Şu günlerde Gayrimüslim Türk
Vakıfları, harıl harıl Danıştay’a dava açmakla meşguller.
“Gayrimüslim Türk vakıfları”
diyorum, çünkü aşağıda sözünü edeceğimiz bütün resmî belgelerde bunların adı
“Cemaat Vakıfları” diye geçmekte. Oysa bu terim Nakşibendilerin, Nurcuların, vs.
kurdukları dinci vakıfları çağrıştırıyor. Buradaki konumuz, gayrimüslim Türk
yurttaşlarının Cumhuriyet’ten önce kurdukları, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına
göre yönettikleri vakıflar. “Türk” diye vurgulayışımın nedeni, kimi kişi ve
kurumların bunları “yabancı” (Alman, vs.) sayıyor veya sanıyor olmaları (buraya
tekrar döneceğiz, çünkü önemli).
Bu vakıfların, Danıştay’da
iptalini istedikleri resmî metinler şunlar:
1) “Cemaat Vakıflarının
Taşınmaz Mal Edinmeleri ve Bunlar Üzerinde Tasarrufta Bulunmaları Hakkında
Yönetmelik” (bu yazı dizisinde bundan sonra kısaca: Yönetmelik)
2) Bu Yönetmelik’in
uygulanması için Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün çıkardığı Genelge (bundan sonra
kısaca: Genelge)
Gayrimüslim Türk vakıfları,
bir de, bu Yönetmelik ve Genelge’nin dayandığı yasanın, yani 4771/4’ün (bundan
sonra kısaca: Yasa) Anayasa’ya aykırılığını ileri sürecekler ve
Danıştay’ın bu iddiayı ciddi bularak Anayasa Mahkemesi’ne göndermesini
isteyecekler.
* * *
Bu Yasa, bu ülkede yaşayan
ve dinleri çoğunluk dininden (İslam’dan) farklı olan yurttaşların (yani,
gayrimüslimlerin) 1970’lerden beri uğrayageldikleri büyük haksızlığı
düzeltmek için çıkarıldı. Çıkarılması da kolay olmamıştı; Bakan Nejat Arseven
cidden büyük çaba harcamış, sonunda, çok çeşitli çıkar gruplarıyla mücadele
sonucu hazırladığı tasarıyı Meclis’e sevk etmiş, fakat reddedilmişti. Bunun
üzerine çaresiz kalarak, Yasa’yı, AB’ye Üçüncü Uyum Paketi’nin içine sıkıştırmış
ve ancak bu suretle çıkartabilmişti[1].
Yukarıda “uğrayageldikleri
büyük haksızlığı” derken neyi kastettiğimi birazdan anlatacağım. Önce şunu
halledelim: Neden bu yurttaşlarımız, bunca zorluklarla çıkartılan ve büyük
sorunlarına iyi niyetle çözüm getirmek isteyen Yasa’ya ve beraberindeki iki
belgeye karşı dava açıyorlar?
Çünkü bu Yasa da,
çıkartılırken uğradığı büyük baskılar sonucu, hukuksuzluğun ancak bir bölümünü
düzeltebildi. Daha önemlisi, Yasa’nın çıkmasını engelleyemeyenler, onun
uygulanması için öyle bir Yönetmelik ve öyle bir Genelge çıkardılar ki,
hafazanallah. Bu iki belge hem Yasa’ya, hem Anayasa’ya, hem Lozan’a, hem başka
uluslararası antlaşma ve sözleşmelere, hem de hukukun genel ilkelerine
aykırıydı. Yani, özetle, tam bir “Deveye boynun eğri demişler, nerem doğru
demiş” durumu.
Bu yazı dizisinde, bu “nerem
doğru”yu enine boyuna anlatacağım. Ama önce, “büyük haksızlığı” anlatmak gerek;
her şey oradan kaynaklanıyor.
İŞİN EVVELİYATI: 1936 BEYANNAMESİ
Bu büyük haksızlığın adı,
1936 Beyannamesi. Öyküsü, çok kısaca, şöyle:
Atatürk, Devrim
Kanunları arasında 1936 yılında yürürlüğe giren ve şu anda da (2002) yürürlükte
olan bir Vakıflar Kanunu çıkartıyor. Amacı, İslamcıların elindeki vakıflara el
koyarak şeriatın ekonomik temelini zayıflatmak. Nitekim, ilk adım olarak bu tür
vakıfları “mazbut” adı altında Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlıyor. Yani,
“zapt” ediyor. (Sülasisini alırsanız, yani sondan üç harfini, mazbut’un
“zaptedilmiş” anlamına geldiği ortaya çıkar).
İkinci adım olarak,
vakıflardan, ellerindeki taşınmazları gösteren bir mal beyannamesi istiyor;
hangisinin elinde el konacak hangi mal var, bunu anlayacak. Beyannameler
geliyor, fakat Atatürk’ün sağlığı kötülemiştir ve beyannameler V.G.Müdürlüğü’nün
tozlu raflarına kalkıyor.
Ta ki, Kıbrıs
sorununun iyice alevlendiği 1970’lere kadar. Bu tarihten itibaren V.G.Genel
Müdürlüğü, gayrimüslim Türk vakıflarının vakıfnamelerini (yani, vakıf ne yapar
ne yapamaz, onu belirten belgeyi) istemeye başlıyor. Oysa bunların
vakıfnameleri yoktur, olamaz, çünkü Osmanlı dönemindeki usule göre bunların her
biri vakıfnameyle değil, birer padişah fermanıyla kurulmuştur.
Bu yönde aldığı
cevaplar üzerine V.G.Müdürlüğü, 1936’da verilen beyannameleri bu vakıfların
“vakıfnamesi” sayacağını bildiriyor ve, hayrettir, bu vakıfların 1936 yılından
sonra edindiği taşınmazlara el koymaya başlıyor. Çünkü, V.G. Müdürlüğü’ne göre,
bu taşınmazlar 1936 mal beyannamesinde kayıtlı değildir ve bu mal beyannamesinde
bu vakıfların taşınmaz edinebilecekleri konusunda bir hüküm de yoktur.
1936’nın sadece bir
taşınmaz listesi olmak nedeniyle böyle bir hükmü içermesinin mümkün olmadığının
ileri sürülmesi durumu değiştirmiyor ve edinme biçimi (satın alma, bağış,
piyango, vasiyet, vb.) ne olursa olsun, 1936’dan sonra edinilen taşınmazlara el
konmaya devam ediliyor. En azından mülkiyet hakkının ihlali bu ama, el konulan
mallar onları fî tarihinde satmış ve paralarını tahsil etmiş eski sahiplerine
veya bunların mirasçılarına bedelsiz olarak iade ediliyor. Mirasçının kalmamış
olması halinde ise (ki, V.G.Müdürlüğü dava açacağı zaman bu taşınmazları
mirasçısı kalmamışlar arasından seçiyor) bu mallar yine bedelsiz olarak
Hazine’ye intikal ettiriliyor.
