Bush yönetiminin her türlü uluslararası hukuk ve ahlak
düşüncesini gözardı ederek giriştiği Irak saldırısı, bu satırların yazılmakta
olduğu anda (23 Mart 2003) bütün hızıyla devam ediyor. Böyle zamanlarda, tek tek
olaylara bakmaktan, insan ormanı gözden kaçırabilir. Bu nedenle, bu makalenin
amacı, tarihsel perspektifin de yardımıyla meseleye yukarıdan bakabilmek.
Bunu yaparken, önce ABD’nin sonra da Türkiye’nin politikasını
ele alacağım. Bununla birlikte, arada bir fark olacak. ABD bir evrensel devlet
olarak Irak’ın tümü hakkında bir politika izliyor ve aynı zamanda bu politika
kendi evrensel politikasının bir parçası. Buna karşılık, Türkiye bölgesel bir
devlet ve Irak’ın bütününden çok Irak’ın Türkiye sınırına yakın kuzey bölümüyle
ve burada yaşayan Kürtlerle ilgileniyor.
Diğer yandan, gerek ABD’yi gerekse Türkiye’yi Irak
politikaları açısından ele almak için, bu politikaları aydınlatacak iki kavrama
önceden değinmek gerekiyor: Hegemon Devlet ve Stratejik OBD (Orta Büyüklükte
Devlet)[1].
Hegemon Devlet
Hegemon Devlet (HD), dünyaya ordusu, ekonomisi ve kültürüyle
tek başına söz geçiren devlettir. Bu konumunu ebediyen sürdüremez. Siyasal
tarihe baktığımızda, HG’nin bu durumunun 25-60 yıl arası sürdüğü görülür; sonra
yerini bir başkasına, bir rakibe (challerger) bırakır. Bunun temelde iki
nedeni vardır: HD bu konumda kalmak için çok enerji harcar (kültür dernekleri,
üsler, dış yardımlar, vb.) ve kendisine durmadan rakipler çıkar. HD hegemonluk
süresini uzatmak için başlıca iki girişim yapar: ihsan dağıtma ve korkutma. Bu
çabaları sırasında hukuka mümkün olduğunca uyar, fakat hukuk kendisini
sınırladığı anda onu bir kenara atar ve kuvvet kullanmakta tereddüt etmez.
Şimdiye kadar HD’lik için iki rakip çatışır ve bir üçüncü devlet aradan
sıyrılarak yeni HD olurdu. Son durumda iki rakip süper devlet çatışmış ve biri
batarak öteki HD statüsüne yükselmiştir; ABD’nin hegemonluğunun değişik bir yanı
budur. ABD’nin bir diğer farklı yönü de şudur ki, kendisi artık hegemonluk
bilincine sahiptir; daha öncekiler (İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz) bunun
bilincinde değildi. Dolayısıyla, ABD’nin bugünkü politikasını bu açıdan ele
almak ve onu “mukadder” döngüyü kırmayı deneyen bir HD olarak algılamak çok
öğretici olacaktır.
Stratejik OBD
Bu makalede anlatılacak olguları mantıklı bir çerçeveye
yerleştirebilmek için altını çizmemiz gereken bir diğer kavram da Stratejik
OBD’dir. Uluslararası ilişkiler terminolojisinde yeni kullanılmaya başlanan bu
terim, sırf jeostratejik konumu sayesinde boyundan büyük etki yapan bir devleti
anlatır. Stratejik OBD bölgedeki küçük devletleri “pıstırır”, ama büyüklerle
çatışmaya giremez. Özellikle, onların evrensel politikalarını etkileyemez. Ama,
bölgesel politikaya etki yapabilir; özellikle de burada kendi yaşamsal çıkarları
söz konusu ise. Bu durumda Stratejik OBD süper devletin ve hatta HD’nin
politikalarını hızlandırabilir veya yavaşlatabilir, hatta çok zor durumda
kalırsa ona “diş gösterebilir”.
Şimdi, bu kavramları aklımızın bir köşesinde tutarak, iki
ülkenin Irak politikalarını ele alalım.
ABD’NİN IRAK VE KÜRTLER
POLİTİKASI
En başta da belirtildiği gibi, ABD’nin Irak politikasını
evrensel politikasından ayrı ele almak mümkün değil. Bu evrensel politikayı da
11 Eylül öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak, ondan sonra da Kürtlerle ilgili
özel politikasına geçmek lazım.
1) 11 Eylül Öncesi ABD
Politikası:
Clinton, başkanlığı sırasında
bir yandan ülke içinde sosyal refah devletini genişletirken, uluslararası alanda
da “demokrasiyi yaymak” politikası aracılığıyla ABD’nin gücünü hissettirdi.
Somali, Bosna ve Kosova’ya insancıl müdahalelerde bulundu. Bunu yaparken de çok
taraflı (multilateral) bir yaklaşım izleyerek, bir taraftan çok sayıda
müttefikine (bu arada, Türkiye’ye) danıştı ve onlarla birlikte hareket etti,
diğer yandan bu eylemlerinde hukuksal veya en azından siyasal meşruluğa büyük
önem verdi. Hatta, Bosna ve Kosova’da Sırp saldırganlığına karşı Müslümanları
koruduğu için İslam’ı bile arkasına aldı.
