Dönüp bakmadım ama biliyorum, arkamda kara bulutlarla kaplı, yağmurla bir
gökyüzü var. Gelip geçen arabaların bıraktığı uğultu kulaklarımın huzurunu
kaçırıyor. Gözlerim parmaklarımın ucundan kaçacak gibi duran harflere bakıyor.
Dalıp gidiyorum. Yazı ürkek bir adımla başlıyor.
Dünya çok büyük biliyorum. Benim gibi yorgun insanların gidip her köşesine
bakamayacağı, bilinmezlerinin peşine düşemeyeceği, başka hayatların haritasında
iz süremeyeceği kadar büyük... Böyle uçsuz bucaksız bir büyüklüğe böyle belli
belirsiz bir gidişsizlikle bakmak, bunun bizim için tek ihtimal, tek yön
olduğunu daha önceden biliyor olsak da, acı veriyor yine de insana. Ama bir şey
var, benim gibi insanları teselli eden bir şey...
İnsan ruhunun dünyadan daha büyük, daha uçsuz bucaksız, daha engin olduğu
gerçeği... Bu gerçek beni de teselli edebilir, edebiliyor önemli ölçüde. İnsan
ruhunun fiziki yolculuklardan çok daha uzun mesafelere yolculuk edebileceğinin
farkındayım. Tembel bir bedenin gezgin bir ruhla dengelenebileceğini de
biliyorum. Ömrüm boyunca yapmaya çeliştiğim şey, işte bu dengeyi kurmaya
çalışmak oldu.
Zaman geçti, devran değişti elbet... Şimdi seyahat etmenin bin bir yolu
kolaylığı çıktı. Yanımdan yöremden kalkıp giden dünyanın öbür ucunda üç beş gün
geçiren dostlarım var benim bile... Ben yerimden kalkmamakta inat ediyorum.
Aslında buna inat denemez, içimin yerimden kalkmamı sağlayacak kuşları kanat
çırpmaya yanaşmıyorlar.
Deniz bu dünyanın güzellikleri arasında belki de en çok sevdiğim şey... Ama
benim ruh dünyam daha ziyade durgun, dingin, sessiz, kendi kendisiyle konuşan
bir göle benziyor. Hayatın ışıkları ya da gölgeleri, Ahmet Haşim'in
mısralarındaki gelsin benliğime yansısın istiyorum.
Bir deniz gibi dalgalar boyu serseri yolculuklara çıkmayı, görmediğim,
bilmediğim kıyılara doğru yelken açmayı istediğim zamanlar oldu elbet. Ama çok
önceydi bütün bunlar. Şimdi rüzgarı kesilmiş, dalgaları dinmiş, kendi içinde
koyulaşan, yaşama sevincini minik yakamozlara emanet etmiş bir sakin göl
gibiyim. Yani benim yüzölçümü hesaplarıma göre ne dünya artık uçsuz bucaksız, ne
hayat milyonlarca sürprize gebe...
Bu loş hâlet-i ruhiyenin, kendini bilmediği ırmaklara bırakmak, görmediği
denizlere akmak, yabancı kıyılara ulaşmak isteyen rüzgarlı genç ruhlara ne kadar
karanlık görünebileceğinin farkındayım. Ama öyle değil!..
Bu dinginliğin, bu durgunluğun, bu akışsızlığın; dünyadaki hareketi, hayat devr-i
daimini, mevsimlerdeki nöbet değişimini, insanlardaki iç dalgalanmaları benim
için daha açık seçik görünür hale getirdiği kesin... Bunu önce ile sonra
arasında yaptığım o çok öğretici hayat yolculuğu sırasında edindiğim
tecrübelerden biliyorum. Yani kendimden biliyorum.
Bu son cümle önemli... Çünkü bu cümle gidişsizliğin insan ruhuna hediye ettiği
en değerli bilgilerden birini ihtiva ediyor: Kendinden bilmek...
Şimdi, arkamda bulutlar kararır, yollar uğuldar, harfler parmak uçlarımdan
kaçmaya yeltenirken bana öyle geliyor ki, insan ya da hayat hakkında
biriktirdiğimiz ne kadar hakikat varsa, bunlar kendimizden bildiğimiz şeylerdir,
ruh ağacımızdan topladığımız meyvelerdir. Bu sebeple muhtemel ki insanın
kendinde geçirdiği zamanın artmasını; olgunlaşmanın, hakkıyla eskimenin ve azami
aydınlanmanın bir tür şartı gibi görür oldum. Yani bavul hazırlamak yerine, iç
gözlerini açmak, diyorum. Yanılıyorsam da, böyle yanılmak isterim.
Yenişafak
24/05/2007