Haksızlık, çok kısaca
böyle. Büyük haksızlık; çünkü mülkiyet hakkının ihlali olmanın yanı sıra, “nerem
doğru”nun ana kaynağı. Bunu, aleyhlerinde Danıştay’a dava açılan Yönetmelik ve
Genelge’yi hukuksal açıdan inceleyerek daha yakından görelim. Daha önce de, Yasa
metnine bakalım.
YASA’NIN METNİ:
Yasa metninin bizi burada
ilgilendiren bölümü şöyle:
“Cemaat vakıfları,
vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın, Bakanlar Kurulunun izniyle dinî,
hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak
üzere taşınmaz mal edinebilirler ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta
bulunabilirler.
Bu vakıfların dinî,
hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak
üzere, her ne suretle olursa olsun, tasarrufları altında bulunduğu, vergi
kayıtları, kira sözleşmeleri ve diğer belgelerle belirlenen taşınmaz mallar, bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde başvurulması hâlinde
vakıf adına tescil olunur. Cemaat vakıfları adına bağışlanan veya vasiyet olunan
taşınmaz mallar da bu madde hükümlerine tâbidir.”
Görüldüğü gibi, Yasa iyi
niyetli. Olmayacak vakfiyeyi aramıyor ve böylece taşınmaz mallara el konmasını
durdurmuş oluyor. Yeni mal edinmeyi ve bunlara tasarruf etmeyi de (kiraya verme,
tadil ettirme, satma, vs.) mümkün kılıyor. Ayrıca, bu vakıfların elinde fiilen
bulunanlara da tescil (tapuya kaydettirme) olanağı getiriyor. Gayrimüslim Türk
vakıfları bunları zamanında kaydettirmeyi başaramamışlar, çünkü bunlara bağış ve
vasiyetle bırakılan taşınmazların tescili 1970’lerden sonra engellenmiş.
Ama bu iyi niyetli Yasa,
bütün bu olanakları “Bakanlar Kurulu” iznine bağlıyor. Çünkü Gayrimüslim
Türkleri “yabancı”, hem de “sakıncalı yabancı” sayan zihniyet müdahale
ediyor ve Yasa’yı çıkarabilmesi için yasa koyucuyu böyle yapmak zorunda
bırakıyor.
Asıl olay, yukarıda da
sözünü ettiğim Yönetmelik ve Genelge’nin yayınıyla patlıyor. Çünkü bunların
getirdiği uygulama hükümleri, Yasa koyucunun iradesini tümüyle ortadan
kaldıracak, yani haksızlığın tamirini kesinlikle önleyecek nitelikte.
Yönetmelik’in adından
başlayalım ve didik didik edelim.
ADI BİLE AYRIMCI
Yönetmelik, Yasa’nın sözünü
ettiği üç amacın uygulanmasını düzenlemek için çıkarılmış.
Oysa, bunlardan ikisini (“taşınmaz
mal edinme” ve bunlar “üzerinde tasarrufta bulunma”) adında
barındırdığı halde, üçüncüsünden (“tasarrufları altında bulun[an]
taşınmaz mallar[ın] vakıf adına tescili”) söz etmemekte. İlk
ikisinden söz ettiğine göre, onu da zikretmesi gerekirdi.
Bu durumda, sanki tescil
konusu Yönetmelik tarafından dikkate hiç alınmak istenmemiş gibi bir izlenim
doğmakta. Nitekim, bu izlenimin aslında bizzat gerçeği ifade ettiği, tescil’i
düzenleyen Madde 8 ve Geçici Madde 1’in incelenmesi sırasında ortaya çıkacak.
BAZILARIMIZ DAHA MI “TÜRK”?
Madde 2, Yönetmelik’in
kapsamını düzenliyor. Metni şöyle:
“Bu
Yönetmelik; vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın Lozan ve diğer
uluslararası andlaşmalarla azınlık statüsü verilen cemaatlere ait vakıfların,
dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını
karşılamak üzere taşınmaz mal edinmeleri ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta
bulunmaları ile bu vakıfların aynı alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere,
her ne surette olursa olsun, tasarrufları altında bulunan taşınmaz malların
vakıf adına tesciline ilişkin usul ve esasları kapsar.”
Bu metinde hukuka aykırı
bir durum gözükmüyor. Sözünü edişimin sebebi şu:
Türkiye’nin iç azınlıkları,
Lozan Barış Antlaşması’nın III. Kesimindeki 37-44. maddelerde tanımlandığı
biçimiyle, “Türkiye’nin gayrimüslim yurttaşları”.
Hakları, yine Lozan’ın güvencesi altında.
Oysa Türkiye, nedeni meçhul
olmakla birlikte, bu gayrimüslimlerin hepsine Lozan’daki hakları tanımıyor.
Lozan’ın hiçbir maddesinde adları geçmediği halde, yalnızca Rum, Ermeni ve
Musevilere tanıyor. Gayrimüslim yurttaş oldukları halde, örneğin Süryani veya
Keldanilerin bu haklardan yararlanmasına izin verilmiyor. Avrupa’da büyük
eleştiri konusu olan bu durum hakkında şunu söyleyip geçelim ki, bu insanların
bütün Türkiye’deki toplam sayısı 5.000’i (beş bin) geçmiyor[2].
Lozan’a kesinlikle aykırı
olan bu resmî tutumun, Yasa’da bulunmayan ama Yönetmelik’in bu 2. Maddesinde
geçen “... Lozan ve diğer uluslararası antlaşmalarla azınlık statüsü verilen”
ibaresi aracılığıyla sürdürüleceği endişesini var bende. Özünde aşağılayıcı bir
içerik saklayan bu terim, Atatürk milliyetçiliğinin “Türkiye Cumhuriyeti’ne
yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” biçimindeki Türk tanımına
yakışmıyor; “...Türkiye’deki tüm gayrimüslim Türk cemaatlerine ait
vakıfların...”
şeklinde olması gerekirdi.
Bu gayrimüslim Türk
yurttaşlarını kimi kişi ve kurumların “Yabancı”
saydığını veya sandığını söylemiştim. Bilindiği gibi, bu hukuk terimi,
“yurttaş”
teriminin tersi ve onunla karıştırılması cidden vahim.
