıklar” uykusundan ne kadar
uyandırıyorsa o kadar başarılıdır bu veya o yol. İşte varlığı bizim kendi etkin
aklımızın koyduğu kurallarla değil de nasılsa öyle kavramaya çalışmak, onu
Heidegger’e yaklaştırmaktadır.
23. Hayalle gerçek, anlamla anlamsızlık, uyku ile uyanıklık, düzenle düzensizlik
arasında –eğer saf Varoluş esas alınıyorsa– niye tercih yapılsın ki? Neyi neye
tercih edeceğiz? Eğer tek merci akıl olursa elbette kesin tercihler
yapılacaktır. Ancak aklı değil varoluşu öne alıyoruz.
24. İmdi özne ile nesne, zahir ile batın, dış ile iç, kesin kanıt ile alegori
arasındaki derin uçurumların kalktığı akışkan bir evrende fikir imal edebiliriz
25. İbn Arabî’nin devrimi, aklın tahta oturmasıyla mahallini kaybeden varlığa
kaybettiği yeri vermek hedefine kilitlenmiş gibidir. Nitekim aklın gasb eylemi,
tüm varlığın sadece efendi-insanın emrine verilmesiyle sonuçlanmıştı. İbn
Arabî’ye düşen, insanla tabiat / kâinat arasındaki yöneten – yönetilen
ilişkisini tersine çevirmekti. İnsan, varlığın sırtına çıkan, onu kategorize
eden ve yöneten değil, varlık tarafından şekillenen ve sürdürülendir. Böylece
varlık nesne olmaktan çıkıp insan adına konuşan özneye dönüşür; Heidegger’in
diliyle söylemek gerekirse “varlığın kendi meşruiyetine kavuşmasının anlamı,
insanın varlığa egemen bir rab (lord) olmaktan geri durması, sadece ona çoban ve
koruyucu olduğuna kanaat getirmesi demektir.”11 Ancak İbn Arabî açısından
varlığa itibarını iade etmek, hakiki varlığın, tek ve yegâne (unique) Tanrı’dan
ibaret olmasından dolayıdır; sadece var olmakla ilgili değildir. İbn Arabî için
varlığın asıl anlamını yeniden kavramak, insana da yeni bir anlam yüklemektir.
Çünkü insan Hak Çalabı olan Tanrı’ya “seni tanıyacağım” diye söz veren
varlıktır. İşte bu noktada ötelere inanan ve insanın manevi tekâmül sürecinde
Tanrı’ya verdiği sözü hatırlatan İbn Arabî’nin postmodern söylemlerle hiçbir
ilişiği kalmaz. Çünkü postmodern söylemleri, herhangi bir total yaklaşımla,
başlangıç, akıbet ve sorumluluk gibi kavramlarla irtibatlı kılmak zordur.
26. İbn Arabî’yi en çok şaşırtan, insanın varlığı unutarak kendi gölge
benliğinde kayboluşudur. Belki de “unutmak” bu anlamda beşeri tabiatın ayrılmaz
öğelerindendir. O, Heidegger’in yaptığı gibi unutuş / nisyan problematiğini
felsefe veya metafizik tarihi seviyesinde ortaya koymamış; daha öteye giderek
unutuş problematiğini beşeri varoluş tarihinin tüm safhalarına yayıp “insanın
Tanrı’yı unutuşu” olarak ele almıştır. İnsanoğlunun kabuk bilinç tarihi,
özündeki Tanrı’yı unutuş tarihi olarak tasvir edilir İbn Arabî’de. Bu yüzden İbn
Arabî terminolojisi, bir yanda “gaflet” (: unutma, aymazlık), “sehv” (: hata,
şaşma), “nevm” (: uyku), “hicâb” (: örtü, perde) gibi nisyan / unutuş kaynaklı
kelimelerle dolarken öte yandan “yakaza” (: uyanış hali), “şuhud” (varlığa tanık
olma), “keşf” (: varlığı bulma), “tezekkür” (: varlığı hatırlama) gibi huzur /
bulunuş-biliş kaynaklı kelimelerle örülüdür. O nas (insanlar) kavramıyla nisyan
kavramı arasında öze ilişkin bir irtibat kurmaktan geri durmamıştır. Ona göre
nas, nisyan masdarının ism-i fâilidir (etken ortaç, gerund).
