Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 228 Üye Adayı ve 16 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Baskın Oran: Son Düzenlemeler Işığında A’dan Z’ye Gayrimüslim Türk Vakıfları
Tarih: 06.05.2007 Saat: 22:15 Gönderen: karakutu
 

Şu günlerde Gayrimüslim Türk Vakıfları, harıl harıl Danıştay’a dava açmakla meşguller.

“Gayrimüslim Türk vakıfları” diyorum, çünkü aşağıda sözünü edeceğimiz bütün resmî belgelerde bunların adı “Cemaat Vakıfları” diye geçmekte. Oysa bu terim Nakşibendilerin, Nurcuların, vs. kurdukları dinci vakıfları çağrıştırıyor. Buradaki konumuz, gayrimüslim Türk yurttaşlarının Cumhuriyet’ten önce kurdukları, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre yönettikleri vakıflar. “Türk” diye vurgulayışımın nedeni, kimi kişi ve kurumların bunları “yabancı” (Alman, vs.) sayıyor veya sanıyor olmaları (buraya tekrar döneceğiz, çünkü önemli).



Bu vakıfların, Danıştay’da iptalini istedikleri resmî metinler şunlar:

1) “Cemaat Vakıflarının Taşınmaz Mal Edinmeleri ve Bunlar Üzerinde Tasarrufta Bulunmaları Hakkında Yönetmelik” (bu yazı dizisinde bundan sonra kısaca: Yönetmelik)

2) Bu Yönetmelik’in uygulanması için Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün çıkardığı Genelge (bundan sonra kısaca: Genelge)

Gayrimüslim Türk vakıfları, bir de, bu Yönetmelik ve Genelge’nin dayandığı yasanın, yani 4771/4’ün (bundan sonra kısaca: Yasa) Anayasa’ya aykırılığını ileri sürecekler ve Danıştay’ın bu iddiayı ciddi bularak Anayasa Mahkemesi’ne göndermesini isteyecekler.

* * *

Bu Yasa, bu ülkede yaşayan ve dinleri çoğunluk dininden (İslam’dan) farklı olan yurttaşların (yani, gayrimüslimlerin) 1970’lerden beri uğrayageldikleri büyük haksızlığı düzeltmek için çıkarıldı. Çıkarılması da kolay olmamıştı; Bakan Nejat Arseven cidden büyük çaba harcamış, sonunda, çok çeşitli çıkar gruplarıyla mücadele sonucu hazırladığı tasarıyı Meclis’e sevk etmiş, fakat reddedilmişti. Bunun üzerine çaresiz kalarak, Yasa’yı, AB’ye Üçüncü Uyum Paketi’nin içine sıkıştırmış ve ancak bu suretle çıkartabilmişti[1].

Yukarıda “uğrayageldikleri büyük haksızlığı” derken neyi kastettiğimi birazdan anlatacağım. Önce şunu halledelim: Neden bu yurttaşlarımız, bunca zorluklarla çıkartılan ve büyük sorunlarına iyi niyetle çözüm getirmek isteyen Yasa’ya ve beraberindeki iki belgeye karşı dava açıyorlar?

Çünkü bu Yasa da, çıkartılırken uğradığı büyük baskılar sonucu, hukuksuzluğun ancak bir bölümünü düzeltebildi. Daha önemlisi, Yasa’nın çıkmasını engelleyemeyenler, onun uygulanması için öyle bir Yönetmelik ve öyle bir Genelge çıkardılar ki, hafazanallah. Bu iki belge hem Yasa’ya, hem Anayasa’ya, hem Lozan’a, hem başka uluslararası antlaşma ve sözleşmelere, hem de hukukun genel ilkelerine aykırıydı. Yani, özetle, tam bir “Deveye boynun eğri demişler, nerem doğru demiş” durumu.

Bu yazı dizisinde, bu “nerem doğru”yu enine boyuna anlatacağım. Ama önce, “büyük haksızlığı” anlatmak gerek; her şey oradan kaynaklanıyor.

İŞİN EVVELİYATI: 1936 BEYANNAMESİ

Bu büyük haksızlığın adı, 1936 Beyannamesi. Öyküsü, çok kısaca, şöyle:

Atatürk, Devrim Kanunları arasında 1936 yılında yürürlüğe giren ve şu anda da (2002) yürürlükte olan bir Vakıflar Kanunu çıkartıyor. Amacı, İslamcıların elindeki vakıflara el koyarak şeriatın ekonomik temelini zayıflatmak. Nitekim, ilk adım olarak bu tür vakıfları “mazbut” adı altında Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlıyor. Yani, “zapt” ediyor. (Sülasisini alırsanız, yani sondan üç harfini, mazbut’un “zaptedilmiş” anlamına geldiği ortaya çıkar).

İkinci adım olarak, vakıflardan, ellerindeki taşınmazları gösteren bir mal beyannamesi istiyor; hangisinin elinde el konacak hangi mal var, bunu anlayacak. Beyannameler geliyor, fakat Atatürk’ün sağlığı kötülemiştir ve beyannameler V.G.Müdürlüğü’nün tozlu raflarına kalkıyor.

Ta ki, Kıbrıs sorununun iyice alevlendiği 1970’lere kadar. Bu tarihten itibaren V.G.Genel Müdürlüğü, gayrimüslim Türk vakıflarının vakıfnamelerini (yani, vakıf ne yapar ne yapamaz, onu belirten belgeyi) istemeye başlıyor. Oysa bunların vakıfnameleri yoktur, olamaz, çünkü Osmanlı dönemindeki usule göre bunların her biri vakıfnameyle değil, birer padişah fermanıyla kurulmuştur.

Bu yönde aldığı cevaplar üzerine V.G.Müdürlüğü, 1936’da verilen beyannameleri bu vakıfların “vakıfnamesi” sayacağını bildiriyor ve, hayrettir, bu vakıfların 1936 yılından sonra edindiği taşınmazlara el koymaya başlıyor. Çünkü, V.G. Müdürlüğü’ne göre, bu taşınmazlar 1936 mal beyannamesinde kayıtlı değildir ve bu mal beyannamesinde bu vakıfların taşınmaz edinebilecekleri konusunda bir hüküm de yoktur.