Bu vahamete düşen bir
kurumumuzun bizzat Yargıtay olması çok üzücü. Yargıtayımız, Ortodoks mezhebinden
Hıristiyan Türk yurttaşlarımız tarafından kurulmuş ve TC yasalarına göre
yönetilen bir Türk kurumu olan Balıklı Rum Hastanesi Vakfı hakkında verdiği bir
Hukuk Genel Kurulu kararında “...Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel
kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır” diyerek, bu
yurttaşlarımızdan resmen “yabancı” olarak söz etti ki, inanılması güç bir durum[3].
* * *
“TEMEL İHLAL” MADDESİ: MD.4
Bu maddeyi anlamak, bütün
Yönetmelik’i çözmek demek. Metni şöyle: “Cemaat
vakıfları; dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki
ihtiyaçlarını karşılamak üzere Bakanlar Kurulu izni ile taşınmaz mal
edinebilirler”.
Ülkemizdeki Müslüman
vakıfları taşınmaz mal edinmek istedikleri zaman, yalnızca Vakıflar Meclisi’nin
iznini alıyorlar. Oysa burada, çok daha üst bir kurul olan Bakanlar Kurulu izni
gerekli kılınarak gayrimüslim Türk vakıflarının işi zorlaştırılıyor.
Böylece, eşitsiz uygulama yüzünden bir ihlaller dizisi ortaya çıkıyor.
Şöyle:
A) Anayasamızın ihlal
edilen maddeleri:
1) Anayasa md. 2. Bu
madde, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olduğunu belirtmekte.
Laik devlet, teokratik
devlet’in aksine, her şeyden önce “yurttaş”
kavramını “din”
kavramından tamamen boşayan bir devlet türü. Yurttaşları arasında din ayrımı
gözetmiyor. Bu nedenle Yönetmelik 4. Madde, Cumhuriyet’in laik niteliğine
aykırı.
2) Anayasa md. 10.
Bu madde, herkesin kanun önünde eşit olduğunu söylüyor ve dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle
ayrımcılığı yasaklıyor.
Yönetmelik md. 4’te
dinsel ayrımcılık var. Dahası, ırkçılık değil ama, ırk ayrımcılığı
var. Çünkü ülkemizdeki gayrimüslim yurttaşlar çoğunluk yurttaşlardan farklı
soylardan geliyor. Bakın, iş nerelere kadar varıyor.
3) Anayasa Madde 35.
Bu madde, mülkiyet hakkını güvenceye almakta. Oysa Yönetmelik md. 4, gayrimüslim
yurttaşların mülkiyet hakkını ciddi biçimde kısıtlıyor.
Eğer bu kısıtlamanın,
Anayasa md. 35’in ikinci fıkrasında sözü edilen “kamu yararı” amacıyla
yapıldığı söylenecek olursa, iş daha da vahim. Çünkü o zaman da, gayrimüslim
yurttaşlarımızın “sakıncalı” oldukları gibi son derece tehlikeli bir iddia
ortaya atılmış oluyor. Bu, kanıtlanmadığı sürece, resmen bölücülüğe
giriyor.
4) Anayasa Madde 90/5.
Madde 90/5, antlaşmaların yasa hükmünde olduğunu söylüyor. Hatta, bunlar
hakkında Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılamayacağını da ilave ederek,
antlaşmaları yasadan da üstün sayıyor.
Oysa, Yönetmelik’in bu
maddesi, usulüne uygun biçimde yürürlüğe konmuş olan, “Türkiye Devleti’nin
kurucu antlaşması”[4]
Lozan’ı ihlal ediyor. İhlali, uluslararası plana taşıyor. Şöyle:
B)
Lozan’ın ihlal edilen maddeleri:
1) Lozan md. 39/2.
Bu fıkra, Türkiye’de din ayrımı yapılmayacağını söylüyor.
2) Lozan md. 40.
Gayrimüslim Türk yurttaşlarının “dinsel ve sosyal kurumlar (...)
kurmak, yönetmek ve denetlemek”
konusunda “eşit hakka sahip olacaklar”ını
ifade ediyor.
3) Lozan md. 42/3.
Fıkraya göre, gayrimüslim Türk yurttaşlarının “... halen mevcut vakıflarına
(...) her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak”tır.
4) Lozan md.37.
Madde, Lozan’ın III. Kesiminde “Azınlıkların Korunması” başlığı altında yer alan
38-44. maddelere aykırı hiçbir ulusal resmî metin veya işlemin söz konusu
olamayacağını söylemekte.
C) Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin (AİHS) ihlali. Md.14
her çeşit ayrımcılığı, bu arada da din, ırk, ulusal azınlığa mensup olma
durumlarındaki ayrımcılığı yasaklıyor. Yani, Madde 4 AİHS’ye de aykırı.
* * *
Sanırım, “nerem doğru”
olayı açıklığa kavuştu. Gerçekten de, bu kadar çok sayıda hukuk kuralını
birarada ihlal eden bir resmî metin, nadir bulunur. Hele hele, bu Maddenin
yalnızca 2 (iki) satırlık bir metin olduğu dikkate alındığında.
Diğer maddelere devam
edelim:
“ÖMÜR
BİTER, İŞLEM BİTMEZ” MADDESİ (Md.5):
Yönetmelik Md.5,
gayrimüslim Türk vakıflarının mal edinebilmeleri için gerekli işlemi ve
işlem sırasında istenecek belgeleri düzenliyor. Bu işlemler sırasında
istenecek olan belgeleri saymak çok uzun sürer. İhlalleri belirtirken arada
belirtip geçmek en iyisi:
Bu vakıflardan, Müslüman vakıflarından istenmeyen ne kadar
belge varsa, isteniyor.
1) Örneğin, maddenin (d) bendinde belirtilen ekspertiz
raporlarının, bu bentte sayılan kuruluşların hepsinden mi yoksa yalnız birinden
mi alınacağı açık değil. Bu raporların, uygulamada bu kuruluşların her birinden
teker teker istenmesi olasılığı büyük. Çünkü bu kuruluşların adlarını sayarken,
Yönetmeliği yapanlar, adları arasına “veya” koymamışlar.
2) Maddenin (e) bendinde, “malın
hangi faaliyet alanı ihtiyacı için kullanılacağı” soruluyor ve bu konuda “bu
alanla ilgili kamu kurum veya kuruluşlarından alınmış uygun görüş belgesi”
isteniyor.
Bir defa, bu “kurum ve
kuruluşlar” hangileri, belli değil. Tabii, bunların arasında Hazine ve
V.G.Müdürlüğü de mutlaka olacak. Oysa, daha önce de belirttiğim gibi, 1974
yılından beri gayrimüslim Türk vakıflarının mallarına hukuka aykırı olarak el
konduğunda, genellikle mallar bu iki kamu kuruluşuna devredildi. Üstelik,
bilabedel. Şimdi, vakıflar mal edinirken, bu kuruluşlar “uygun görüş” verir mi?