Bununla birlikte, yine Clinton
döneminde başkanın danışmanı Anthony Lake “rogue states” (serseri
devletler) kavramını ortaya atarak, ABD’ye karşı duran ülkeleri (K.Kore, Irak,
Sudan, İran, vb.) bu kavrama dahil etti ve bunlara demokrasi götürülmesi
gerektiğini ileri sürdü. Kenya’daki büyükelçiliğinin vurulmasından sonra ABD
Sudan ve Afganistan’ı, silah denetçilerini geri göndermesinden sonra da Irak’ı
bombaladı. Fakat bütün bunlarda, yine, uluslararası meşruluk kavramını ön planda
tuttu.
Diğer yandan, Clinton döneminde
“Yeni Amerikan Yüzyılı” sloganı altında bir grup, ABD’nin tüm dünyaya söz
geçirecek bir HD olmasını talep etmeye başladı. Zaten, bunun için gerekli
düşünsel hazırlıklar da mevcuttu. Nitekim, daha 1989’da Fukuyama “Tarihin Sonu?”
makalesiyle ABD sisteminin evrensel zaferini ilan ediyor ve üstelik bunun ebedi
olacağını söylüyordu. Hatta dört yıl sonra, 1993’te Huntington “Uygarlıkların
Çatışması” makalesiyle, ABD’ye, Komünizmin yok olmasıyla ortaya çıkan “düşman
ihtiyacı”nı giderecek bir kavram bile öneriyordu: İslam.
Sonradan “Şahin” diye anılacak
grup, Bush başa gelince bu politikalarını uygulama fırsatı buldu. Nitekim Bush,
SSCB’nin ortadan kalktığı bir durumda, Başkan Reagan’ın Yıldız Savaşları
projesinin devam edeceğini açıkladı. Rusya’yla anti-balistik füze antlaşmasını
feshetti. Arkasından, daha önce icat edilen “serseri devletler” kavramını
geliştirerek “Şer Cephesi” (axis of evil) diye bir kavram ortaya attı ve
ABD politikalarını desteklemeyen Irak, İran, Suriye, K.Kore, Yemen gibi kimi
ülkeleri düşman ilan etti. Bununla birlikte, bunlara karşı herhangi bir zorlama
eylemine girişmedi. Çünkü, Komünizm bahanesinin artık ortadan kaybolduğu bir
dünyada böylesi bir eylemi meşrulaştırmak mümkün değildi.
2) 11
Eylül Sonrası ABD Politikası
11 Eylül 2001’deki büyük terör olayı Bush yönetimi için gökten
zembille inmiş bir nimet oldu. Hemen bunu Bin Ladin’in yaptığı ve kendisinin
Afganistan’daki Taliban rejimi tarafından saklanmakta olduğu ilan edildi.
Arkasından, ABD Afganistan’a büyük bir saldırı başlattı. Taliban’ın düşürerek
başına Karzai kukla rejimini oturttu. Bin Ladin ele geçirilemedi.
Bunun ardından, daha Afganistan
saldırısı bitmeden, Bush yönetimi Irak’daki Saddam Hüseyin rejimine
saldıracağının sinyallerini vermeye başladı. Onun da arkasından sıranın diğer
Şer Cephesi ülkelerine geleceği, dolayısıyla “uluslararası terör”le mücadelenin
uzun soluklu bir mücadele olacağı ilan edildi. Artık ABD’nin karşısında
İslam’dan kaynaklanan bir Uluslararası Terör düşmanı vardı. Komünizmin ortadan
kalkmasının ABD için getirdiği felaketi giderecek bir rakip bulunmuştu. Bu
durumda, Bush yönetimi rahatça bir emperyalizm politikasına, yani ekonomik
çıkarları askerî güç kullanarak gerçekleştirmek için dünya egemenliği
politikasına başladı. Irak’a 20 Mart 2003’te başlattığı saldırı işte bu
emperyalist politikanın bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, bu
politikanın dinamiklerini daha yakından inceleyelim.
Bush dönemi ABD politikasını
harekete geçiren üç temel neden var.
Psikolojik ve
Sosyo-Psikolojik Neden:
Psikolojik neden tabii ki
Bush’un kendisiyle ilgili. Bir kere, 40 yaşına kadar bir alkolik; bu olumsuz
özellik kızına da geçmiş vaziyette. Daha sonra bu hastalıktan kurtulmak için
kendini dine veriyor. AnaBritannica’nın “Evanjelik kiliseler” maddesinde
“fundamentalist” (köktendinci) olarak tanımlanan ve ortodoks (katı) Yahudi
inanışına çok yakın olduğu bilinen mezhebe dahil oluyor. Kendini gerçekten
dünyanın kurtarıcısı olarak algıladığına ilişkin bilgiler çok yaygın.
Sosyal psikoloji ise, 11
Eylül’den sonra Amerikan halkının durumuyla ilgili. Halk, bu terör olayından
gerçekten çok korktu ve bu satırların yazıldığı tarihte bile bu durum sürüyor.