1936’nın sadece bir taşınmaz listesi olmak nedeniyle böyle bir hükmü içermesinin mümkün olmadığının ileri sürülmesi durumu değiştirmiyor ve edinme biçimi (satın alma, bağış, piyango, vasiyet, vb.) ne olursa olsun, 1936’dan sonra edinilen taşınmazlara el konmaya devam ediliyor. En azından mülkiyet hakkının ihlali bu ama, el konulan mallar onları fî tarihinde satmış ve paralarını tahsil etmiş eski sahiplerine veya bunların mirasçılarına bedelsiz olarak iade ediliyor. Mirasçının kalmamış olması halinde ise (ki, V.G.Müdürlüğü dava açacağı zaman bu taşınmazları mirasçısı kalmamışlar arasından seçiyor) bu mallar yine bedelsiz olarak Hazine’ye intikal ettiriliyor.

Haksızlık, çok kısaca böyle. Büyük haksızlık; çünkü mülkiyet hakkının ihlali olmanın yanı sıra, “nerem doğru”nun ana kaynağı. Bunu, aleyhlerinde Danıştay’a dava açılan Yönetmelik ve Genelge’yi hukuksal açıdan inceleyerek daha yakından görelim. Daha önce de, Yasa metnine bakalım.

YASA’NIN METNİ:

Yasa metninin bizi burada ilgilendiren bölümü şöyle:

“Cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın, Bakanlar Kurulunun izniyle dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilirler ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilirler.

Bu vakıfların dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne suretle olursa olsun, tasarrufları altında bulunduğu, vergi kayıtları, kira sözleşmeleri ve diğer belgelerle belirlenen taşınmaz mallar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde başvurulması hâlinde vakıf adına tescil olunur. Cemaat vakıfları adına bağışlanan veya vasiyet olunan taşınmaz mallar da bu madde hükümlerine tâbidir.”

Görüldüğü gibi, Yasa iyi niyetli. Olmayacak vakfiyeyi aramıyor ve böylece taşınmaz mallara el konmasını durdurmuş oluyor. Yeni mal edinmeyi ve bunlara tasarruf etmeyi de (kiraya verme, tadil ettirme, satma, vs.) mümkün kılıyor. Ayrıca, bu vakıfların elinde fiilen bulunanlara da tescil (tapuya kaydettirme) olanağı getiriyor. Gayrimüslim Türk vakıfları bunları zamanında kaydettirmeyi başaramamışlar, çünkü bunlara bağış ve vasiyetle bırakılan taşınmazların tescili 1970’lerden sonra engellenmiş.

Ama bu iyi niyetli Yasa, bütün bu olanakları “Bakanlar Kurulu” iznine bağlıyor. Çünkü Gayrimüslim Türkleri “yabancı”, hem de “sakıncalı yabancı” sayan zihniyet müdahale ediyor ve Yasa’yı çıkarabilmesi için yasa koyucuyu böyle yapmak zorunda bırakıyor.

Asıl olay, yukarıda da sözünü ettiğim Yönetmelik ve Genelge’nin yayınıyla patlıyor. Çünkü bunların getirdiği uygulama hükümleri, Yasa koyucunun iradesini tümüyle ortadan kaldıracak, yani haksızlığın tamirini kesinlikle önleyecek nitelikte.

Yönetmelik’in adından başlayalım ve didik didik edelim.

ADI BİLE AYRIMCI

Yönetmelik, Yasa’nın sözünü ettiği üç amacın uygulanmasını düzenlemek için çıkarılmış.

Oysa, bunlardan ikisini (“taşınmaz mal edinme” ve bunlar “üzerinde tasarrufta bulunma”) adında barındırdığı halde, üçüncüsünden (“tasarrufları altında bulun[an] taşınmaz mallar[ın] vakıf adına tescili”) söz etmemekte. İlk ikisinden söz ettiğine göre, onu da zikretmesi gerekirdi.

Bu durumda, sanki tescil konusu Yönetmelik tarafından dikkate hiç alınmak istenmemiş gibi bir izlenim doğmakta. Nitekim, bu izlenimin aslında bizzat gerçeği ifade ettiği, tescil’i düzenleyen Madde 8 ve Geçici Madde 1’in incelenmesi sırasında ortaya çıkacak.

BAZILARIMIZ DAHA MI “TÜRK”?

Madde 2, Yönetmelik’in kapsamını düzenliyor. Metni şöyle:

Bu Yönetmelik; vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın Lozan ve diğer uluslararası andlaşmalarla azınlık statüsü verilen cemaatlere ait vakıfların, dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinmeleri ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunmaları ile bu vakıfların aynı alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne surette olursa olsun, tasarrufları altında bulunan taşınmaz malların vakıf adına tesciline ilişkin usul ve esasları kapsar.”

Bu metinde hukuka aykırı bir durum gözükmüyor. Sözünü edişimin sebebi şu:

Türkiye’nin iç azınlıkları, Lozan Barış Antlaşması’nın III. Kesimindeki 37-44. maddelerde tanımlandığı biçimiyle, “Türkiye’nin gayrimüslim yurttaşları”. Hakları, yine Lozan’ın güvencesi altında.

Oysa Türkiye, nedeni meçhul olmakla birlikte, bu gayrimüslimlerin hepsine Lozan’daki hakları tanımıyor. Lozan’ın hiçbir maddesinde adları geçmediği halde, yalnızca Rum, Ermeni ve Musevilere tanıyor. Gayrimüslim yurttaş oldukları halde, örneğin Süryani veya Keldanilerin bu haklardan yararlanmasına izin verilmiyor. Avrupa’da büyük eleştiri konusu olan bu durum hakkında şunu söyleyip geçelim ki, bu insanların bütün Türkiye’deki toplam sayısı 5.000’i (beş bin) geçmiyor[2].

Lozan’a kesinlikle aykırı olan bu resmî tutumun, Yasa’da bulunmayan ama Yönetmelik’in bu 2. Maddesinde geçen “... Lozan ve diğer uluslararası antlaşmalarla azınlık statüsü verilen” ibaresi aracılığıyla sürdürüleceği endişesini var bende. Özünde aşağılayıcı bir içerik saklayan bu terim, Atatürk milliyetçiliğinin “Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” biçimindeki Türk tanımına yakışmıyor; “...Türkiye’deki tüm gayrimüslim Türk cemaatlerine ait vakıfların...” şeklinde olması gerekirdi.

Bu gayrimüslim Türk yurttaşlarını kimi kişi ve kurumların “Yabancı” saydığını veya sandığını söylemiştim. Bilindiği gibi, bu hukuk terimi, “yurttaş” teriminin tersi ve onunla karıştırılması cidden vahim.

Bu vahamete düşen bir kurumumuzun bizzat Yargıtay olması çok üzücü. Yargıtayımız, Ortodoks mezhebinden Hıristiyan Türk yurttaşlarımız tarafından kurulmuş ve TC yasalarına göre yönetilen bir Türk kurumu olan Balıklı Rum Hastanesi Vakfı hakkında verdiği bir Hukuk Genel Kurulu kararında “...Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır” diyerek, bu yurttaşlarımızdan resmen “yabancı” olarak söz etti ki, inanılması güç bir durum[3].