İkincisi, ihtiyaç denilen
şey sonsuzdur. Özellikle de, hastane gibi hayır kuruluşları için sonsuz. Bu
“ihtiyaç” nasıl saptanacak ve uygulanacak?
Üstelik, bu “kurum ve
kuruluşlar”, önceden saptanmış hangi objektif ölçütlere göre karar verecekler?
Dinsel amaçlı bir gayrimüslim vakfı, örneğin bir kilise vakfı için Diyanet
İşleri Başkanlığı’ndan mı “uygun görüş” istenecek?
3) Dahası, olumsuz görüş
bildirecek olurlarsa, bu “kurumlar veya kuruluşlar” biraz aşağıda göreceğimiz
6/1 maddede değerlendirmeleri yapacak kurul olarak sözü edilen Komisyon’un
yerine geçmiş olacaklar. Yani, düpedüz yetki gaspı. Veya, bunlar mal
edinemesin diye, çifte dikiş. Biraz aşırıya kaçılmış.
Fakat, kantarın topuzunu
kaçırmak demek, kendi aleyhine çalışmak demek. Fevkalade ilginç, çünkü biraz
aşağıda inceleyecek olduğumuz, V.G. Müdürlüğü’nün 2002/3 sayılı Genelge’si
bile, Yönetmelik yazarlarının bu “topuzu kaçırma” durumundan rahatsız olmuş ve
diyor ki: “... ret veya kabul işlemi yapılmaksızın, Bölge Müdürlüğü görüşü
ile birlikte tüm başvurular Genel Müdürlüğe intikal ettirilecektir.”
Bütün bu nedenlerle,
Yönetmelik’in bu 5. Maddesi, aynen 4. Maddesi için geçerli olan “eşitliği
bozma” gerekçesiyle, Anayasa’nın, Lozan’ın ve AİHS’nin sözü edilen
maddelerine aykırı düşüyor.
* * *
“SEN
BİRAZ ZOR MAL EDİNİRSİN”
MADDESİ (Md 6):
Madde 6, gayrimüslim Türk
vakıflarının mal edinmelerinde değerlendirmenin nasıl yapılacağını düzenliyor.
Öyle bir düzenliyor ki, “aile terbiyesi” müsait olan birisi mal edinme konusunu
belli bir işaretle dahi anlatabilir.
7 kişilik bir Komisyon
kuruyor. Bu Komisyon, aynen Md.5’teki gibi, belgeleri inceledikten sonra
“ihtiyaç” var mı bakıyor ve eğer uygun görürse, başvuruyu
“Mülhak ve
Yeni Vakıflar Dairesi”ne
havale ediyor. Daire durumu inceliyor, o da uygun görürse Vakıflar Meclisi’ne
gönderiyor. Orası da uygun görürse Bakanlar Kurulu’na gönderiyor.
İki kere dikkat: 1) Bu
kurullardan her biri, eğer “uygun görürse” havale ediyor
evrakı. Görmezse, süreci oracıkta bitiriyor ve Yasa’nın sözünü ettiği yetkili
kurul olan Bakanlar Kurulu başvuruyu ancak rüyasında görüyor. Yani, yetki
gaspı burada bir kural halini almış. 2) Başvuran bir Müslüman vakfı olsaydı,
bu macera Vakıflar Kurulu’nda başlardı ve biterdi. Ama biz, havalelerin
yapılacağını varsayıp devam edelim:
1) Özellikle, “cemaat
vakfının belirtilen alandaki ihtiyacını karşılamaya uygun başka taşınmazın
bulunup bulunmadığı yerinde tespit yapılmak suretiyle değerlendirilir”
ifadesi çok ilginç.
Çünkü, vakfın kendi
ihtiyacına göre beğenip seçtiği taşınmazı Komisyon’un beğenmemesi mümkün. Veya,
Komisyon’un vakfa: “Şu taşınmaz senin için ötekinden daha uygun; onu alma bunu
al” demesi gibi bile mümkün. Sezen Aksu, bir şarkısında “Onu Alma, Beni
Al” dediği zaman çok hoştu da, burada o kadar hoş değil.
Üstelik, belki de ben
Yönetmelik’in yukarıdaki ifadesini fazla iyi niyetle yorumluyorumdur. Belki de
Komisyon, vakfa, “Belirtilen mahallede başka taşınmaza sahipsen, yeni bina
alamazsın” diyecek ve Yasa’da öngörülen alımı bir de bu yorumla yasaklayacak.
Böyle bir yorum Madde 6 lafzına tamamen uyar, çünkü.
Garantili olan tek bir şey
varsa, o da şu: Bütün bu süreçler en iyi olasılıkla yıllar yılı sürecek,
muhtemelen bitmez tükenmez bir uzunlukta olacak.
2) Yıllar sonra bu süreçler
olumlu sonuç verse ve izin çıksa bile, Türkiye gibi taşınmaz fiyatlarının
durmadan arttığı bir ülkede, bir binayı satın almak için sahibiyle varılacak ön
anlaşma anlamsız hale gelecek. Bu koşullarda taşınmaz mal edinmek istemek hiç
gerçekçi değil.
3) V.G.Müdürlüğü’nün ve alt
birimlerinin, gayrimüslim yurttaşlarımız konusundaki önyargısı, maalesef şu âna
kadar görülen uygulamasıyla ve bilhassa “1936 Beyannamesi” uygulamasıyla
sabitken, bütün bunların, gayrimüslim Türk vakıflarının Yasa tarafından izin
verilen mal edinmesini fiilen engellemeye yönelik olduğu izlenimi çok güçlü
biçimde ortaya çıkıyor.
Üstelik bu izlenim,
Genelge’yle bir izlenim olmaktan çıkmış, fiili bir durum halini almış
vaziyette:
Bir kere, Genelge’nin ilk üç
bendi, her birinde tekrarlanan “ancak” terimiyle, bir olumsuzluk manzumesi
halinde. Örneğin, birinci bent şöyle diyor: “Cemaat vakıfları ancak
dinî, hayrî, eğitsel, sıhhî, sosyal ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını
karşılamak amacıyla yeni taşınmaz mal edinebileceklerdir”. Bunun da amacı
açık: Gayrimüslim Türk vakıflarının gelir sağlayıcı, akar mülke sahip
olmalarını önlemek.
Oysa, bir hayrat, ancak
akara sahip olduğu takdirde hayr işleyebilir. Örneğin, kentin en uygun yerindeki
muazzam bir binanın, tefriş edilmeden ve gerekli modern teçhizat satın alınmadan
bir hastane olarak işleyebilmesi ve örneğin ebeveyni ölmüş zihinsel özürlü
çocuklara ömür boyu bakabilmesi mümkün değil. Bu, hastaneye ancak sürekli mali
kaynak sağlanmasıyla olur.