27. Heidegger’de de unutuş problemi öne çıkar. O da “varlığı unutuş”un insanla
ve varlığın nihai kaderiyle ilgili olduğunu söyler.12 Ancak Heidegger’in unutuş
kavramının konusu ve anlamı, Şeyh-i Ekber İbn Arabî’ninkinden tamamen farklıdır.
Alman filozofunun unutuş kavramının konusu, ilahî varlık değildir; mevcudatın
varoluşu değildir; tüm varlıklar değildir; sadece varlığın hakikatidir.13 Ona
göre varlık asla Tanrı değildir; sübtans (: cevher, töz) değildir; mahiyet de
değildir. Öyleyse Heidegger’deki unutuş, ilahiyata veya onto-teolojiye dair
değildir; “varlığın”, mevcudatla perdelenişinin tarihi olarak metafiziğe
dairdir. Mevcudat, vücudu (asıl varlığı) unutturmuştur ve burada “unutuş aracı”
insandır; insanın, mevcudu teknolojiye dönüştüren aklıdır.14 Bu yüzden
metafiziğin tarihi ona göre aklın mevcudata egemen olma tutkusunun tarihidir.
Heidegger bunu bazen “insaniyet” bazen de “yokluk” diye adlandırır. Teknik /
aklî eylemin azgınlaştırdığı mevcudiyet, vücuda perde olmuştur. İşte insanın
unutuşunun anlamı budur. Akıl, rasyonel ve teknik oluşu; insan da insaniyeti
sebebiyle, neticede, varlığı unutuşun asıl sorumluları haline gelmişlerdir.
Başka bir deyişle “Öznel / Benlikçi eğilim” yani varlığı “ben”e ve “özne”ye
indirgeme eğilimi, varlığı unutuşun asıl sebebidir, asıl sorumlusudur.15
28. O halde Heidegger için varlığın unutuluşunu aşmak, ancak unutuşu unutmakla
mümkündür. Bu da metafizik tarihini sona erdirmek yani “yokluk”un tüm
imkânlarını bitirmek ya da rasyonalite, humanite, öznellik gibi kavramlardan
tamamen uzaklaşmakla mümkündür. Eğer tekrar varlığa dönmek, varlığı kazanmak
istiyorsak aklı mevcudun temel ekseni yapmaktan ve tüm hümaniteryen çağrılardan
geri durmak gerekir. İnsanın mevcudattan biri olarak düştüğü aşırılık /
azgınlık, varlığı perdelemiştir. Bu yüzden Heidegger’in son hedefi, özneyi
nesneyle değiştirmekti. İbn Arabî ise “Fena Makamı” (: mutlak varlıkta fani
oluş) ile amacına erişmiş, sorunu çözmüştür.
29. Büyük Ârif Sühreverdî varoluş ve insanın varlığı unutuş serüvenini
alegorilerle açıklar. Onda insanın varlık ırmağını unutuşu gurbete düşmesidir.
İnsanın gurbeti mekân olarak “Batı” kavramıyla sunulan bir yerde
gerçekleşmektedir. İnsan orada kendinden uzaklaşmakta ve kendi özünü unutup
öylesine yabancılaşmaktadır ki ellerini bile tanımamaktadır. Sühreverdî’nin
destansı öyküsündeki “el” Heidegger’in “teknik” dediği şeye yakındır.