* * *

“TEMEL İHLAL” MADDESİ: MD.4

Bu maddeyi anlamak, bütün Yönetmelik’i çözmek demek. Metni şöyle: “Cemaat vakıfları; dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere Bakanlar Kurulu izni ile taşınmaz mal edinebilirler”.

Ülkemizdeki Müslüman vakıfları taşınmaz mal edinmek istedikleri zaman, yalnızca Vakıflar Meclisi’nin iznini alıyorlar. Oysa burada, çok daha üst bir kurul olan Bakanlar Kurulu izni gerekli kılınarak gayrimüslim Türk vakıflarının işi zorlaştırılıyor. Böylece, eşitsiz uygulama yüzünden bir ihlaller dizisi ortaya çıkıyor. Şöyle:

A) Anayasamızın ihlal edilen maddeleri:

1) Anayasa md. 2. Bu madde, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olduğunu belirtmekte.

Laik devlet, teokratik devlet’in aksine, her şeyden önce “yurttaş” kavramını “din” kavramından tamamen boşayan bir devlet türü. Yurttaşları arasında din ayrımı gözetmiyor. Bu nedenle Yönetmelik 4. Madde, Cumhuriyet’in laik niteliğine aykırı.

2) Anayasa md. 10. Bu madde, herkesin kanun önünde eşit olduğunu söylüyor ve dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrımcılığı yasaklıyor.

Yönetmelik md. 4’te dinsel ayrımcılık var. Dahası, ırkçılık değil ama, ırk ayrımcılığı var. Çünkü ülkemizdeki gayrimüslim yurttaşlar çoğunluk yurttaşlardan farklı soylardan geliyor. Bakın, iş nerelere kadar varıyor.

3) Anayasa Madde 35. Bu madde, mülkiyet hakkını güvenceye almakta. Oysa Yönetmelik md. 4, gayrimüslim yurttaşların mülkiyet hakkını ciddi biçimde kısıtlıyor.

Eğer bu kısıtlamanın, Anayasa md. 35’in ikinci fıkrasında sözü edilen “kamu yararı” amacıyla yapıldığı söylenecek olursa, iş daha da vahim. Çünkü o zaman da, gayrimüslim yurttaşlarımızın “sakıncalı” oldukları gibi son derece tehlikeli bir iddia ortaya atılmış oluyor. Bu, kanıtlanmadığı sürece, resmen bölücülüğe giriyor.

4) Anayasa Madde 90/5. Madde 90/5, antlaşmaların yasa hükmünde olduğunu söylüyor. Hatta, bunlar hakkında Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılamayacağını da ilave ederek, antlaşmaları yasadan da üstün sayıyor.

Oysa, Yönetmelik’in bu maddesi, usulüne uygun biçimde yürürlüğe konmuş olan, “Türkiye Devleti’nin kurucu antlaşması”[4] Lozan’ı ihlal ediyor. İhlali, uluslararası plana taşıyor. Şöyle:

B) Lozan’ın ihlal edilen maddeleri:

1) Lozan md. 39/2. Bu fıkra, Türkiye’de din ayrımı yapılmayacağını söylüyor.

2) Lozan md. 40. Gayrimüslim Türk yurttaşlarının “dinsel ve sosyal kurumlar (...) kurmak, yönetmek ve denetlemek” konusunda “eşit hakka sahip olacaklar”ını ifade ediyor.

3) Lozan md. 42/3. Fıkraya göre, gayrimüslim Türk yurttaşlarının “... halen mevcut vakıflarına (...) her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak”tır.

4) Lozan md.37. Madde, Lozan’ın III. Kesiminde “Azınlıkların Korunması” başlığı altında yer alan 38-44. maddelere aykırı hiçbir ulusal resmî metin veya işlemin söz konusu olamayacağını söylemekte.

C) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ihlali. Md.14 her çeşit ayrımcılığı, bu arada da din, ırk, ulusal azınlığa mensup olma durumlarındaki ayrımcılığı yasaklıyor. Yani, Madde 4 AİHS’ye de aykırı.

* * *

Sanırım, “nerem doğru” olayı açıklığa kavuştu. Gerçekten de, bu kadar çok sayıda hukuk kuralını birarada ihlal eden bir resmî metin, nadir bulunur. Hele hele, bu Maddenin yalnızca 2 (iki) satırlık bir metin olduğu dikkate alındığında.

Diğer maddelere devam edelim:

“ÖMÜR BİTER, İŞLEM BİTMEZ” MADDESİ (Md.5):

Yönetmelik Md.5, gayrimüslim Türk vakıflarının mal edinebilmeleri için gerekli işlemi ve işlem sırasında istenecek belgeleri düzenliyor. Bu işlemler sırasında istenecek olan belgeleri saymak çok uzun sürer. İhlalleri belirtirken arada belirtip geçmek en iyisi:

Bu vakıflardan, Müslüman vakıflarından istenmeyen ne kadar belge varsa, isteniyor.

1) Örneğin, maddenin (d) bendinde belirtilen ekspertiz raporlarının, bu bentte sayılan kuruluşların hepsinden mi yoksa yalnız birinden mi alınacağı açık değil. Bu raporların, uygulamada bu kuruluşların her birinden teker teker istenmesi olasılığı büyük. Çünkü bu kuruluşların adlarını sayarken, Yönetmeliği yapanlar, adları arasına “veya” koymamışlar.

2) Maddenin (e) bendinde, “malın hangi faaliyet alanı ihtiyacı için kullanılacağı” soruluyor ve bu konuda “bu alanla ilgili kamu kurum veya kuruluşlarından alınmış uygun görüş belgesi” isteniyor.

Bir defa, bu “kurum ve kuruluşlar” hangileri, belli değil. Tabii, bunların arasında Hazine ve V.G.Müdürlüğü de mutlaka olacak. Oysa, daha önce de belirttiğim gibi, 1974 yılından beri gayrimüslim Türk vakıflarının mallarına hukuka aykırı olarak el konduğunda, genellikle mallar bu iki kamu kuruluşuna devredildi. Üstelik, bilabedel. Şimdi, vakıflar mal edinirken, bu kuruluşlar “uygun görüş” verir mi?

İkincisi, ihtiyaç denilen şey sonsuzdur. Özellikle de, hastane gibi hayır kuruluşları için sonsuz. Bu “ihtiyaç” nasıl saptanacak ve uygulanacak?