Bu durumda, Yasa’da görülen
iyi niyetli siyasal irade, Yönetmelik’te ciddi biçimde azalıyor, Genelge’de
ise tamamen yok oluyor. Açıktır ki Yönetmelik, iptal edilmediği takdirde,
V.G.Müdürlüğü tarafından çok menfi bir espri içinde uygulanacak ve Yasa’nın
uygulanmaması böylece fiilen garantilenecek.
Durumun böyle olduğu, biraz
yukarıda büyük ihtiyatla karşıladığımız “ihtiyaç” kavramının, Genelge’nin
onuncu bendinde nasıl algılandığının okunmasıyla ortaya çıkıyor:
“Değerlendirme sırasında
ihtiyaç belirlenirken, edinilmek istenilen taşınmaz malların bulunduğu belediye
sınırları dahilindeki cemaat nüfusunun ne kadar olduğu hususu da dikkate
alınacaktır”.
Yani, o mahallede
gayrimüslim sayısı az ise, bina alımına izin yok. Oysa, adı üstünde, azınlık “az
sayıda” demek. Üstüne üstelik, bu vakıflar yalnızca gayrimüslimlere hizmet
vermiyor. En az yüzde 80 oranda Müslüman Türklere hizmet veriyor.
Personellerinin de büyük çoğunluğu Müslüman. Örneğin Balıklı Rum Hastanesi
Vakfı’ndaki 30 doktordan 24’ü, 9 pratisyen doktordan 8’i Müslüman.
Böyle bir tutumun, kanun
koyucunun iradesini tersine çevirdiği çok açık. Söylemesi bile acayip ama,
burada yalnızca bir Yönetmelik’in Yasa’yı değiştirmesine değil, bir genel
müdürlük Genelge’sinin Yasa’yı değiştirmesine tanık oluyoruz. “Burası
Türkiye” diyeceksiniz ama, biraz ayıp oluyor.
Bir de, bilenler bilir,
hukukun temel kuralıdır, “Yasaya aykırı yönetmelik olmaz”. Burada, oluyor. Bu
Yönetmelik Anayasa ile uluslararası antlaşma ve sözleşmelere aykırı olduğu gibi,
bizzat Yasa’ya da aykırı.
* * *
“BEN
SANA BU MALLARI KULLANDIRMAM” MADDESİ (Md.7):
Md.7, gayrimüslim Türk
vakıflarının mala tasarrufunu düzenlemekte. Yani, malını nasıl kiraya verir,
nasıl tamir ettirir, nasıl satar, vb. Şöyle diyor: Taşınmaz mallar üzerinde
tasarrufta bulunulması ile ilgili talepler de bu Yönetmeliğin 6. maddesine göre
değerlendirilerek Bakanlar Kuruluna sunulur”.
Yani:
1) Bu düzenleme sırasında
izlenecek yöntem ve istenecek belgeler için md.6’ya gönderme yapıyor. Bu
durumda, md. 6 için sayılan bütün
sakıncalar burada da kelimesi kelimesine geçerli ve tekrar etmek gerekirse, bu
yöntem ve belgeler Müslüman vakıfları için istenmemekte. Ortada yine
ayrımcılık var.
2) Dahası, uygulamacı, Md.
6’nın Md. 5’e gönderme yapmasından yararlanarak, Md. 5’te mal edinmeyle ilgili
olarak sayılan belgeleri, edinilmiş mala tasarruf sırasında da talep etmek gibi
bir zorlaştırma da getirecek. Yani burada, Md. 5 için sayılan bütün sakıncalar
da aynen mevcut.
3) Nihayet, “tadilat
yaptırmak” ve “kiraya vermek” de birer tasarruf biçimi. Bakırköy’deki 2 oda 1
salon bir dairenin kiraya verilmesinin, 5. ve 6. maddelerde sayılan o
süreçlerden geçtikten sonra, eğer geçebilirse tabii, bir de T.C. Bakanlar Kurulu
onayına sunulmasına ancak “pes” denebilir.
Sonuç olarak, bu madde de,
yukarıda Yönetmelik’in 4., 5., ve 6. maddeleri için sayılmış aynı
gerekçelerle, Anayasa ve anılan uluslararası antlaşma hükümlerine aykırı.
Hani, bir mümkün olsaydı da
bu yazı dizisini “aykırı” ve “ihlal” sözcükleri parantezine alabilseydim, işim
bayağı kolaylaşacaktı...
* * *
“BAĞIŞ
VE VASİYETLE MAL EDİNEMEZSİN” MADDELERİ (Md. 8 ve Geçici Madde 1):
Bu maddeler bağış ve
vasiyetle edinilmiş taşınmazların tescilini düzenliyor. Metinlerini vermek
mümkün değil, çünkü çok uzunlar. Ama, sivri yerleri arada vereceğim.
Madde 8,
yukarıda incelediğimiz Yasa’ya
dayanıyor. Görmüş olduğumuz gibi, Yasa’nın amacı, gayrimüslim Türk vakıflarının
her ne suretle olursa olsun tasarrufunda bulunan malların tescilini sağlamak.
Bunlara, vakıfların bağış ve vasiyetle elde ettikleri de dahil. Bu vakıfların
ellerindeki mallar, bu elde bulundurma durumu bir biçimde kanıtlandığı anda,
tapuya tescil edilecek.
Oysa, Yasa’nın bu lafzı ve
esprisi, Yönetmelik Madde 8 ve Geçici Madde 1’le ortadan külliyen kalkıyor.
Madde 8, bağış veya
vasiyeti, Yasa öncesi ve sonrasına göre ikiye ayırıyor:
09.08.2002 öncesi yapılmış
bağış ve vasiyetler konusunda, 8. Maddenin birinci fıkrası Geçici Madde 1’e
gönderme yapmakta. 09.08.2002 tarihine kadar tasarruf altına girmiş
taşınmazların tescilini düzenleyen bu Geçici Madde 1’e baktığımızda:
1) Özellikle (b) bendinde
istenen belgelerin nitelikleri ve sayıları karşısında şaşmamak güç. Bu belgeler
arasına “veya” konmamış olmasından, bunların hepsinin birden istenebileceği
sonucu çıkıyor. Tabii, hatırlatmaya gerek yok; Müslüman vakıfları için bunların
hiçbiri söz konusu değil.