Bu açıdan, 1940’ların sonu ile 1950’lerin başındaki McCarthy’cilik ile
karşılaştırılabilir. Şu farkla ki, McCarthy’cilik yukarıdan aşağıya bir korku
üretimiydi, 11 Eylül sonucu ise korku aşağıdan yukarıya bastırıyor. Yani, halk
gerçekten ve kendiliğinden korkuyor ve bu korku Yönetim tarafından kullanılıyor.
Üstelik, Amerikan halkı kendini aşağılanmış hissediyor: tarihte ilk defa kendi
ülkesinin göbeğinde, kendi uçağıyla, bizzat (Sovyetlere karşı kullanmak üzere)
yetiştirdiği bir terörist tarafından vuruldu. Bu korkuyu ve aşağılanmışlığı
gidermek için emperyalist politikayı gönülden destekliyor.
Ekonomik ve Sistemik Neden:
ABD’de yıllardır ekonomi iyi gitmiyor.
Bir kere, piyasalar durgun.
Bunları canlandırmak için iki şey yapıldı (bkz. Güngör Uras, Milliyet, 9
Kasım 2002). Faiz hadleri 13 kez düşürüldü; 2000’de yüzde 7 iken bugün 1,25’e
inmiş vaziyette. Ayrıca, vergi indirimine gidildi. Fakat ikisi de işe yaramadı.
Tersine, malların fiyatları düştü. Bu durumda üreticiler için üretim kârlılığını
yitirdi. Böyle bir ortamda sermaye spekülasyona kaydı ve rasyonel olduğu kadar
rasyonel olmayan alanlara da yatırım yapılmaya başlandı. Bunun sonucu da Enron
türünden mali skandaller oldu.
İkincisi, ABD’de her yıl görülen
ama bu ülke her yıl yaklaşık 200 milyar dolar civarında yabancı sermaye çektiği
için ekonomiye zarar vermeyen 150 milyar dolar dolaylarında bir dış ticaret
açığı, 11 Eylül terör olayı sonucu bu yabancı sermayenin girişinin azalması
üzerine zarar vermeye başladı. Son olarak 497 milyarlık bir bütçe açığı
gerçekleşince, ekonomi bir de bu yönden delindi.
Bunun çaresini Bush yönetimi
“savaş” olarak görüyor. Başka bir deyişle, savaşı ekonomik Keynescilik olarak
algılıyor. Yani “çukur açtırıp doldurtma” yoluyla insanların cebinin para
görmesini sağlamak suretiyle piyasayı harekete geçirmek gibi, “füze imal edip
fırlatmak” suretiyle piyasaya para zerk etmeyi deniyor. Bush yönetiminin en
üstteki isimlerinin petrol ve silah üretim şirketlerinden gelmesi bir yana, ABD
savaşlardan sonra hep büyümüştür. I. ve II. Dünya Savaşları ile Kore Savaşı
bunun yakın örnekleridir. Şimdi de, Irak’a saldırıda çabuk olumlu sonuç alınması
koşuluyla, iki büyük yarar bekleniyor: Amerikan petrol şirketlerince üretilmeye
başlanacak Irak petrolünün varili yaklaşık 20 dolara inecek (Mart 2003
ortalarında 30 civarında; 38’e kadar çıkmıştı) ve bu piyasaları harekete
geçirecek. Diğer yandan, savaş sanayii bütün sanayilerin lokomotifi olacak.
Irak’a saldırının bir “petrol
savaşı” olduğunu söyleyenlere gelince. Bu, kısmen doğru. Ama Bush yönetimi bu
petrolü kendisi için değil (öyle olsaydı, önce Venezuela’ya saldırırdı),
muhtemel rakiplerini sıkıştırmak için istiyor. Irak petrollerini özelleştirecek,
kendi petrol şirketlerine ürettirecek, böylece dünya dağıtımını ve fiyatını da
doğrudan denetleyerek müttefiklerini yola getirecek. Unutmamak gerekir ki batı
Avrupa Orta Doğu petrolüne yüzde 85, Japonya yüzde 90 oranında bağımlı. Çin’in
yalnızca sekiz günlük stratejik petrol stoku var ve herhalde bu yüzdendir ki
Irak’a saldırıya karşı çıkmak bakımından Fransa, Almanya, Rusya üçlüsüne en son
ve cılız bir sesle katıldı. Bu nedenle, Irak’a saldırının önemli nedenlerinden
biri petrol ama, bunun da özü rakip çıkmasını önlemek. İşte buradan, saldırının
üçüncü ve asıl nedenine geçiyoruz.
Stratejik Neden
Uluslararası hukuk ve ahlakı inanılmaz bir biçimde göz ardı
etmesi yüzünden bugüne dek hiçbir zaman görülmemiş biçimde bütün dünya
halklarının sokaklara dökülmesine yol açacak kadar tepki çeken bu saldırıyı göze
alması, ABD’nin bunu ancak “sürekli dünya hegemonluğu” gibi muazzam bir proje
için yaptığını gösteriyor. ABD, en güçlü olduğu şu günkü durumda, rakiplerini
kımıldayamayacak hale sokacak bir “yeni dünya düzeni” kurmaya çalışıyor. Bir gün
bir rakibin çıkıp kendi hegemonluğunu sona erdireceği bilincine sahip olduğu
için, bir “döngü kırıcı” rol oynamaya çalışıyor. Hegemonluğunu sona erdirecek
bir kısır döngüyü ortadan kaldırmaya çalışıyor. Tabii, “ne kadar etki, o kadar
tepki” diye özetlenebilecek diyalektiğin harekete geçeceğini görmek istemiyor.