Üstelik, bu “kurum ve kuruluşlar”, önceden saptanmış hangi objektif ölçütlere göre karar verecekler? Dinsel amaçlı bir gayrimüslim vakfı, örneğin bir kilise vakfı için Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan mı “uygun görüş” istenecek?

3) Dahası, olumsuz görüş bildirecek olurlarsa, bu “kurumlar veya kuruluşlar” biraz aşağıda göreceğimiz 6/1 maddede değerlendirmeleri yapacak kurul olarak sözü edilen Komisyon’un yerine geçmiş olacaklar. Yani, düpedüz yetki gaspı. Veya, bunlar mal edinemesin diye, çifte dikiş. Biraz aşırıya kaçılmış.

Fakat, kantarın topuzunu kaçırmak demek, kendi aleyhine çalışmak demek. Fevkalade ilginç, çünkü biraz aşağıda inceleyecek olduğumuz, V.G. Müdürlüğü’nün 2002/3 sayılı Genelge’si bile, Yönetmelik yazarlarının bu “topuzu kaçırma” durumundan rahatsız olmuş ve diyor ki: “... ret veya kabul işlemi yapılmaksızın, Bölge Müdürlüğü görüşü ile birlikte tüm başvurular Genel Müdürlüğe intikal ettirilecektir.”

Bütün bu nedenlerle, Yönetmelik’in bu 5. Maddesi, aynen 4. Maddesi için geçerli olan “eşitliği bozma” gerekçesiyle, Anayasa’nın, Lozan’ın ve AİHS’nin sözü edilen maddelerine aykırı düşüyor.

* * *

“SEN BİRAZ ZOR MAL EDİNİRSİN” MADDESİ (Md 6):

Madde 6, gayrimüslim Türk vakıflarının mal edinmelerinde değerlendirmenin nasıl yapılacağını düzenliyor. Öyle bir düzenliyor ki, “aile terbiyesi” müsait olan birisi mal edinme konusunu belli bir işaretle dahi anlatabilir.

7 kişilik bir Komisyon kuruyor. Bu Komisyon, aynen Md.5’teki gibi, belgeleri inceledikten sonra “ihtiyaç” var mı bakıyor ve eğer uygun görürse, başvuruyu “Mülhak ve Yeni Vakıflar Dairesi”ne havale ediyor. Daire durumu inceliyor, o da uygun görürse Vakıflar Meclisi’ne gönderiyor. Orası da uygun görürse Bakanlar Kurulu’na gönderiyor.

İki kere dikkat: 1) Bu kurullardan her biri, eğer “uygun görürse” havale ediyor evrakı. Görmezse, süreci oracıkta bitiriyor ve Yasa’nın sözünü ettiği yetkili kurul olan Bakanlar Kurulu başvuruyu ancak rüyasında görüyor. Yani, yetki gaspı burada bir kural halini almış. 2) Başvuran bir Müslüman vakfı olsaydı, bu macera Vakıflar Kurulu’nda başlardı ve biterdi. Ama biz, havalelerin yapılacağını varsayıp devam edelim:

1) Özellikle, “cemaat vakfının belirtilen alandaki ihtiyacını karşılamaya uygun başka taşınmazın bulunup bulunmadığı yerinde tespit yapılmak suretiyle değerlendirilir” ifadesi çok ilginç.

Çünkü, vakfın kendi ihtiyacına göre beğenip seçtiği taşınmazı Komisyon’un beğenmemesi mümkün. Veya, Komisyon’un vakfa: “Şu taşınmaz senin için ötekinden daha uygun; onu alma bunu al” demesi gibi bile mümkün. Sezen Aksu, bir şarkısında “Onu Alma, Beni Al” dediği zaman çok hoştu da, burada o kadar hoş değil.

Üstelik, belki de ben Yönetmelik’in yukarıdaki ifadesini fazla iyi niyetle yorumluyorumdur. Belki de Komisyon, vakfa, “Belirtilen mahallede başka taşınmaza sahipsen, yeni bina alamazsın” diyecek ve Yasa’da öngörülen alımı bir de bu yorumla yasaklayacak. Böyle bir yorum Madde 6 lafzına tamamen uyar, çünkü.

Garantili olan tek bir şey varsa, o da şu: Bütün bu süreçler en iyi olasılıkla yıllar yılı sürecek, muhtemelen bitmez tükenmez bir uzunlukta olacak.

2) Yıllar sonra bu süreçler olumlu sonuç verse ve izin çıksa bile, Türkiye gibi taşınmaz fiyatlarının durmadan arttığı bir ülkede, bir binayı satın almak için sahibiyle varılacak ön anlaşma anlamsız hale gelecek. Bu koşullarda taşınmaz mal edinmek istemek hiç gerçekçi değil.

3) V.G.Müdürlüğü’nün ve alt birimlerinin, gayrimüslim yurttaşlarımız konusundaki önyargısı, maalesef şu âna kadar görülen uygulamasıyla ve bilhassa “1936 Beyannamesi” uygulamasıyla sabitken, bütün bunların, gayrimüslim Türk vakıflarının Yasa tarafından izin verilen mal edinmesini fiilen engellemeye yönelik olduğu izlenimi çok güçlü biçimde ortaya çıkıyor.

Üstelik bu izlenim, Genelge’yle bir izlenim olmaktan çıkmış, fiili bir durum halini almış vaziyette:

Bir kere, Genelge’nin ilk üç bendi, her birinde tekrarlanan “ancak” terimiyle, bir olumsuzluk manzumesi halinde. Örneğin, birinci bent şöyle diyor: “Cemaat vakıfları ancak dinî, hayrî, eğitsel, sıhhî, sosyal ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yeni taşınmaz mal edinebileceklerdir”. Bunun da amacı açık: Gayrimüslim Türk vakıflarının gelir sağlayıcı, akar mülke sahip olmalarını önlemek.

Oysa, bir hayrat, ancak akara sahip olduğu takdirde hayr işleyebilir. Örneğin, kentin en uygun yerindeki muazzam bir binanın, tefriş edilmeden ve gerekli modern teçhizat satın alınmadan bir hastane olarak işleyebilmesi ve örneğin ebeveyni ölmüş zihinsel özürlü çocuklara ömür boyu bakabilmesi mümkün değil. Bu, hastaneye ancak sürekli mali kaynak sağlanmasıyla olur.

Bu durumda, Yasa’da görülen iyi niyetli siyasal irade, Yönetmelik’te ciddi biçimde azalıyor, Genelge’de ise tamamen yok oluyor. Açıktır ki Yönetmelik, iptal edilmediği takdirde, V.G.Müdürlüğü tarafından çok menfi bir espri içinde uygulanacak ve Yasa’nın uygulanmaması böylece fiilen garantilenecek.