Bu bendin istediği belgeler
listesi inanılmaz. Müsaadenizle, saymadan edemeyeceğim:
“Taşınmaz
malın vakfın tasarrufunda bulunduğuna ilişkin 9/8/2002 tarihinden önceki vergi
kaydı, emlak vergi beyannamesi, kira kontratı, elektrik, su, doğalgaz faturası,
tasdikli irade suretleri ile fermanlar, muteber mütevelli, sipahi, mültezim
temessük veya senetleri, kayıtları bulunmayan tapu veya mülga hazinei hassa
senetleri veya muvakkat tasarruf ilmuhaberleri, tasdiksiz tapu yoklama
kayıtları, mülkname, muhasebatı atika kalemi kayıtları, mubayaa, istihkam ve
ihbar hüccetleri, evkaf idarelerinden tapuya devredilmemiş tasarruf kayıtları”.
Kaç yaşında olduğunuzu
bilmiyorum ve bilmem okuyabildiniz mi ama, bendeniz 1890 doğumlu bir babanın
oğlu olmak hasebiyle biraz Osmanlıca tekellüm ederim, adını bile okumakta
zorlandığım belgeler var bunların içinde.
Ayrıca, lütfen
sinirlenmezseniz tekrar edeceğim: Mal edinecek olan bir Müslüman vakfı olsaydı,
bu belgelerden hiçbiri istenmeyecekti; bunlardan Müslüman değil diye isteniyor.
Aslında yanlış söyledim: Müslüman vakfı olsaydı bunların hiçbiri istenmeyecekti,
çünkü Müslüman vakıfların tapuya kaydedilmemiş taşınmazı olmayacaktı; hepsi
kaydedilmiş olacaktı.
V.G.Müdürlüğü Genelge’sini
yazanlar da kendilerini burada biraz tuhaf hissetmiş olacaklar ki, sekizinci
maddede, bütün bunları teker teker saydıktan sonra, şöyle demişler:
“...
belgelerinden birisi yeterli kabul edilecektir.”
2) Madde 5’in (e) bendinde
ve Madde 6’nın 1 fıkrasında gördüğümüz “ihtiyaç” sakıncası, bu maddenin (c)
bendinde aynen tekrarlanıyor.
3) (d) bendinde şöyle
deniyor: “Tapu kayıtları üzerinde aynî veya şahsi hak sahibi bulunan gerçek
veya tüzel kişilerin muvafakati istenecektir”.
Ahmet Vefik Paşa üstadım
olsa, “Dur
Kariiim!” derdi burada. Biz de duralım.
Bu bent epeyce traji-komik.
Çünkü, bu vakıfların kurulduğu Osmanlı döneminde, mevzuat zorladığından ötürü,
bu kurumlara gayrimüslim yurttaşların yaptığı bağışlar, cemaatin güvendiği
kişiler adına veya daha sıklıkla Hıristiyan azizler, yani “mevhum kişiler” adına
yapılmış; Osmanlı da bu duruma hiç karışmamış.
Şimdi, Krisdosdur Veledi
Osep’i
(yani Hz. İsa’yı) veya “Mariam Bindi Ovahim’i
(yani Hz. Meryem’i) kim bulup da muvafakat alacak? Burada, bilerek veya
bilmeyerek, devletin ciddiyetinin sorgulanmasına yol açılıyor. Nitekim, durum
şimdiden basının alaylı haberlerine konu oldu. Sabah gazetesinin
23 Kasım 2002 tarihli sayısında çıkan “Hz. Meryem’e Mahkeme Celbi” adlı haberin
alt manşeti şöyle:
“Milli Emlak, kiliselere
ait gayrimenkullerin sahibi olarak görünen Hz. İsa, Hz. Meryem ve Melek
Cebrail’e 80’e yakın dava açtı. 40 yıl süren davalarda, mahkemeler celp
çıkarttıkları peygamber ve melekler gelmedi diye kilise mallarını Hazine’ye
devretti”. Devleti bu denli alay konusu yaptırmak zorunda mıyız?
Yine (d) bendinde sözü edilen “tüzel
kişi”nin artık faaliyetini sürdürmüyor olması durumunda ne yapılacağı ise
tamamen meçhul.
3) Vakıflar Kanunu Md. 44
bir olanak getirmiş: 15 yıldır vakfın elinde bulunan taşınmazlar vakfın kütüğüne
kaydolunur, diyor. Ama bu, tabii ki Müslüman vakıfları için geçerli. Gayrimüslim
Türk vakıflarının tescil işlemleri ise bu Geçici Madde 1 hükümlerine göre
yapılıyor: Bakanlar Kurulu kararına bağlanmış ve dolayısıyla eşitlik ilkesi
bozularak, daha önce sözü edilen Anayasa ve uluslararası antlaşma hükümleri
ihlal edilmiş.
Üstelik, Vakıflar Kanunu
md.44’ün çok açık olduğu, yorumuna gerek bulunmadığı, 1956 yılında TBMM’nin 1972
sayılı tefsir kararıyla saptanmış ve TBMM “bu taşınmazların vakfı adına
tescil edilmesi gerektiği”ne
karar vermiş. Ama bu da sadece Müslümanlar için.
4) Eğer bütün bu zor
aşamaları atlamayı başarırsa, Geçici Madde 1 gayrimüslim Türk vakıflarının
tescil talebinin Bakanlar Kurulu’na sunulacağını belirtiyor. Yani, bu konuda da
kararı Bakanlar Kurulu verecek. Yukarıda da belirttiğim gibi, Müslümanlar için
yalnızca Vakıflar Meclisi kararı yeterli. Bu yüzden de, yine yukarıda belirtilen
eşitsizlik gerekçesiyle, Anayasa ve uluslararası antlaşma hükümlerini ihlal
ediliyor.
Gelelim, Yasa’nın
çıkmasından sonra yapılan bağış ve vasiyetlerin durumuna.
Madde 8’in birinci
fıkrası, 09.08.2002’den sonra yapılan
bağış ve vasiyetler konusunda Yönetmelik’in İkinci Bölümü hükümlerinin (md. 4, 5
ve 6) uygulanacağını belirtmekte.
Yukarıda, daha önce bu
maddelerin incelenmesi sırasında, bunların yürürlükteki Anayasa ve uluslararası
antlaşma hükümlerine aykırılıklarını saymıştım. Bu nedenle, burada bu konuya
tekrar değinmek gerekmiyor.
Madde 8’in ikinci
fıkrasına gelince.
Otuz küsur yıllık hocayım,
ayıp değil ya, ben bu fıkrayı anlamadım. Burada 2675 sayılı
“Milletlerarası
Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun”dan
söz ediliyor. Bu yasaya baktım, “Kanunlar İhtilafı Kuralları” ana başlığı
altındaki “Ayni Haklar” alt başlığında yer alan 23. Maddesi şöyle diyor: ““Taşınır
ve taşınmaz mallar üzerindeki mülkiyet hakkı ve diğer ayni haklar, malların
bulunduğu yer hukukuna tabidir (...)Taşınmaz
mallar üzerindeki ayni haklara ilişkin hukuki işlemler şekil yönünden bu
malların bulundukları yer hukukuna tabidir.”