İşin ilginç tarafı, şu âna kadar devlet olarak ciddi bir tepki gelmedi ama,
dünya halklarının gösterdiği tepki muazzam; böylesi şimdiye kadar hiç görülmedi.
Bundan sonra anti-Amerikancılığın bir tsunami gibi yükselmesi kaçınılmaz gibi.
Bush yönetimi, Irak’ta gerek istila gerekse istila sonrası düzen açısından
zorluklarla karşılaştığı oranda bu tsunami güçlenecek. Kaldı ki, sıranın İran’da
olduğunu şimdiden ilan etmeye başladı. Özellikle bu, ABD açısından bir tür
intihar sayılmalı. Irak’ta güneydeki Şiiler gibi yönetime diş bileyen unsurlar
egemen olduğu halde güneyde büyük direnişle karşılaşan ABD’nin; vatandaşlarının
Şiilik ideolojisi etrafında çok sağlam biçimde bütünleştiği bilinen, köklü
uygarlık İran’da ne yapabileceği fazlasıyla meçhul.
Diğer yandan, eğer 2003 yılındaki ABD’yi 15 Mayıs 1919’da
İzmir’e çıkan Yunanistan’a benzetirsek, kuzey Irak Kürtleri 1919 yılındaki Doğu
Anadolu Ermenilerine ve İzmir Rumlarını çok andırıyor[2].
Bunca yıllık ezilmişlik tamam, totaliter yönetim tamam; ama sanırım ki bu
benzerlik de tamam. Bir halkın yabancı istilacıya güvenerek bağımsız olmak
istemesi o kadar da sempatiyle karşılanacak bişey değil. Bu nedenle Kürtlerin
yine zor durumda kalabilecekleri akla geliyor. Şimdi, Kürtlerin bundan önce
yaşadıkları zor durumları ABD politikasından izleyelim.
3)
ABD’nin Kürtler Politikası[3]
ABD’nin Irak Kürtleriyle
ilgilenişi 1918 Wilson İlkelerine kadar uzanır. 1919 yılında Başkan Wilson, “On
Dört Madde”de ileri sürdüğü milliyetler ilkesinin (yani, sınırların
milliyetlerle çakışmasının) Orta Doğu halkları tarafından nasıl karşılanacağını
öğrenmek için, Ohio’daki bir üniversitenin rektörü olan Henry King ile Chicagolu
işadamı Charles Crane’den oluşan bir King-Crane Komisyonu gönderdi. Komisyon
Kürtlerle de görüştü. Fakat buradan hiçbir sonuç çıkmadı.
Kennedy ve Kürtler
ABD’nin Kürtlerle ikinci ve daha
direkt teması 1961 başında, Başkan Kennedy zamanında gerçekleşti. O sıralarda
durum şöyleydi: 1958’de darbeyle başa geçmiş General Kasım başta Kürtler ve
komünistler olmak üzere başlıca muhalefet odaklarını birleştirerek Irak’ta
birlik sağlamaya çalışıyordu. SSCB’ye sığınmış olan Molla Mustafa Barzani
(bugünkü Mesut Barzani’nin babası) geri dönmüş, Kürtler Irak’ın bağımsız olduğu
1932’den beri ilk defa anayasal tanınmaya ve Araplarla eşitliğe kavuşmuşlardı.
Fakat Barzani önderliğindeki KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) özerklik istiyordu
ve reddedilince de 1961’de peşmerge (“ölüm öncüsü”) kuvvetlerine dayalı bir
silahlı direnişe başlayarak kuzey Irak’a egemen olmuştu. Amerikan yönetimi bu
tablo içinde Pentagon’un Barzani’yle temasa geçmesini uygun gördü. O sırada
General Kasım’a “CIA Teknik Hizmetler Dairesi” tarafından hazırlanan zehirli
mendille suikast yapılmak istenmesi, ABD’nin Barzani’yle temasa geçmesinin
nedenini açıklar nitelikteydi. Barzani ise bu dönemde The New York Times
gazetesine verdiği demeçte, “Amerikalılar bize açık yada gizli yollardan askerî
yardım yapsın ki, gerçek anlamıyla özerkliğe kavuşalım ve sizin Orta Doğu’daki
sadık dostlarınız olalım” diyordu. Amerika, bilindiği kadarıyla, o dönemde böyle
bir isteği karşılamaya yanaşmadı ve Kürtlere silah vermedi.