Yüzyılların eskitemediği Ârif Sühreverdî’nin Batıda Yalnızlığın Hikâyesi16
başlığıyla kaleme aldığı alegorik hikâyeye kulak verelim:
Vakit tamamdı; Âsım’la çıktık yola,
Yeşil denizin kıyısında avlanmak için,
Maverâünnehr’in bağrından aktık Batı’ya.
Ansızın karşımızda belirdi Kayravan,
‘Bir şehir ki zorbalık, halkın siluetiydi.’17
Grup grup zebaniler gibi, kuşatıp çevremizi,
Zincir ve bukağılara doladılar hemen.
Attılar kör kuyuya, sorgusuz savunmasız,
Ve baktılar, gördüler; biz, hepimiz,
Yemenli ışığın oğlunun soyundanız.18
Bizi huzurdan ırak kılmamak için güya,
Derin kuyunun üstüne muhkem saray diktiler,
Ve burçlar, yükseklerden, bizi seyreden gözler,
Ve dediler: “isterseniz akşam karanlığında
Çıkın saraya, yükselin, yükselin, yükselin,
Sabah gün doğmadan şafak kızıllığında
Tekrar düşeceksiniz uğursuz kuyuya!”19
Kat kat karanlıklar içinde bir yalnız kuyu,
Uzatsan göremez, tutamazdın parmağını,
Ellerimiz var mıydı, yoksa yok muydu?
Kendimizden bile haberimiz yoktu.
Ve sadece gün batarken, akşamın grisinde,
Bazen uçardık o muhkem saraya,
Gökler lacivert lacivert gülümserdi bize,
An gelir güvercinler, Yemen cennetimizden,
Müjdeler devşirirdi kutsal evrenimizden.
An gelir, doğunun delişmen şimşekleri,
Delerek simsiyah geceyi, yanımıza düşerdi,
Ruhlarımız esrirdi Necd’in iziyle,
Ve misvak ağacının rayihasıyla coşardı,
Vatan ah, gurbettekini yakan,
Varolmak, yangında yanmaktı.20
Gökyüzünün ciğerinden akan ırmakların,
Tek tek kesilme anı gelmişti; kestim.
Suyu kesildi değirmenin, yıkıldı bina, hava buluştu havayla,
En dıştaki feleği fırlattım sonsuzluğa,
Öğütsün, un ufak etsin diye güneşi, ayı, yıldızları.
Tanrı’nın gölgesi yayılıyordu ondört tabuttan ve on kabirden,
Kurtuldum bunların hepsinden, şimdi azat oldum,
‘Güneşi rehber edip yavaş yavaş kısaltarak’21
Çekildim kutsala, kutsalın kumsalına,22
Gece tüm dehşetiyle çökerken göğüme,
Kurtardım kız kardeşimi ve tüm ailemi,
Mahvedici bir felaketten son anda kaçırdım,
O, evdeydi gece yarısı; sıtmayla kavruluyordu,
Sara olmuştu, kâbuslarla ruhu savruluyordu.
Ve sonra bir lamba; içinde arı bir yağ,
Ve ondan yayılan huzmelerle evin içindeydi ay,
Ve yeni doğan güneşlerin tutuşturduğu bir fener,
Ev halkını aydınlatıyordu; ışıktı her yer.23
Korkmadan koydum lambayı ejderhanın ağzına,
Sakindi ejderha, bir çarkın zirvesinde,
Çarkın altında kıpkızıl bir deniz, üstünde yıldızları,
Işık yayılırken dört yana kimse bilemez vardığı kıyıyı.
Gördüm sonsuz yörüngelerde kayıp arslanı, mahzun boğayı,
Dürülen yayı, katlanan yengeci seyrettim ben,
Ve bildim oluş ve yokoluş evrenindeki fani hendeseyi.
Mekân dürüldü, tüm mesafeler silindi birden,
Yol yoktu artık; bir koniden ‘sular kaynadı’,
Değdim göklerin en yüksek tenlerine,
Ruhum kapıldı onların nağmelerine,
Destanlar beni uçururken yanlarında,
Öğrendim dillerini, ben de söyledim.