Durumun böyle olduğu, biraz yukarıda büyük ihtiyatla karşıladığımız “ihtiyaç” kavramının, Genelge’nin onuncu bendinde nasıl algılandığının okunmasıyla ortaya çıkıyor:

“Değerlendirme sırasında ihtiyaç belirlenirken, edinilmek istenilen taşınmaz malların bulunduğu belediye sınırları dahilindeki cemaat nüfusunun ne kadar olduğu hususu da dikkate alınacaktır”.

Yani, o mahallede gayrimüslim sayısı az ise, bina alımına izin yok. Oysa, adı üstünde, azınlık “az sayıda” demek. Üstüne üstelik, bu vakıflar yalnızca gayrimüslimlere hizmet vermiyor. En az yüzde 80 oranda Müslüman Türklere hizmet veriyor. Personellerinin de büyük çoğunluğu Müslüman. Örneğin Balıklı Rum Hastanesi Vakfı’ndaki 30 doktordan 24’ü, 9 pratisyen doktordan 8’i Müslüman.

Böyle bir tutumun, kanun koyucunun iradesini tersine çevirdiği çok açık. Söylemesi bile acayip ama, burada yalnızca bir Yönetmelik’in Yasa’yı değiştirmesine değil, bir genel müdürlük Genelge’sinin Yasa’yı değiştirmesine tanık oluyoruz. “Burası Türkiye” diyeceksiniz ama, biraz ayıp oluyor.

Bir de, bilenler bilir, hukukun temel kuralıdır, “Yasaya aykırı yönetmelik olmaz”. Burada, oluyor. Bu Yönetmelik Anayasa ile uluslararası antlaşma ve sözleşmelere aykırı olduğu gibi, bizzat Yasa’ya da aykırı.

* * *

“BEN SANA BU MALLARI KULLANDIRMAM” MADDESİ (Md.7):

Md.7, gayrimüslim Türk vakıflarının mala tasarrufunu düzenlemekte. Yani, malını nasıl kiraya verir, nasıl tamir ettirir, nasıl satar, vb. Şöyle diyor: Taşınmaz mallar üzerinde tasarrufta bulunulması ile ilgili talepler de bu Yönetmeliğin 6. maddesine göre değerlendirilerek Bakanlar Kuruluna sunulur”. Yani:

1) Bu düzenleme sırasında izlenecek yöntem ve istenecek belgeler için md.6’ya gönderme yapıyor. Bu durumda, md. 6 için sayılan bütün sakıncalar burada da kelimesi kelimesine geçerli ve tekrar etmek gerekirse, bu yöntem ve belgeler Müslüman vakıfları için istenmemekte. Ortada yine ayrımcılık var.

2) Dahası, uygulamacı, Md. 6’nın Md. 5’e gönderme yapmasından yararlanarak, Md. 5’te mal edinmeyle ilgili olarak sayılan belgeleri, edinilmiş mala tasarruf sırasında da talep etmek gibi bir zorlaştırma da getirecek. Yani burada, Md. 5 için sayılan bütün sakıncalar da aynen mevcut.

3) Nihayet, “tadilat yaptırmak” ve “kiraya vermek” de birer tasarruf biçimi. Bakırköy’deki 2 oda 1 salon bir dairenin kiraya verilmesinin, 5. ve 6. maddelerde sayılan o süreçlerden geçtikten sonra, eğer geçebilirse tabii, bir de T.C. Bakanlar Kurulu onayına sunulmasına ancak “pes” denebilir.

Sonuç olarak, bu madde de, yukarıda Yönetmelik’in 4., 5., ve 6. maddeleri için sayılmış aynı gerekçelerle, Anayasa ve anılan uluslararası antlaşma hükümlerine aykırı.

Hani, bir mümkün olsaydı da bu yazı dizisini “aykırı” ve “ihlal” sözcükleri parantezine alabilseydim, işim bayağı kolaylaşacaktı...

* * *

“BAĞIŞ VE VASİYETLE MAL EDİNEMEZSİN” MADDELERİ (Md. 8 ve Geçici Madde 1):

Bu maddeler bağış ve vasiyetle edinilmiş taşınmazların tescilini düzenliyor. Metinlerini vermek mümkün değil, çünkü çok uzunlar. Ama, sivri yerleri arada vereceğim.

Madde 8, yukarıda incelediğimiz Yasa’ya dayanıyor. Görmüş olduğumuz gibi, Yasa’nın amacı, gayrimüslim Türk vakıflarının her ne suretle olursa olsun tasarrufunda bulunan malların tescilini sağlamak. Bunlara, vakıfların bağış ve vasiyetle elde ettikleri de dahil. Bu vakıfların ellerindeki mallar, bu elde bulundurma durumu bir biçimde kanıtlandığı anda, tapuya tescil edilecek.

Oysa, Yasa’nın bu lafzı ve esprisi, Yönetmelik Madde 8 ve Geçici Madde 1’le ortadan külliyen kalkıyor.

Madde 8, bağış veya vasiyeti, Yasa öncesi ve sonrasına göre ikiye ayırıyor:

09.08.2002 öncesi yapılmış bağış ve vasiyetler konusunda, 8. Maddenin birinci fıkrası Geçici Madde 1’e gönderme yapmakta. 09.08.2002 tarihine kadar tasarruf altına girmiş taşınmazların tescilini düzenleyen bu Geçici Madde 1’e baktığımızda:

1) Özellikle (b) bendinde istenen belgelerin nitelikleri ve sayıları karşısında şaşmamak güç. Bu belgeler arasına “veya” konmamış olmasından, bunların hepsinin birden istenebileceği sonucu çıkıyor. Tabii, hatırlatmaya gerek yok; Müslüman vakıfları için bunların hiçbiri söz konusu değil.

Bu bendin istediği belgeler listesi inanılmaz. Müsaadenizle, saymadan edemeyeceğim:

Taşınmaz malın vakfın tasarrufunda bulunduğuna ilişkin 9/8/2002 tarihinden önceki vergi kaydı, emlak vergi beyannamesi, kira kontratı, elektrik, su, doğalgaz faturası, tasdikli irade suretleri ile fermanlar, muteber mütevelli, sipahi, mültezim temessük veya senetleri, kayıtları bulunmayan tapu veya mülga hazinei hassa senetleri veya muvakkat tasarruf ilmuhaberleri, tasdiksiz tapu yoklama kayıtları, mülkname, muhasebatı atika kalemi kayıtları, mubayaa, istihkam ve ihbar hüccetleri, evkaf idarelerinden tapuya devredilmemiş tasarruf kayıtları”.