Yani, Türkçe’si, “mal
neredeyse, oranın hukuku geçerlidir” deniyor.
Bir kere, konumuz olan
vakıflar, Türk yasalarına göre işleyen, mütevellileri Türk vatandaşı olan, Türk
vakıfları. Gayrimenkulleri de Türkiye’de. İkincisi, örneğin ABD’de taşınmaz
malı bulunan bir kişi, bu taşınmazı Türkiye’deki gayrimüslim yurttaşların
vakfına bağışlasa veya vasiyet etse, zaten doğal olarak ABD yasalarına yani
“yer” hukukuna göre işlem yapılacak.
Bu durumda, akla gelen tek
husus, üzücü bir olasılık: Daha önce de Yargıtay kararları örnek verilerek
belirtildiği gibi, gayrimüslim yurttaşlarımızın burada
“dini farklı olan yurttaş”
değil,
“yabancı”
olarak
algılandıkları anlaşılıyor...
Sonuç olarak,
Madde 8 ve Geçici Madde 1,
daha önce belirtilen
gerekçelerle, Anayasa’nın ve zikredilen
uluslararası antlaşmaların hükümlerine aykırı olmanın yanı sıra, bir de
Vakıflar Kanunu’nun
yukarıda sözü edilen 44. Maddesine aykırı.
* * *
“SOYDAŞIM
İÇİN YURTTAŞIMI REHİN TUTARIM” MADDESİ: (Md.9):
Madde 9, “Karşılıklılık”
(mütekabiliyet) ilkesinin felaket derecede yanlış bir yorumunu dile getiriyor.
Diyor ki: : “Bu
Yönetmeliğin uygulanmasında Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu Lozan
Antlaşmasının 45. maddesi ile diğer uluslararası antlaşmalardan doğan hak ve
yükümlülükleri saklı tutulmuştur”.
Bilmeyen de, Türkiye’nin
hakları titizlikle korunuyor, sanır. Ama önce, Lozan madde 45 metnini görelim ki
neden söz ettiğimizi bilelim: “Bu kesimdeki hükümlerle, Türkiye’nin
gayrimüslim azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan’ca da, kendi
ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır”.
Uluslararası hukuktaki “Karşılıklılık”
ilkesi şu demek: A ülkesi, B yurttaşına karşı iyi veya kötü bir eylem
uygulamışsa, B ülkesi de A yurttaşına aynı eylemi uygulayabilir. Örneğin Almanya
TC yurttaşlarına vize koyarsa, Türkiye de Alman yurttaşlarına vize koyabilir.
Veya, kaldırmışsa kaldırabilir.
Ama, karşılıklılık ilkesi
asla şu demek değil: “A
ülkesi, B’nin soydaşı olan kendi yurttaşlarına bir uygunsuz eylemde bulunursa, B
ülkesi de A’nın soydaşı olan kendi yurttaşlarına aynı uygunsuz eylemi
uygulayabilir”. Çünkü, bu ilke böyle algılanırsa ülkeler, dışarıdaki
soydaşları uğruna kendi yurttaşlarına rehine muamelesi yapmış olurlar ve bu,
en basitinden insan ve yurttaş haklarına aykırıdır.
Bu nedenle, Lozan madde 45
bir karşılıklılık maddesi değil, bir “paralel yükümlülük” maddesi[5].
Bir kere daha okuyunuz:
Madde 45, Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklara verilecek hakların, Yunanistan
tarafından da kendi Müslüman azınlığına verilmesi gerektiğini söylüyor. Yani,
Yunanistan üzerine bir yükümlülük getiriyor.
Yoksa, Yunanistan, Müslüman
yurttaşlarına (Batı Trakya Türklerine) Md.45 gereği vermesi gereken hakları
vermezse, Türkiye de kendi gayrimüslim yurttaşlarına Lozan’ın 37-44. maddeleri
gereği vermesi gereken haklardan kaçınabilir, demiyor.
Yani Lozan Md. 45,
Yunanistan ile Türkiye arasında olumsuzluk yarışına değil, birinde (Türkiye)
tanınmış yükümlülüklerin diğerinde de (Yunanistan) paralel olarak tanınmasına
ilişkin bir madde.
Bunları söyledikten sonra
bu 9. Maddenin hangi hukuk hükümlerine aykırı olduğuna gelelim. Saymakla bitmez:
1) Anayasa’ya aykırı.
Anayasa md. 2 ve md. 10’a
aykırı, çünkü Türkiye’nin Rum yurttaşlarına karşı çifte bir ayrımcılık yapmaya
yönelik: bu madde, Rum yurttaşları Müslüman çoğunluk karşısında ayrımcılığa tabi
tuttuğu gibi, gayrimüslim azınlık (Ermeniler, Museviler, Süryaniler, vs.)
karşısında da ayrımcılığa tabi tutuyor.
Anayasa Madde 90/5’e
aykırı, çünkü Rum azınlığın Lozan’daki haklarını kısıtlayabilecek nitelikte;
2) Lozan’a aykırı.
Lozan Madde 37’ye aykırı, çünkü bu
maddeye göre gayrimüslim azınlığın haklarını kısıtlayan bir resmî metin
çıkartılamaz.
Lozan Madde 39/2, 40 ve
42/3’e aykırı, çünkü Rum azınlığın buradaki haklarını ortadan kaldırmaya
yönelik.
3) Yasa’ya aykırı,
çünkü bu yasada böyle bir kısıtlayıcı hüküm yok. Maddenin yasal dayanağı
bulunmamakta.
4)
Son olarak, bu maddenin Lozan Md.45’i
“karşılıklılık” olarak yorumlamasının doğru olduğunu bir an için kabul etsek
bile, o zaman da madde 22 Mayıs 1969’da Birleşmiş Milletler tarafından kabul
edilerek 27 Ocak 1980’de yürürlüğe giren Viyana Antlaşmalar Hukuku
Sözleşmesi’nin 60/5 maddesinin ihlali[6].
60. Maddenin 1 ilâ 3.
fıkraları özetle şunu söylüyor: Bir antlaşma, imzacı taraflardan biri
tarafından ihlal edilirse, diğer imzacı taraflar bu antlaşmayı sona
erdirebilirler veya onu askıya alabilirler.
Maddenin beşinci fıkrası
ise çok önemli olup, aynen şöyle diyor:
“1 ilâ 3 fıkralar insani
nitelikte antlaşmalarda yer almakta olup, insanın korunmasına ilişkin bulunan
hiçbir hükme ve özellikle de bu tür antlaşmalarda korunan kişilere karşı
herhangi bir misillemeyi yasaklayan hükümlere halel getirmez.”