Sesleri, ah sesleri, kadim ninniler gibi,
Sert kayalara sürten ağır zincirler gibi,
Haz beni kanatlandırdı; bağı çözüldü dizimin,
Esridim ve delirdim; hiç durmadan titredim,
Dağıldı bulutlar, yırtıldı göğün rahmi
Çıktım mağaralardan; hayatın berrak gözüne,
Görevimi bitirmek için aştım tüm hücreleri.
Notlar
1 İbn Arabî, el-Futûhâtü’l-Mekkiyye, Dar-ı Sâdır baskısı, c. 4, s. 378, Beyrut (trz).
2 İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, neşr: Ebu’l-Ulâ el-Afîfî, C. 1, s. 139. Beyrut (trz).
3 İbn Arabî, Mevâkıu’n-Nucûm, Matbaatü’s-saade, Kahire, 1325 h., s. 18.
4 İbn Arabî, el-Futûhâtü’l-Mekkiyye, Dar-ı Sâdır baskısı, C. 4, s. 342, Beyrut (trz).
5 İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, neşr: Ebu’l-Ulâ el-Afîfî, C. 1, s. 54 - 55. Beyrut
(trz).
6 Genesis, 1. Buradaki “Abüssou” hem derin ve korkunç bir uçurum, hem de
sağanağı andıran bir yağmuru çağrıştırır. Burada Yunanca – Latince hocam
Serdar’a teşekkür ediyorum.
7 Ebû Hayyân Tevhidî, el-Muqabesât, neşreden: Hasan Sendûbî, Kahire, 1929. s. 71
- 72.
8 İbn Arabî, Heidegger ve Postmodern söylem için bkz.; Muhammed el-Mısbahi, İbn
Arabî fî Mirât mâ Bâde’l-Hadâse, http://maaber.50megs.com/indexa/
al_dalil_mim.htm#misbahi_mohamed.
9 İbn Arabî, el-Futûhâtü’l-Mekkiyye, Dar-ı Sâdır baskısı, c. 1, s. 95. Peter
Coats da belki bu yüzden İbn Arabî ontolojisini yorumlarken “Hazırlanış /
Kabiliyet / Oluşum Ontolojisi” ifadesini kullanmıştır. Bkz. Peter Coates, Ibn
‘Arabi and Modern Thought, Oxford, Anqa Publishing, 2002, s. 11, 29.
10 Bkz.; Martin Heidegger, “Only God Can Save Us,” s. 57, 60; cf. «Que veut dire
‘penser’?», in Essais et conférences, tr. J. Beaufret, Paris, Gallimard, 1958,
s. 164-165.
11 Martin Heidegger, Lettre sur l’humanisme, in Questions III, Paris, 1965, s.
119.
12 Bkz. Heidegger, Introduction à la métaphysique, tr. G. Kahn, Paris, Gallimard,
1967, s. 31, 121; cf. « Temps et Être », in Questions IV, p. 58.
13 Bkz.; Martin Heidegger, Lettre sur l’humanisme, in Questions III, Paris,
1965, s. 102.
14 Mevcudun “varlığı” unutturması ile ilgili olarak bkz. Heidegger, Concepts
fondamentaux, tr. P. David, Paris, Gallimard, 1985, s. 89-90 ; cf. Lettre sur
l’humanisme, s. 104, 114-115.
15 Öznel ve ben merkezli yaklaşımın varoluşu unutturmasına ilişkin bkz.; age, s.
125.
16 Bu sembolik metin, Sühreverdî’nin İşrak felsefesini en iyi anlattığı
eserlerinden sayılır. Daha önce Cogito’da (Şiir sayısı) yayımlamıştım. Bkz.,
Sühreverdî, “Qıssatü’l-Gurbeti’l-Garbiyye”, Mecmûa-yı Mosennefât-ı Şeyh-i İşrâk,
Tahran 1373, II, s. 273-297; Mahmut Kaya, İslâm Filozoflarından Felsefe
Metinleri, Klasik, İstanbul 2003, s. 519-528.