Kaç yaşında olduğunuzu bilmiyorum ve bilmem okuyabildiniz mi ama, bendeniz 1890 doğumlu bir babanın oğlu olmak hasebiyle biraz Osmanlıca tekellüm ederim, adını bile okumakta zorlandığım belgeler var bunların içinde.

Ayrıca, lütfen sinirlenmezseniz tekrar edeceğim: Mal edinecek olan bir Müslüman vakfı olsaydı, bu belgelerden hiçbiri istenmeyecekti; bunlardan Müslüman değil diye isteniyor. Aslında yanlış söyledim: Müslüman vakfı olsaydı bunların hiçbiri istenmeyecekti, çünkü Müslüman vakıfların tapuya kaydedilmemiş taşınmazı olmayacaktı; hepsi kaydedilmiş olacaktı.

V.G.Müdürlüğü Genelge’sini yazanlar da kendilerini burada biraz tuhaf hissetmiş olacaklar ki, sekizinci maddede, bütün bunları teker teker saydıktan sonra, şöyle demişler: “... belgelerinden birisi yeterli kabul edilecektir.”

2) Madde 5’in (e) bendinde ve Madde 6’nın 1 fıkrasında gördüğümüz “ihtiyaç” sakıncası, bu maddenin (c) bendinde aynen tekrarlanıyor.

3) (d) bendinde şöyle deniyor: “Tapu kayıtları üzerinde aynî veya şahsi hak sahibi bulunan gerçek veya tüzel kişilerin muvafakati istenecektir”.

Ahmet Vefik Paşa üstadım olsa, “Dur Kariiim!” derdi burada. Biz de duralım.

Bu bent epeyce traji-komik. Çünkü, bu vakıfların kurulduğu Osmanlı döneminde, mevzuat zorladığından ötürü, bu kurumlara gayrimüslim yurttaşların yaptığı bağışlar, cemaatin güvendiği kişiler adına veya daha sıklıkla Hıristiyan azizler, yani “mevhum kişiler” adına yapılmış; Osmanlı da bu duruma hiç karışmamış.

Şimdi, Krisdosdur Veledi Osep’i (yani Hz. İsa’yı) veya “Mariam Bindi Ovahim’i (yani Hz. Meryem’i) kim bulup da muvafakat alacak? Burada, bilerek veya bilmeyerek, devletin ciddiyetinin sorgulanmasına yol açılıyor. Nitekim, durum şimdiden basının alaylı haberlerine konu oldu. Sabah gazetesinin 23 Kasım 2002 tarihli sayısında çıkan “Hz. Meryem’e Mahkeme Celbi” adlı haberin alt manşeti şöyle:

Milli Emlak, kiliselere ait gayrimenkullerin sahibi olarak görünen Hz. İsa, Hz. Meryem ve Melek Cebrail’e 80’e yakın dava açtı. 40 yıl süren davalarda, mahkemeler celp çıkarttıkları peygamber ve melekler gelmedi diye kilise mallarını Hazine’ye devretti”. Devleti bu denli alay konusu yaptırmak zorunda mıyız?

Yine (d) bendinde sözü edilen “tüzel kişi”nin artık faaliyetini sürdürmüyor olması durumunda ne yapılacağı ise tamamen meçhul.

3) Vakıflar Kanunu Md. 44 bir olanak getirmiş: 15 yıldır vakfın elinde bulunan taşınmazlar vakfın kütüğüne kaydolunur, diyor. Ama bu, tabii ki Müslüman vakıfları için geçerli. Gayrimüslim Türk vakıflarının tescil işlemleri ise bu Geçici Madde 1 hükümlerine göre yapılıyor: Bakanlar Kurulu kararına bağlanmış ve dolayısıyla eşitlik ilkesi bozularak, daha önce sözü edilen Anayasa ve uluslararası antlaşma hükümleri ihlal edilmiş.

Üstelik, Vakıflar Kanunu md.44’ün çok açık olduğu, yorumuna gerek bulunmadığı, 1956 yılında TBMM’nin 1972 sayılı tefsir kararıyla saptanmış ve TBMM “bu taşınmazların vakfı adına tescil edilmesi gerektiği”ne karar vermiş. Ama bu da sadece Müslümanlar için.

4) Eğer bütün bu zor aşamaları atlamayı başarırsa, Geçici Madde 1 gayrimüslim Türk vakıflarının tescil talebinin Bakanlar Kurulu’na sunulacağını belirtiyor. Yani, bu konuda da kararı Bakanlar Kurulu verecek. Yukarıda da belirttiğim gibi, Müslümanlar için yalnızca Vakıflar Meclisi kararı yeterli. Bu yüzden de, yine yukarıda belirtilen eşitsizlik gerekçesiyle, Anayasa ve uluslararası antlaşma hükümlerini ihlal ediliyor.

Gelelim, Yasa’nın çıkmasından sonra yapılan bağış ve vasiyetlerin durumuna.

Madde 8’in birinci fıkrası, 09.08.2002’den sonra yapılan bağış ve vasiyetler konusunda Yönetmelik’in İkinci Bölümü hükümlerinin (md. 4, 5 ve 6) uygulanacağını belirtmekte.

Yukarıda, daha önce bu maddelerin incelenmesi sırasında, bunların yürürlükteki Anayasa ve uluslararası antlaşma hükümlerine aykırılıklarını saymıştım. Bu nedenle, burada bu konuya tekrar değinmek gerekmiyor.

Madde 8’in ikinci fıkrasına gelince.

Otuz küsur yıllık hocayım, ayıp değil ya, ben bu fıkrayı anlamadım. Burada 2675 sayılı “Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun”dan söz ediliyor. Bu yasaya baktım, “Kanunlar İhtilafı Kuralları” ana başlığı altındaki “Ayni Haklar” alt başlığında yer alan 23. Maddesi şöyle diyor: ““Taşınır ve taşınmaz mallar üzerindeki mülkiyet hakkı ve diğer ayni haklar, malların bulunduğu yer hukukuna tabidir (...)Taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklara ilişkin hukuki işlemler şekil yönünden bu malların bulundukları yer hukukuna tabidir.”

Yani, Türkçe’si, “mal neredeyse, oranın hukuku geçerlidir” deniyor.

Bir kere, konumuz olan vakıflar, Türk yasalarına göre işleyen, mütevellileri Türk vatandaşı olan, Türk vakıfları. Gayrimenkulleri de Türkiye’de. İkincisi, örneğin ABD’de taşınmaz malı bulunan bir kişi, bu taşınmazı Türkiye’deki gayrimüslim yurttaşların vakfına bağışlasa veya vasiyet etse, zaten doğal olarak ABD yasalarına yani “yer” hukukuna göre işlem yapılacak.