Yani, Türkçe’si, insan
hakları konusunda olumsuz bir “karşılıklılık” anlayışını Viyana Sözleşmesi
kesinlikle yasaklıyor.
* * *
SONUÇ:
Bu dizi yazıda incelenen
Yasa’nın, Yönetmelik’in ve Genelge’nin kimi hükümleri, belirtilmiş bulunan
nedenlerle, milli ve uluslararası hukukun zikredilen hükümlerini ihlal etmekte.
Bu durumun, bu belgeleri
hazırlayanların Türkiye’nin esenliğini isteyen “milliyetçi”
duygu ve düşüncelerinin eseri olduğu düşünülebilir. Fakat, amaç bu ise, bu
amacın hedefini bulmadığı ortada. Hatta, bu hedeflere zarar verdiği
söylenebilir.
Çünkü, hukuksal planda,
söz konusu ihlaller başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere milli
yasalara, başta Lozan Antlaşması olmak üzere uluslararası sözleşmelere ve
hukukun genel ilkelerine açıkça aykırı.
Siyasal planda
ise bu ihlaller daha da öteye geçiyor. Çünkü kendi yurttaşına ve onun Türk
yasalarına göre kurup yönettiği vakıflara karşı doğrudan din ve dolaylı ırk
ayrımcılığı uygulayarak ona “yabancı” ve hatta “tehlikeli bir yabancı”
muamelesi yapıyor. Bunlar, ulusumuzu bölücü davranışlardır.
Bunlar, uluslararası
platformlarda Türkiye’yi çok zor duruma düşüren; imzasını inkar, insan haklarını
ise ihlal eden bir ülke pozisyonuna sokan; özellikle de Avrupa Birliği’ne girmek
için büyük çabalar harcanan bir dönemde devletimizi ciddi biçimde çelmeleyen
olgulardır.
Medeni bir ülkenin bu
türden resmî metinlerle yönetilemeyeceği, Türkiye’nin bunları çoktan aştığı,Türk
kamuoyunun bilgisine saygıyla sunulur efendim.
* * *
Baskın Oran Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler
Profesörü
[1]
Hatırlanacağı gibi, 6 Şubat 2002’de kabul edilen Birinci Uyum
Paketi’yle; Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 159 ve 132. maddeleri (ifade
özgürlüğü), Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 7 ve 8. maddeleri, Devlet
Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un
16. maddesi ile Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (CMUK) 107 ve 128.
maddeleri Anayasa hükümleriyle uyumlu hale getirilmiştir.
İkinci Uyum Paketi 26 Mart 2002’de kabul
edilmiştir. Anayasa değişiklikleri ve Medeni Kanun’da yeralan hükümler
uyarınca; İl İdaresi Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, Toplantı ve Gösteri
Yürüyüşleri Kanunu, Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu ile
Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’da değişiklikler bu Paket’le gerçekleştirilmiştir.
[2]
Bu durumu savunmak için, “Teamül”ün bu yönde olduğu ileri sürülüyor. Bir
kere, teamülün yalnızca yasaya uygunluk halinde uygulanacağı açıktır.
Yasaya/antlaşmaya rağmen teamül olmaz. Hatta, yasa boşluğu halinde bile
olmaz. Bu son durumda Anglo-Sakson hukukunda teamüle (common law)
başvurulur, ama Kıta Avrupasında bu mümkün değildir. İkincisi, bu türden
savunmalar açıkça “Biz Lozan’ı başından beri ihlal edip yanlış
uyguluyoruz, kimse itiraz etmedi, şimdi buna devamda kararlıyız”
anlamına gelmektedir. Çünkü, başından beri yalnızca bu üç azınlığı
tanıyıp başkasını tanımamak tam bir Lozan ihlalidir ve Türkiye’yi
uluslararası ortamda çok yıpratmaktadır. 143 maddelik Lozan’ın hiçbir
yerinde “azınlık” diye bu üç grubun adı geçmez; azınlık anlamında
yalnızca “gayrimüslimler” terimi geçmektedir.
[3]
Hukuk Genel Kurulu’nun 1971/2-820 Esas, 1974/505 Karar sayılı ve
08.05.1974 tarihli kararı. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin, gayrimüslim
Türk yurttaşlarınca kurulmuş ve yönetilen Balıklı Rum Hastanesi Vakfına
ilişkin olarak ertesi yıl verdiği karar ve “hatasını kabul edişi”
şöyledir: “...Gerek 16 Şubat 1328 sayılı kanun ve gerekse 2762 sayılı
kanunun 44. Maddesindeki koşullar dışında, yabancıların Türkiye’de mal
edinmeleri yasaklanmış olup bu hükümler kamu düzeni ile ilgili olduğu
için davalı kurumun bu konudaki yasa dışı eylemine davacı idarenin karşı
çıkmasında ve kanunsuz tasarrufun iptali için dava açmasında kanuna
aykırı bir yön yoktur. Bu itibarla yukarıda açıklanan nedenlere ve
mahkeme kararında gösterilen diğer gerekçelere göre yerinde olmayan
temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onanmasına... oybirliğiyle karar
verildi” (Yargıtay 1.Hukuk Dairesi, 24.06.1975, no.3648-6594 sayılı
karar). Kararın düzeltilmesi istemi üzerine aynı Daire, bu kararı
11.12.1975 günlü ve E:975/11168; K:975/12352 sayılı kararıyla şöyle
“düzeltecektir”: “Davalı mülhak vakfın Türk vatandaşları tarafından
kurulmuş olmasına karşı[n] onama kararında ‘yabancıların
Türkiye’de taşınmaz mal edinmelerini yasaklayan yasalardan söz edilmesi’
bir yanılgı sonucudur. [Bu nedenle o tümcenin] düzeltme yoluyla
ilamdan çıkarılmasına, bunun dışında ... düzeltme isteğinin reddine...”
[vurgu tarafımca yapılmıştır]. Bkz. Yuda Reyna ve Yusuf Şen, Cemaat
Vakıfları ve Sorunları, İstanbul, Gözlem, 1994, s.91-93.
[4]
Bilindiği gibi, 29 Ekim 1923’te kurulmuş olan “rejim”dir (cumhuriyet).
“Devlet” (Türkiye Devleti) ise, 24 Temmuz 1923’te Lozan’ın
imzalanmasıyla, yani uluslararası tanımayla kurulmuştur. Nitekim,
antlaşmayı imzalayan Ankara heyeti Lozan Konferansı’na resmen “TBMM
Hükümeti” adına katılmıştır.
[5]
Turgut Tarhanlı’nın bildirisi, Cemaat Vakıfları, Bugünkü Sorunları ve
Çözüm Önerileri, s.37.
[6]
aynı yapıt, aynı sayfa.
Radikal