17 Kur’an, Nisâ suresi, 77. Ayet.
18 Âsım, akıl demektir. Maverâünnehr ruhlar evreni; Mağrib (=Batı) kentleri,
madde evreni demektir. Yeşil deniz, nesneler dünyası demektir. Kayravan
(=karmaşa, çelişki) zıtlıkların bulunduğu dünyadır. Yemenli şeyhin ışığının
soyundan olmak, ilk akıl ile evrensel aklın sentezinden olmaktır. Kuyu bedene
bürünmek, bu dünyaya inmekten kinayedir.
19 Muhkem saray veya köşkler, nefisler demektir. Akşam karanlığında ruhlar
serbest kalır ve yükselir. Ama sabah olup uyanınca duyular canlanır ve maddî
evrene dönmek zorunlu olur.
20 Kuyunun dibi, madde dünyasının ve maddî ilişkinin en yoğun yaşandığı
yerlerdir. Oralarda biz tamamen madde ve çıkar ilişkisine gömülünce kendi
kendimizi tanıyamaz olduk; ellerimiz bile bize ait değildi; kendimizden yabancı
olduk. Varlığın hakikatı neydi, biz ne için vardık; her şeyi unuttuk. Sadece
akşamları rüyalarımızda metafizik gerilimi yaşayabiliyorduk. Korunan kutsal
evren, asıl metafizik evrendir. Güvercinler ilhamlar demektir. Yemen uğur,
huzur, sağduyu ve yücelik demektir. Doğunun delişmen şimşekleri ansızın gelen
sarsıcı keşif hâlleri demektir. Vatan kardeş ruhların yan yana bulunduğu asıl
yurttur; ruhlar âlemidir. Vatan hasreti ruhlar âlemine duyulan hasrettir.
21 Kur’an. Furkan suresi. 45. ve 46. ayetler.
22 Gökyüzünün ciğeri, insan bedeninin merkezini temsil ediyor. Bu da beyin veya
yürektir. Oradan çıkan ırmaklar, tutkunun zarfı olan sinir ve damarlardır.
Irmaklar kuruyunca benlik ortadan kalkıyor ve ruh asıl özüne (hava havaya)
kavuşuyor. En dıştaki felek; tüm tutkuları içine alan en büyük sınırdır. Güneş,
ay ve yıldızlar burada bedensel ve nefsânî güçler demektir. Allah’ın gölgesi,
onun can vermesi ve yaratma gücü demektir. Ondört tabut arasından on tabut,
insanın maddî dünyada kalmasını sağlayan özelliklerdir; çekme, tutma, sindirme,
savunma, beslenme, üreme, büyüme, kurgulama, öfkelenme, arzu. Buna dört ana
unsur ekleniyor; sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluk. On kabir ise beş dış duyu
ile beş iç duyudur. Böylece gölgenin güneşe yürümesi gibi yavaş yavaş kutsal
âleme doğru çekilme başlıyor.
23 Kız kardeş ve aile üyeleri, fizikî varlıkları temsil etmektedir; onlar içinde
bulundukları idea-formdan bir an ayrılsalar müthiş bir gerilim olurdu; tıpkı
sara hastalığına yakalanmak gibi. Ancak ben bu evrende maddeyle ilişkimi
kestiğimden onları da bu tür bir ayrılık karmaşasından ve azabından kurtardım.
Lamba, ay altı evrende yani bizim evrenimizde her varlığa belli bir idea-form
veren Etkin Akıl’dır. Etkin aklın etkisi onlara ulaştıkça bu varlıklarda
aydınlanma (=yetkinleşme) artıyordu.
Cogito
Sayı: 50 Bahar 2007