Bu durumda, akla gelen tek husus, üzücü bir olasılık: Daha önce de Yargıtay kararları örnek verilerek belirtildiği gibi, gayrimüslim yurttaşlarımızın burada “dini farklı olan yurttaş” değil, “yabancı” olarak algılandıkları anlaşılıyor...

Sonuç olarak, Madde 8 ve Geçici Madde 1, daha önce belirtilen gerekçelerle, Anayasa’nın ve zikredilen uluslararası antlaşmaların hükümlerine aykırı olmanın yanı sıra, bir de Vakıflar Kanunu’nun yukarıda sözü edilen 44. Maddesine aykırı.

* * *

“SOYDAŞIM İÇİN YURTTAŞIMI REHİN TUTARIM” MADDESİ: (Md.9):

Madde 9, “Karşılıklılık” (mütekabiliyet) ilkesinin felaket derecede yanlış bir yorumunu dile getiriyor. Diyor ki: :Bu Yönetmeliğin uygulanmasında Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu Lozan Antlaşmasının 45. maddesi ile diğer uluslararası antlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri saklı tutulmuştur”.

Bilmeyen de, Türkiye’nin hakları titizlikle korunuyor, sanır. Ama önce, Lozan madde 45 metnini görelim ki neden söz ettiğimizi bilelim: “Bu kesimdeki hükümlerle, Türkiye’nin gayrimüslim azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan’ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır”.

Uluslararası hukuktaki “Karşılıklılık” ilkesi şu demek: A ülkesi, B yurttaşına karşı iyi veya kötü bir eylem uygulamışsa, B ülkesi de A yurttaşına aynı eylemi uygulayabilir. Örneğin Almanya TC yurttaşlarına vize koyarsa, Türkiye de Alman yurttaşlarına vize koyabilir. Veya, kaldırmışsa kaldırabilir.

Ama, karşılıklılık ilkesi asla şu demek değil: “A ülkesi, B’nin soydaşı olan kendi yurttaşlarına bir uygunsuz eylemde bulunursa, B ülkesi de A’nın soydaşı olan kendi yurttaşlarına aynı uygunsuz eylemi uygulayabilir”. Çünkü, bu ilke böyle algılanırsa ülkeler, dışarıdaki soydaşları uğruna kendi yurttaşlarına rehine muamelesi yapmış olurlar ve bu, en basitinden insan ve yurttaş haklarına aykırıdır.

Bu nedenle, Lozan madde 45 bir karşılıklılık maddesi değil, bir “paralel yükümlülük” maddesi[5].

Bir kere daha okuyunuz: Madde 45, Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklara verilecek hakların, Yunanistan tarafından da kendi Müslüman azınlığına verilmesi gerektiğini söylüyor. Yani, Yunanistan üzerine bir yükümlülük getiriyor.

Yoksa, Yunanistan, Müslüman yurttaşlarına (Batı Trakya Türklerine) Md.45 gereği vermesi gereken hakları vermezse, Türkiye de kendi gayrimüslim yurttaşlarına Lozan’ın 37-44. maddeleri gereği vermesi gereken haklardan kaçınabilir, demiyor.

Yani Lozan Md. 45, Yunanistan ile Türkiye arasında olumsuzluk yarışına değil, birinde (Türkiye) tanınmış yükümlülüklerin diğerinde de (Yunanistan) paralel olarak tanınmasına ilişkin bir madde.

Bunları söyledikten sonra bu 9. Maddenin hangi hukuk hükümlerine aykırı olduğuna gelelim. Saymakla bitmez:

1) Anayasa’ya aykırı. Anayasa md. 2 ve md. 10’a aykırı, çünkü Türkiye’nin Rum yurttaşlarına karşı çifte bir ayrımcılık yapmaya yönelik: bu madde, Rum yurttaşları Müslüman çoğunluk karşısında ayrımcılığa tabi tuttuğu gibi, gayrimüslim azınlık (Ermeniler, Museviler, Süryaniler, vs.) karşısında da ayrımcılığa tabi tutuyor.

Anayasa Madde 90/5’e aykırı, çünkü Rum azınlığın Lozan’daki haklarını kısıtlayabilecek nitelikte;

2) Lozan’a aykırı. Lozan Madde 37’ye aykırı, çünkü bu maddeye göre gayrimüslim azınlığın haklarını kısıtlayan bir resmî metin çıkartılamaz.

Lozan Madde 39/2, 40 ve 42/3’e aykırı, çünkü Rum azınlığın buradaki haklarını ortadan kaldırmaya yönelik.

3) Yasa’ya aykırı, çünkü bu yasada böyle bir kısıtlayıcı hüküm yok. Maddenin yasal dayanağı bulunmamakta.

4) Son olarak, bu maddenin Lozan Md.45’i “karşılıklılık” olarak yorumlamasının doğru olduğunu bir an için kabul etsek bile, o zaman da madde 22 Mayıs 1969’da Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilerek 27 Ocak 1980’de yürürlüğe giren Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 60/5 maddesinin ihlali[6].

60. Maddenin 1 ilâ 3. fıkraları özetle şunu söylüyor: Bir antlaşma, imzacı taraflardan biri tarafından ihlal edilirse, diğer imzacı taraflar bu antlaşmayı sona erdirebilirler veya onu askıya alabilirler.

Maddenin beşinci fıkrası ise çok önemli olup, aynen şöyle diyor:

1 ilâ 3 fıkralar insani nitelikte antlaşmalarda yer almakta olup, insanın korunmasına ilişkin bulunan hiçbir hükme ve özellikle de bu tür antlaşmalarda korunan kişilere karşı herhangi bir misillemeyi yasaklayan hükümlere halel getirmez.”

Yani, Türkçe’si, insan hakları konusunda olumsuz bir “karşılıklılık” anlayışını Viyana Sözleşmesi kesinlikle yasaklıyor.

* * *

SONUÇ:

Bu dizi yazıda incelenen Yasa’nın, Yönetmelik’in ve Genelge’nin kimi hükümleri, belirtilmiş bulunan nedenlerle, milli ve uluslararası hukukun zikredilen hükümlerini ihlal etmekte.

Bu durumun, bu belgeleri hazırlayanların Türkiye’nin esenliğini isteyen “milliyetçi” duygu ve düşüncelerinin eseri olduğu düşünülebilir. Fakat, amaç bu ise, bu amacın hedefini bulmadığı ortada. Hatta, bu hedeflere zarar verdiği söylenebilir.

