Demokrasinin kulağına öyle bir kar suyu kaçırıldı ki, Mesut Yılmaz bile
heveslenir oldu.
Hegel'in, tarihte bütün büyük 'olaylar' iki kez tekrarlanır ifadesini, Karl Marx
tamama erdirir: “Birinci kez trajedi, ikinci kez komedi olarak…”
Mesut Yılmaz, 28 Şubat sürecinden Başbakan çıktığında, işin “trajedi” kısmını
idrak etmiştik. O vakitler, elini sallasan ellisi, “Onu ben başbakan yaptım…”
gibilerinden ileri geri konuşarak, kasım kasım kasılıyordu.
Şimdi sıra geldi “komedi” faslına.
Merkez sağın toparlanması için elinden geleni yapacakmış! (Besbelli, ANAP'ı
kurtardığı gibi merkez sağı da kurtaracak.)
Mesut beyin kavlince, yüzde 36'dan devralarak barajın ta dibine gömdüğü ANAP vs.
merkez sağ parti, halkın tek başına iktidara taşıdığı AK Parti değil.
Bunların “merkez” telakkisinde halktan başka her şey var.
“Bir daha politikaya dönmeyi asla düşünmüyorum…” demişti de, hiç değilse biri
gitti, diyerek duvara çizik atmıştık.
Boşuna sevinmişim. Politikacı dediğin, emrihak vaki olmayınca illa ki, geri
döner. İstersen gözlerini bağla ve bir çuvala koyarak uzak, ıssız bir adaya
bırak; politikacı eskisi, bir yolunu bulup geri dönecektir. Buncacık şeyi
bilemedikten sonra ben bu akılsız aklımı, ne yapayım!
Mesut bey döner dönmez, Türkiye'nin manzarasını şappadak çizmiş: Çok keskin bir
kutuplaşma varmış da, durum çok kötü gözüküyormuş da…
E'ee? Madem vaziyet kötü, bari sen uzak dur ki; hepten berbatlık elvermesin.
Mümkünü yok, gelecek. Belki 28 Şubat'taki gibi bir şans daha doğabilir. Çünkü
'mevzuatın' paraşütle indiği, birdenbire 367 rakamının keşfedildiği, “Garip ama
Türkiye” burası. Ne olur, ne olmaz; soteye yatmak lazım.
Kardeşlerim! Siz Tandoğan'da, Çağlayan'da, İzmir'de o mitingleri niye yaptınız?
Müflis siyasetçilerin, Türkbank skandalı dolayısıyla “Yüce Divan”da
yargılananların, çetelerle “al takke ver külah” ilişkisine adı karışanların
kendilerine durumdan vazife çıkarmaları, siyasi ikbal devşirmeleri için mi?
Demirel, kendisini 'keşfeden' ve (kulislere yansıdığına göre) 5 artı 5
formülüyle ikinci kez cumhurbaşkanlığına yeşil ışık yakan Baykal'a, “Kafam Zenit
saati gibi çalışıyor” demiş.
Demirel'in bu vesileyle öğrendiğim fiziki rahatsızlığına ne kadar üzüldüysem,
kafasının “Zenit saati” gibi çalışmasına da o kadar üzüldüm. Zat-ı
Şahaneleri'nin kafasının çalışmasından bu millet az çekmedi.
Abilerim, ablalarım! Yalçın Küçük'ün, “Bu, Sakarya'dır!” diyerek alkış tuttuğu,
“Cumhuriyet mitinglerini” niçin yaptınız?
Demirel'in “Zenit saati”nin bir 5 yıl daha 'tumturaklarını' dinlemek için mi?
Yeni Çağ gazetesi dahil olmak üzere bir çok çevrenin destek verdiği, “Satılmış
medya istemiyoruz!” diyerek yeri göğü inlettiğiniz o miting meydanlarını,
“Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal Paşa'nın kalpaklı
posterleriyle niçin süslediniz?
Bir takım köşe yazarı insanlarının, (oturmasını kalkmasını, içki içmesini
bilmediğini söyleyerek) dünün Cumhuriyet kuşağını aşağılayan Refik Halit'le rol
değiştirip, 'Cumhuriyet' adına halkı aşağılamalarına cesaret vermek için mi?
Anayasal suç olmasına rağmen, vatandaşlar arasında mezhebe dayalı ayırımcılığın
dik alasını yapan, “Cumhuriyet rejiminin, laikliğin sigortası” diyerek, 'bir
kesimin' üzerinden 'din' bezirganlığı yapan, telmaşa 'laiklerin' saçmalamasına
zemin oluşturmak için mi?
Rahmi Koç, Çankaya'ya 'türbanlı eş' çıkamaz buyurmuş. Baykal da, AB'ye tam
üyelik çalışmalarının eskisi gibi sürdürüleceğini, liberal ekonomiye devam
edileceğini söylemiş.
Arkadaşlarım, kardeşlerim! Aydınlık dergisinin, “Bu emperyalist Batı'ya karşı,
elbette 'şaşırtıcı, tarihi ve muhteşem' bir darbe…” tesmiye ettiği o
mitinglerde, “Ne ABD, ne AB, tam bağımsız Türkiye!” diye niçin haykırdınız?
Koçlarla aynı kaygıları paylaşmak, Baykal'a, niyetlendiği AB yolunda destek
çıkmak için mi?
Sahi, o mitingleri niçin yaptınız?
Yenişafak
06/06/2007