Nixon ve Kürtler
ABD’nin Kürtlerle üçüncü teması
İran aracılığıyla oldu. Şubat 1963’te General Kasım bir darbeyle düşürülüp
öldürülmüştü. 1963-68 arasındaki darbeler döneminden sonra 1968’de Baas
rejiminin başına geçen Saddam Hüseyin 1969’da Kürtlerin üzerine yürüdü. Fakat
çok zorlanması üzerine 1970’te yaptığı Moskova ziyareti sonunda, kendisine silah
sağlayan ama ülkeyi sürekli istikrarsızlık içinde tutma politikası izleyen
Sovyetlerin mecbur etmesiyle Kürtlerle 11 Mart 1970 anlaşmasını yaparak onlara
özerklik verdi. Bu özerklik anlaşmasına göre: Kürt bölgelerinde Kürtçe resmî dil
olacak, bu bölgelerde okullar Kürtçe eğitim yapacak, Kürtçe TV kanalı kurulacak,
polis ve güvenlik örgütü dahil bölge Kürtler tarafından yönetilecek, bir devlet
başkanı yardımcısı Kürtlerden olacak, ekonomik kaynaklar Kürtlere de adil
biçimde dağıtılacak, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgeler özerklik yönetimi
kapsamına girecek ve bu özerk bölgenin yasama ve yürütme meclisleri olacak,
Kürtler nüfusları oranında ulusal parlamentoda temsil edileceklerdi. Anlaşmanın
dört yıl sonra, 11 Mart 1974’te hayata geçirilmesi öngörülmüştü.
Bu dört yıl içinde birtakım
gelişmeler oldu. Hem Bağdat anlaşmayı uygulamamak için direndi, hem de 1969’dan
sonra Irak’la Basra Körfezindeki üstünlük iddiaları yüzünden çatışmaya başlayan
İran Şahı önce gizli sonraları açık biçimde kuzey Irak Kürtlerini desteklemeye
başladı. O sırada Saddam Hüseyin’in Nisan 1972’de SSCB’yle bir Dostluk ve
İşbirliği Antlaşması imzalamıştı. Bu antlaşmanın Kürtler üzerinde iki etkisi
oldu. Hem Sovyetler Barzani’yi Bağdat’la bir anlaşmaya varmak yönünde
sıkıştırmaya başladılar, hem de İran Şahı bu antlaşma üzerine Kürtlere yardım
etmesini 1972’de ABD’ye önerdi. Başkan Nixon’ın çeşitli gerekçelerle (Şah’ın
gönlünü yapmak, SSCB müttefiki Irak’ı ve dolaylı olarak SSCB’yi zayıflatmak,
Irak’ı Arap-İsrail çatışmasında saf dışı etmek) bu öneriyi kabulü, CIA
etkinliklerini araştıran Temsilciler Meclisi Pike Komitesi tarafından basına
sızdırılan gizli raporda yer alacaktır. Nixon yönetimi bu aşamada Kürtlere
milyonlarca dolarlık silah, gıda ve sağlık malzemesi yardımı yapacaktır. O kadar
ki, 16 Ocak 1975 tarihli bir CIA kriptosunda Barzani’nin “Şayet davamızda
başarıya ulaşırsak, ABD’nin 51. eyaleti olmaya hazırım” dediği yer alacaktır.
Tekrar 11 Mart 1974’e dönelim.
Bu tarihte Saddam Hüseyin, 1970 özerklik antlaşmasını zayıflatan ve petrol
gelirleri ile özerklik bölgesinin sınırları sorunlarını çözümsüz bırakan 33
sayılı yasayı çıkarttı. Bunun üzerine, zaten İran ve ABD’den yardım görmekte
olan Barzani silahlı mücadeleye tekrar başlattı. Fakat, bir yandan Şattülarap
meselesinde İran’la, diğer yandan Kürt ayaklanmasıyla tükenen Irak, Kürt
hareketinden desteğini çekmesi koşuluyla İran’la masaya oturmaya razı oldu. 6
Mart 1975’te yapılan Cezayir Protokolünden sonra İran Barzani’ye yaptığı yardımı
kesti ve ayaklanma, arkasında 50.000 ölü bırakarak bastırıldı. Mayıs ayı içinde
de Barzani, Kürdistan’ın özerkliği için verilen mücadelenin sona erdiğini
açıklayacak, İran’a geçecek ve hastalığını tedavi ettirmek için 1976’da gittiği
ABD’de 1979 yılında ölecektir.
Cezayir Protokolünün ertesi günü
Saddam Hüseyin Kürtlerin üzerine yürüdüğünde, Barzani Kissinger’la temasa
geçerek yardım talebinde bulunacaktır. Kissinger’ın cevabı, bu tür yardımların
büyük ülkeler açısından nereye oturduğunu göstermek açısından önemlidir: “Covert
action should not be confused with missionary work!” (Gizli operasyonları
hayır işiyle karıştırmamak gerekir).
Saddam Hüseyin’in kendilerini
zorla ülkenin güneyine yerleştirme girişimleri üzerine 1976’da tekrar ayaklanan
Kürtler özellikle 1979’dan sonra gerilla savaşına girişecekler, 1980-88
arasındaki İran-Irak savaşı çıkınca da Humeyni İranından yine yardım
alacaklardır. Fakat iki ülke arasında Ağustos 1988’de yapılan ateşkes anlaşması
sonucu yine terk edileceklerdir. Irak kuvvetleri derhal üzerlerine giderek 800
kadar köyü ortadan kaldıracak, tahminen 250.000 kadar Kürt’ü ülkenin orta ve
güney kesimlerine yerleştirecek, KDP’nin elindeki vadileri kimyasal silahlarla
bombardıman ederek bilinmeyen sayıda insanın ölmesine yol açacak, paniğe kapılan
yaklaşık 70.000 Kürt Türk sınırına doğru kaçacak ve 50.000’den fazlası
Türkiye’ye sığınacaktır. (Bu gazlama olayından önce gerçi Mart 1988’de ünlü
Halepçe olayı olacaktır ve İran ordularına yardım etmekte olan Kürtler burada da
zehirli gazla öldürüleceklerdir. Fakat, olaydan iki yıl sonra ABD Savunma
Bakanlığının yaptırdığı bir araştırma hem Irak’ın hem de İran’ın birbirlerine
karşı kimyasal silah kullandıklarını ve olayın Kürt kurbanlarının çoğunun İran
tarafından atılan kimyasal bombalarla öldüğü sonucuna varmıştır, çünkü Kürtlerde
saptanan siyanür bu savaş sırasında Irak tarafından değil yalnızca İran
tarafından kullanılmıştır; Irak hardal gazı kullanmıştır).