Çünkü, hukuksal planda, söz konusu ihlaller başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere milli yasalara, başta Lozan Antlaşması olmak üzere uluslararası sözleşmelere ve hukukun genel ilkelerine açıkça aykırı.

Siyasal planda ise bu ihlaller daha da öteye geçiyor. Çünkü kendi yurttaşına ve onun Türk yasalarına göre kurup yönettiği vakıflara karşı doğrudan din ve dolaylı ırk ayrımcılığı uygulayarak ona “yabancı” ve hatta “tehlikeli bir yabancı” muamelesi yapıyor. Bunlar, ulusumuzu bölücü davranışlardır.

Bunlar, uluslararası platformlarda Türkiye’yi çok zor duruma düşüren; imzasını inkar, insan haklarını ise ihlal eden bir ülke pozisyonuna sokan; özellikle de Avrupa Birliği’ne girmek için büyük çabalar harcanan bir dönemde devletimizi ciddi biçimde çelmeleyen olgulardır.

Medeni bir ülkenin bu türden resmî metinlerle yönetilemeyeceği, Türkiye’nin bunları çoktan aştığı,Türk kamuoyunun bilgisine saygıyla sunulur efendim.


* * *

Baskın Oran Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Profesörü
 

[1] Hatırlanacağı gibi, 6 Şubat 2002’de kabul edilen Birinci Uyum Paketi’yle; Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 159 ve 132. maddeleri (ifade özgürlüğü), Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 7 ve 8. maddeleri, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 16. maddesi ile Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (CMUK) 107 ve 128. maddeleri Anayasa hükümleriyle uyumlu hale getirilmiştir.

İkinci Uyum Paketi 26 Mart 2002’de kabul edilmiştir. Anayasa değişiklikleri ve Medeni Kanun’da yeralan hükümler uyarınca; İl İdaresi Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’da değişiklikler bu Paket’le gerçekleştirilmiştir.

[2] Bu durumu savunmak için, “Teamül”ün bu yönde olduğu ileri sürülüyor. Bir kere, teamülün yalnızca yasaya uygunluk halinde uygulanacağı açıktır. Yasaya/antlaşmaya rağmen teamül olmaz. Hatta, yasa boşluğu halinde bile olmaz. Bu son durumda Anglo-Sakson hukukunda teamüle (common law) başvurulur, ama Kıta Avrupasında bu mümkün değildir. İkincisi, bu türden savunmalar açıkça “Biz Lozan’ı başından beri ihlal edip yanlış uyguluyoruz, kimse itiraz etmedi, şimdi buna devamda kararlıyız” anlamına gelmektedir. Çünkü, başından beri yalnızca bu üç azınlığı tanıyıp başkasını tanımamak tam bir Lozan ihlalidir ve Türkiye’yi uluslararası ortamda çok yıpratmaktadır. 143 maddelik Lozan’ın hiçbir yerinde “azınlık” diye bu üç grubun adı geçmez; azınlık anlamında yalnızca “gayrimüslimler” terimi geçmektedir.

[3] Hukuk Genel Kurulu’nun 1971/2-820 Esas, 1974/505 Karar sayılı ve 08.05.1974 tarihli kararı. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin, gayrimüslim Türk yurttaşlarınca kurulmuş ve yönetilen Balıklı Rum Hastanesi Vakfına ilişkin olarak ertesi yıl verdiği karar ve “hatasını kabul edişi” şöyledir: “...Gerek 16 Şubat 1328 sayılı kanun ve gerekse 2762 sayılı kanunun 44. Maddesindeki koşullar dışında, yabancıların Türkiye’de mal edinmeleri yasaklanmış olup bu hükümler kamu düzeni ile ilgili olduğu için davalı kurumun bu konudaki yasa dışı eylemine davacı idarenin karşı çıkmasında ve kanunsuz tasarrufun iptali için dava açmasında kanuna aykırı bir yön yoktur. Bu itibarla yukarıda açıklanan nedenlere ve mahkeme kararında gösterilen diğer gerekçelere göre yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onanmasına... oybirliğiyle karar verildi” (Yargıtay 1.Hukuk Dairesi, 24.06.1975, no.3648-6594 sayılı karar). Kararın düzeltilmesi istemi üzerine aynı Daire, bu kararı 11.12.1975 günlü ve E:975/11168; K:975/12352 sayılı kararıyla şöyle “düzeltecektir”: “Davalı mülhak vakfın Türk vatandaşları tarafından kurulmuş olmasına karşı[n] onama kararında ‘yabancıların Türkiye’de taşınmaz mal edinmelerini yasaklayan yasalardan söz edilmesi’ bir yanılgı sonucudur. [Bu nedenle o tümcenin] düzeltme yoluyla ilamdan çıkarılmasına, bunun dışında ... düzeltme isteğinin reddine...” [vurgu tarafımca yapılmıştır]. Bkz. Yuda Reyna ve Yusuf Şen, Cemaat Vakıfları ve Sorunları, İstanbul, Gözlem, 1994, s.91-93.

[4] Bilindiği gibi, 29 Ekim 1923’te kurulmuş olan “rejim”dir (cumhuriyet). “Devlet” (Türkiye Devleti) ise, 24 Temmuz 1923’te Lozan’ın imzalanmasıyla, yani uluslararası tanımayla kurulmuştur. Nitekim, antlaşmayı imzalayan Ankara heyeti Lozan Konferansı’na resmen “TBMM Hükümeti” adına katılmıştır.

[5] Turgut Tarhanlı’nın bildirisi, Cemaat Vakıfları, Bugünkü Sorunları ve Çözüm Önerileri, s.37.

[6] aynı yapıt, aynı sayfa.

Radikal


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Baskın Oran
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Baskın Oran:
“Cumhuriyet Mitingleri” ve Tam Bağımsızlık


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 1
Toplam Oy: 3


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

“Cumhuriyetimizin kıyıya çektiği aydın: Cemil Meric”
“Cumhuriyet Mitingleri” ve Tam Bağımsızlık
Fikret Başkaya: Kapitalizmin krizi veya otuz yıllık yalanın sonu
Severim sevmem, terk ederim etmem, sana ne?
Selim İleri: Bu şehirde Edip Cansever'le...
Operasyon başarıyla tamamlanmıştır paşam!
Operasyon başarıyla tamamlanmıştır paşam!
‘Muhafazakâr sinema yazarı’ tam olarak ne demektir?

"Son Düzenlemeler Işığında A’dan Z’ye Gayrimüslim Türk Vakıfları" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke