Eğer ki bana, "Kasım 2005'de, Yeni Şafak'ta bir sinema sayfası oluşturup
editörlüğünü yürütmeye başladığından bu yana elde ettiğin en büyük kazanım
nedir?" diye soracak olursanız, size gözümü bile kırpmadan "Dostlarım" derim; bu
sayfa vesilesiyle tanışıp yazıştığım, kimileriyle de periyodik olarak yüzyüze
görüştüğüm, her yaştan, her siyasî görüşten, her toplumsal kesimden düzinelerce
yeni sinemasever dostum…
İşte, Savaş Pat da onlardan biri… Halen Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat
Fakültesi'nde ikinci sınıf öğrencisi olan bu genç adam, "Statükocu bir sinema
anlayışına daha fazla seyirci kalmayın, tez elden kameranın ardına geçip sizler
de yeni bir şeyler söyleyin" şeklindeki inatçı telkinlerimin etki alanına
kapılıp film yapımıyla ciddi ciddi uğraşmaya başlayan gizli kalmış yeteneklerden
biri. Yurt sathında böyle bir çok gönül dostum var; ancak Savaş -İstanbul'da
yaşıyor olmasının da getirdiği kimi kolaylıklarla- sektöre biraz daha hızlı bir
giriş yaptı. Önce, doğuştan güzel olan sesine ciddi bir eğitim ve terbiye vermek
üzere, yüksek prestijli seslendirme-sunuculuk kurslarından birine gitti. Ki bu
kurs sayesinde şimdi artık o kadife yumuşaklığındaki sesi ulusal kanallarımızda
yayımlanan yerli ve yabancı filmlerdeki yardımcı rollerde, doğa belgesellerinin
anlatımlarında ufak ufak duyulmaya başlandı.
Ardından da işi inada bindirip amatör bir kamera edindi ve geçtiğimiz haftalarda
da ilk kısa filmini çekti bu kararlı çocuk... Çekimler sırasında benim bilgi
birikimimden yararlanmak için talepte bulunduysa da, ona bir kaç teknik destek
haricinde işin özüne ilişkin hemen hiç bir yönlendirici etkim olmadı. Hayatının
bu ilk film denemesinde düşe kalka kendi yolunu bulmasının çok daha iyi
olacağını düşündüm.
Sonuçta da dostumun bir "yüzüstü bırakılış" öyküsü olan ilk yapıtı "Aşkın
Cellatı", öykü ve çekimler açısından vasatın üzerine çıkmayı başardı. Şimdilerde
son kurgusu ve seslendirmesi yapılan bu çalışmayı izlerken, tıpkı bu sayfada
verdiğim moral ve motivasyonla harekete geçen diğer pek çok genç sinemacının
karşısında olduğu gibi, "ilk torununu kucağına alan bir dede"nin heyecanını
yaşıyorum.
Ancak, Savaş bu denemesinde nitelikli bir kısa film yapabilme kapasitesini
ortaya koymanın çok daha ötesine geçti ve bu ülkenin genç kuşaklarındaki en
önemli sorunlar arasında gördüğüm "medenî cesaret/girişimci ruh eksikliği"
meselesine de esaslı bir neşter attı. Nasıl diye soracak olursanız, bizim çiçeği
burnunda yönetmen, geçen ay içinde bir gün, kafasında projesi, cebinde de
senaryo karalamalarıyla birlikte İstanbul-Cihangir'de bir kafeteryaya gidiyor ve
orada daha önce de otururken gördüğü ünlü aktör Uğur Polat'a aracısız-törensiz
başvurarak "Uğur Bey, ben yakında bir kısa film çekeceğim ve filmin finalindeki
karakter için kafamda beliren tek oyuncu sizsiniz. Benim bu ilk filmimde rol
almanızı istiyorum" diyor.
Onun bu cümleleri sıraladığı an itibarıyla Uğur Polat, "Sis ve Gece" ve "Pars:
Kiraz Operasyonu" gibi iki önemli polisiyede başrol oynamış, yapıtları ülke
çapında gösterilen, performansından basın-yayın organlarında övgüyle söz edilen
bir yıldız sinemacı. Karşısına dikilip "Seni ilk kısa filmimde oynatmak
istiyorum, ancak bunun karşılığında sana verecek param falan yok. Sırf bana
destek olmak adına oynamanı istiyorum" diyen bu özgüveni yüksek gence kısa bir
süre bakıp "Tamamdır" diyor Polat, "Filmi ne zaman çekiyoruz?"
Ve ertesi hafta da aynı kafeteryada, hayatında ilk kez kameranın ardına geçen 22
yaşındaki bir üniversite öğrencisinin önünde, kendisine denilenleri harfiyen
yaparak, bilâbedel oynuyor. Dikkat ediniz, isminin tam da neonların en tepesinde
olduğu günlerde yapıyor bunu...
Savaş, çektiği filmi kurgulamak üzere benim de çalıştığım stüdyoya getirdi. Ben
de ilk sonuçları gördükten bu anlamlı işbirliğini sizlerle paylaşabilmek
amacıyla, filmin henüz kurgulanmamış sahnelerinden birini fotoğraf olarak bastım
ve sayfamıza taşıdım. Aşağıdaki fotoğrafta yer alan üçlüden en soldaki Uğur
Polat'ı zaten iyi tanıyorsunuz, ortadaki kişi başrol oyuncusu Serkan Hızlı, en
sağdaki kişi ise yönetmen Savaş Pat…
Polat'ın, yıllarını sinema ve tiyatroya vermiş usta bir aktör olarak, yarı
yaşından daha genç bir sinema sevdalısı karşısındaki bu alçakgönüllü tavrı ve
hesapsız kitapsız yardımseverliği, olanca yalınlığı içinde, Türkiye'de 75 yıldır
sinema sektörünü ve Türk halkının sinema beğenisini yöneten "Yeşilçam" adlı
despotik yapı ile adına "Yeni Türk Sineması" dediğimiz, 2000'lerde doğup hızla
gelişen hareket arasındaki en temel farkı yansıtıyor aslında. Yeni Türk
sinemacıları arasında böyle zarif hareketleri sergileyen tek kişi Polat da değil
üstelik. Aynı şekilde, Erkan Can, Haluk Bilginer ve Akasya Asıltürkmen gibi son
derece popüler oyuncular da yakın zamanlarda kendilerine eli yüzü düzgün bir
kısa film fikriyle gelindiğinde, hiç tereddütsüz ve de bedelsiz olarak kamera
karşısına geçmişlerdi.
Savaş'ın kıskandırıcı bir yırtıklık ve özgüven duygusu içinde başardığı bu
dostane işbirliğinden sonra beni bir hırs bastı ki sormayın gitsin. Önümüzdeki
günlerde ben de aynı yoldan ilerleyip, çok sevdiğim iki ünlü isme -kendilerini
çekeceğim yeni kısa filmde oynatmak üzere- benzer türden bir teklifle
başvuracağım. Bunlardan biri Kadir İnanır, diğeri ise Türkân Şoray.
Eminim her ikisi de teklifimi hiç tereddütsüz kabul edeceklerdir. Hem zaten
kabul etmezlerse, sırada Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik
gibi daha yığınla büyük isim var! Birinden biri nasıl olsa teklifimi kabul
edecektir, öyle değil mi ya!
Yenişafak
02/06/2007