“Dur, kıpraşma; sen de zevk alacaksın yavrum” muhabbetiyle defalarca (en az 4
kez) tecavüze uğrayan demokrasimizin, daha fazla tecavüze uğramaması için (hiç
itirazsız) kendisini “Kopenhag Kriterleri”nin kollarına bırakmasının şart
olduğunu Cengiz Çandar şöyle ifade ediyor:
“Tayyip Erdoğan'ın, 'Kopenhag Kriterleri olmazsa, biz de Ankara Kriterleri'ni
onun yerine geçirir yola devam ederiz' tafrasının sökmeyeceğini, 'Ankara
Kriterleri'nin 'Mamak Kriterleri' olacağını defalarca yazmıştık. Öyle oldu…”
AK Parti'ye, “Akıllı ol, aklını alırlar, ona göre…” demeye çalışan Çandar,
yerden göğe kadar haklıdır. 'Ankara Kriterleri'nin (en azından) 'Kanadoğlu
Kriterleri'ne dönüştüğü ayan beyan ortada.
Çandar akıllı olmanın evrensel boyutlarını işaret ederken, Ertuğrul Özkök de
nasıl akıllı olunacağı üzerine daha lokal bir çalışma yürütüyor. AK Parti'nin
'safralarından' kurtulması gerektiğini (fena halde kafaya taktığı Bülent Arınç
örnekliğinde) dile getiriyor. Böylece, 'parti içi dizaynına' değerli katkılarını
esirgemediğini görüyoruz.
Bütün bunlardan şu çıkar: Türkiye'nin AB siyaseti, bütünüyle 'darbe' töhmeti
altındadır. Bu da, dış politikanın siyasetsizleştirilmesi anlamına gelir.
Küresel sermayenin 'kucağa düşürmek' oyunu gereği, hariciyenin
siyasetsizleştirilmesine uygun psikolojik zeminin oluşması için dahili siyasetin
içinin boşaltılması gerekiyor. 'Sezaryen seçim sürecine' gelene kadar
yaşadığımız anomali bunun ifadesidir.
'Muhtıra yemiş' bir partinin kuracağı hükümetin, AB ile yürütülecek
müzakerelerde en masum şerh düşme ihtimaline karşı, “Huop, siyaset mi yapıyon
hemşerim sen? Muhtıra yemişsin; lakin, akıllanmamışsın!..” denilecektir. Bu
durumda, 'Kanadoğlu Kriterleri'nin ucunu gösterdikleri partinin yapacağı pek bir
şey yoktur. Soluna dönsen Tuncay Özkan, sağına dönsen Cüneyt Ülsever vaziyeti.
Yani, “Nerden baksan tutarsızlık / Nerden baksan ahmakça.”
Otoriter devletçi din karşıtlığını laiklik sanan ve ilahi söyleyen çocukların
üzerinden göğüslerinde taşıdıkları laiklik imanını dışa vuran ulusalcı
çevrelerin dış politikanın siyasetsizleştirilmesinin yegane müsebbibi olduğunu
söylemeye gerek yok sanırım.
Onların derdi, elitokrasinin saltanatını sürdürmek. Bir kısmı, küresel
sermayenin 'kucağa düşürmek' oyunundaki fonksiyonundan habersiz, siyaset
karşısında paralize olmuş vaziyette 'muhalefet' yaptığını sanıyor. Bir kısmı da
küresel sermayeye kendini beğendirmek için makyajını tazelemekte. Öyle ki, (AK
Parti'nin iktidara gelmemesi için) koparttıkları heyula, küresel sermayeye,
Sezen Aksu'nun şarkısında olduğu gibi, “Onu alma, beni al” demekten ibaret.
Attila İlhan'ın meşhur dip dalgası Erdoğan Teziç'lerin, Nur Serter'lerin, Türkan
Saylan'ların eline kalırsa olacağı budur. Ulan ne dip dalgasıymış bu be! Biraz
daha dipten gelse, meydanlarda halka hiç yer kalmayacak!
Siyasetsizleştirmenin hal–i pür melali vahim boyutlarda. Mesela, CHP devletin
partisidir ama nihayetinde bir partidir; DMO (Devlet Malzeme Ofisi) ile arasında
fark olması devlet partisi olmasına zeval vermez. Yani, siyasetten bu kadar uzak
durması hiç gerekmiyor.
Baykal, erken seçim çözüm değil, demişti. Bekir Coşkun da, Tayyip Erdoğan'ın
seçmen kitlesini, “Göbeğini kaşıyan adam”a bağlamıştı: “Bir toplumun çoğunluğu
'göbeğini kaşıyan adam' ise, orada demokrasi olmaz, olamaz…”
Deniz Baykal bu yaklaşımıyla hem kakafonik, hem trajikomik bir tutum sergiliyor.
Bekir Çoşkun sadece komik.
Bekir beyin patolojik demokrasi telakkisine göre, AK Parti'yi seçenlerle
demokrasi yürümez; hiç değilse Cumhuriyeti halktan korumak lazım. Darbe
şakşakçılığının başka izahı var mı?
Bekir beyin kavlince, kafasına uymayanı iktidara taşıyan demokrasi, demokrasi
değil.
Demek ki, güzel bir mekanizma; gayet kullanışlı bir demokrasi istiyor.
Bulursa böyle bir demokrasi sevabına beni de haberdar etsin. Elden düşme, ikinci
el de olsa razıyım. Bayandan, doktordan olması da şart değil hani.
Hazzetmediklerime Meclis yüzü göstermesin, yeter.
Yenişafak
09/05/2007