Baba Bush ve Kürtler
Saddam Hüseyin’in 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmesi
üzerine 17 Ocak 1991’de başlayan Körfez Savaşı BM Güvenlik Konseyinin 2 Mart
1991’de 686 sayılı kararla ilan ettiği geçici ateşkesle son buldu. Bunun üzerine
Irak tam bir kaosa girdi. Güneyde Şiilerin yanı sıra kuzeyde de Kürtler 11
Mart’ta ayaklandılar. Vaktiyle güneye sürülmüş olan Kürtler yurtlarına dönmeye
ve isyana katılmaya başladılar.
Saddam’ın savaşa girmemiş zinde
kuvvetleri bu durumda zaten güneyde bulunduklarından, önce Şii ayaklanmasını
bastırdılar, sonra da, 686’nın 3/a maddesiyle yasaklanmış bulunan “füze
saldırıları ve savaş uçakları” dışında kalan helikopterlerle kuzeye yöneldiler.
Büyük umudun elden kaçmakta
olduğunu gören Kürtler, Saddam’a karşı ABD’den derhal yardım istediler. Fakat
ABD, Beyaz Saray Sözcüsü Bill Harlow’un ağzından bu isteği “Irak’daki karmaşa bu
ülkenin kendi iç sorunudur” diyerek geri çevirdi. Saddam da, Bush’un “Irak
halkı kendi siyasal geleceğine kendisi karar vermelidir” demesini ve uçuş
yasağına Irak helikopterlerinin dahil edilmemesini, Kürt ayaklanmasının ezilmesi
için kendisine verilen bir serbest kart olarak yorumladı ve 1 Nisan itibariyle
Kürt ayaklanmasını ezdi. Bundan sonra Kürtler, aynen 1988’deki gibi, ama bu
sefer 1,5 milyon olarak İran ve Türkiye sınırına doğru kaçarak sığınacaklardır.
3 Nisan’da BM Güvenlik Konseyi
34 maddelik çok uzun bir 687 sayılı karar alarak tam ateşkes sağlayacak, erimi
150 km’nin üstünde olan tüm silah ve balistik füzelerin imhasına karar verecek,
Irak’ın kitle imha silahlarının imhasının bir komisyon tarafından yerinde
görülmesine izin çıkaracak, Irak’ın petrol gelirlerine el koyacaktır.
Bundan sonra çıkacak 688 sayılı
karar Kürtlere insani yardım yapılmasını öngörecek, Türkiye’ye sığınmış 500.000
Kürt’ten kurtulmak isteyen T.Özal da Baba Bush’u Irak toprağı üzerinde bir bölge
yaratarak Kürtleri oraya toplamak yönünde etkileyecektir.
ABD bu öneri üzerine “Huzur
Operasyonu” (Operation Provide Comfort) adıyla 7 Nisan’da başlatacağı
operasyon sonucu Türk sınırına bitişik, 160x50 mil genişliğinde bir “Güvenli
Bölge” (Safe Haven) oluşturacak, Kürtleri buraya toplayacak, 10 Nisan’da
36. enlemin kuzeyindeki tüm Irak askerî faaliyetlerinin ve tüm uçuşların
yasaklandığını ilan edecektir. Böylece Güvenli Bölge artık BM’nin değil, fiilen
ABD’nin yetkisine girecektir. 11 Nisan günü Türkiye’ye başvuran ABD, bir plan
dahilinde askerî yardım personeli getirme ve çeşitli yerlerde malzeme depolama
izni isteyecek, sonunda görevli yabancı güçler Silopi ve İncirlik’te
konuşlandırılacaktır.
Huzur Operasyonu başarılı olacak
ve Kürtler Güvenli Bölge’ye döneceklerdir. Müttefik çekilmesi 16 Temmuz’da
tamamlanacaktır. Fakat İngiltere ve Fransa bu çekilişin ardından Saddam’ın
tekrar saldıracağından çekinmekte ve bölgede bir uluslararası gücün
oluşturulması için NATO bünyesinde önerilerde bulunmaktadırlar. 16 Temmuz’daki
çekiliş sırasında, tarihte ilk defa “America, don’t go home” (Amerika,
gitme, kal) pankartlarıyla karşılaşan ABD ise, Orta Doğu’da kalıcı olmanın
mümkün olduğunun farkına varacaktır. Sonuçta, Operation Provide Comfort-2
(Huzur Operasyonu-2) hemen başlatılacak ve bu operasyonun ABD (1416),
İngiltere (183), Fransa (139) ve Türkiye’den (74) oluşan 1862 kişilik askerî
personeli Türkiye’de başta İncirlik olmak üzere Pirinçlik’e ve kuzey Irak’daki
Zaho’ya yerleşecektir. Gücün ayrıca 77 uçak ve helikopteri olacaktır. Bütün bu
kuvvetlere “Çekiç Güç” adı verilecektir.
Bu Çekiç Güç, Dışişleri
Bakanlığınca verilen 18 Temmuz 1991 tarihli izne dayanarak Türkiye’ye gelecek ve
izin süresinin 30 Eylül 1991’de sona ereceği ilan edilecektir. Ağustos 1996’da
kuzey Irak’ta meydana gelen olaylardan sonra yalnızca Türkiye’deki merkezlere
alınan ve kara gücü ortadan kaldırılarak “Kuzeyden Keşif Harekatı” diye anılmaya
başlanan kuvvet, her seferinde üçer veya altışar ay uzatılarak yaklaşık 12 yıl
sonra, Bush yönetiminin Irak saldırısının 20 Mart 2003’te başlamasıyla, ancak 22
Mart 2003’te vuku bulacaktır.
Baba Bush ile Kürtler ilişkisini
özetlersek, ABD önce Kürtlerin Saddam tarafından perişan edilmesine göz yummuş,
sonra da bu halkın koruyucusu rolünün Orta Doğu’da ABD’nin sürekli etki sahibi
olmasına yol açabileceğini görüp Güvenli Bölge’yi ve onu sürdürecek Çekiç Güç’ü
kurmuştur.
Buradan, ABD açısından önemli
olduğu kadar Türkiye açısından da çok önemli olan Çekiç Güç’le birlikte,
Türkiye’nin kuzey Irak politikasına geçmenin zamanı geldi.
TÜRKİYE’NİN KUZEY IRAK VE
KÜRTLER POLİTİKASI
1) 20 Mart 2003 ABD
Saldırısına Kadar
Türkiye’nin kuzey Irak ve
Kürtleriyle esas ilgilenmeye başlaması, Huzur Harekatı-2 ve onun silahlı gücü
Çekiç Güç sonucu bölgede “Güvenli Bölge” adı altında bir Kürt devleti embriyonu
oluşmasıyladır.
Kendi içindeki Kürt sorununu hep
ayaklanma olduğu zaman hatırlayan Türkiye, güneydoğusunun hemen dibinde böyle
bir fiilî oluşumdan çok rahatsız oldu. Üstelik, kendisinin iki buçuk aylığına
izin verdiği ama sürekli uzatmak zorunda kaldığı Çekiç Güç hakkında gelen kimi
haberler (Çekiç Güç’ün PKK’ya yardım malzemesi atması, PKK yaralılarını
kurtarması, Zaho’daki merkezin kuzey Irak Kürtlerini örgütlemesi ve eğitmesi,
vb.) epey rahatsızlık vericiydi. Hatta, bizzat Demirel, “Eğer doğruysa,
gök kubbeyi Amerikalıların başlarına yıkarım” (Haziran 1992), “Çekiç Güç’e çıban
dedi demeyin, ama bu böyle” (Ocak 1993) ve “Bizim müsaade ettiğimiz şemsiye
altından yılanlar çıktı” (Mart 1995) gibi esrarengiz sözler etmekteydi.
Bununla birlikte, istisnasız
bütün siyasal partiler muhalefetteyken Çekiç Güç’ün süresini bir daha
uzatmayacaklarını söyledikleri halde, iktidara geldiklerinde hemen uzattılar.
ABD’nin bu konuda çok bastırmasının yanı sıra, asıl önemli neden Türkiye’nin o
sıralarda çok yükselmiş olan Kürt sorunu idi. Körfez Savaşı sonucu Irak
güçlerinin buradan çekilmesinin yarattığı boşluktan yararlanan PKK militanları
kuzey Irak’a yerleşmişler, Türkiye’ye girerek yaptıkları terör eylemleri için
burayı üs haline getirmişlerdi. Çekiç Güç karşılığında ABD, Türk silahlı
kuvvetlerinin PKK’ya karşı “sıcak takip” operasyonları yapmasına göz yumuyor,
hatta bu konuda kimi zaman bilgiler de sağlıyordu. Bu yüzden Türkiye, kendi
yarattığı durum nedeniyle “eli mahkum” vaziyette idi. Türkiye’nin bu noktadaki
kuzey Irak politikasını şöyle özetleyelim:
a) Taktik Amaç:
Bu taktik amaç iki parçalı olarak incelenmeli: 1) PKK’yı kuzey
Irak’tan söküp atmak ve 2) Bir daha üslenmemesi için de, Irak’ın burada
bıraktığı boşluğu kuzey Iraklı Kürtlerle doldurmak.
PKK’yı bölgeden söküp atmak için
kullanılan yöntem, yukarıda da belirtildiği gibi, “sıcak takip”
operasyonlarıydı. Türk silahlı kuvvetleri sık sık küçük, zaman zaman da büyük
kuvvetlerle bölgeye giriyor ve PKK mevzilerini temizliyordu.
Bunun için kullanılan gerekçe
zaman içinde değişme gösterdi. 1) İlk sıcak takibin yapıldığı 1983 yılından
1984’e kadar Irak’la anlaşarak girildi. 2) 1984-88 arasında, Irak’la imzalanmış
olan Güvenlik Protokolüne dayanıldı. Bu protokol, Türkiye’nin Suriye, İran, Irak
gibi ülkelerle 1920’lerin sonundan 30’ların sonuna kadar yaptığı (ve doruğuna
1937 Sadabat Paktının 7. maddesiyle ulaşılan) bütün antlaşmalarda olduğu gibi,
her iki imzacı tarafa Kürtleri diğer tarafta sıcak takiple izleme yetkisi
veriyordu. Fakat 1988’de biten İran-Irak savaşı sonunda, bu sefer Irak Kürtleri
Türkiye toprağında izlemek istedi. Türkiye buna izin vermedi; bütün dünya
gözlerini açmış, izlemekteydi. Bunun üzerine Irak anlaşmayı feshetti. 3) 1991-95
arası “meşru müdafaa” gerekçesi kullanıldı. 4) 1995’den sonra sıcak takipler
Türkiye’nin “varolma hakkı”na dayanıldı. Görüldüğü gibi, bu gerekçeler zaman
içinde güçlüden zayıfa doğru sıralandı.
PKK’yı söküp atmak biçimindeki
taktik politikanın sakıncaları vardı: Türkiye İsrail’e benzetilmeye başlanmıştı;
her seferinde o sıcak takibin son olduğu söyleniyor ve sonra bir yenisine
girişiliyordu; çok masraflıydı; AB başta olmak üzere ve ABD dışında bütün
ülkelerin tepkisini çekiyordu. Ama Türkiye’nin temel resmî tezi açısından en
önemlisi, ABD’nin bu sıcak takiplere izin vermesi için, Kürt devleti embriyonunu
koruyan Çekiç Güç’ün süresini mecburen uzatmak gerekiyordu.
Taktik amacın, bölgedeki
boşluğun kuzey Iraklı Kürtlerle doldurulması kanadına gelince. Türk silahlı
kuvvetleri bölgede ancak kısa bir süre kalabildiği için bu boşluğun başka türlü
doldurulmasına olanak yoktu. PKK’yı barındırmamaları için kuzey Irak Kürtlerine
çeşitli avantajlar sunmak lazımdı: Elektrik, silah, Barzani ve Talabani’ye
kırmızı pasaport, NGO’lara izin, vb.
Fakat bunun da büyük bir
çelişkisi vardı: kuzey Irak Kürtlerinin fazla güçlenmesi Türkiye’nin işine
gelmiyordu, çünkü devlet kurabilirlerdi.
b) Stratejik Amaç:
Türkiye’nin politikasının temel amacı bölgede bir Kürt
devletinin kurulmasını engellemekti. Çünkü böyle bir devletin Türkiye’deki Kürt
kökenli yurttaşlar için bir çekim merkezi olmasından korkuluyordu. Türkiye, bu
konuda hiçbir anlamlı reform yapmadığı için, kendi Kürtlerinden hiç emin
değildi.
Bu amacın da getirdiği iki büyük
çelişki ortaya çıktı: Bir kere, olay artık ABD’nin elindeydi. Gerçi ABD burada
çok çeşitli nedenlerle (dört devleti ve özellikle de Türkiye’yi
yabancılaştıracağı için, özellikle de böyle bir devlet kurulursa artık
“kurdururum” diye tehdit edemeyeceği için, vb.) bir bağımsız Kürt devleti
kurdurmak istemiyordu ama, olay Türkiye’nin değil dış dinamiğin elinde
bulunuyordu. İkincisi, dış dinamiğin elindeki bu sorunun çözümü tamamen
içerdeydi: Türkiye’nin kendi Kürtlerinden çekinecek bir durumu olmaması halinde,
kendi güneyindeki bir Kürt devletinin etkisi olmazdı. Ama buraya varabilmek için
Türkiye’nin “PKK sorunu” yerine “Kürt sorunu”nun temel mesele olduğunu kabul
etmesi ve reforma girişmesi gerekiyordu. Yetmiş yıldır devam eden bir
politikanın değişme zorluğu bir yana, PKK terörünün bütün hızıyla sürmesi olgusu
da böyle bir radikal çözümü önlemekteydi. Ama Türkiye, PKK’nın 1995’ten sonra
askerî alanda kesin biçimde yenilmesinden sonra yine uykuya yatacak, idam
cezasını kaldırmak gibi önlemler dışında hiçbir ciddi demokratikleştirme
çabasına girişmeyecek (ör. çocuklarına hâlâ Kürt adı koyan ana-babalar mahkemeye
verilecek), bunun yanı sıra, Kürt ağırlıklı illerdeki ekonomik zorlukları özel
olarak ele alacak hiçbir ciddi projeyi yürürlüğe sokmaya girişmeyecektir.
Türkiye, ABD’nin 20 Mart 2003 tarihli Irak istilasına bu durumda girecektir.
2) ABD Saldırısı Dönemi:
ABD’nin bu saldırıdaki stratejisi, bir yandan güneyden Kuveyt
üzerinden girip, diğer yandan da kuzeyden Türkiye üzerinden girerek Bağdat’ta
buluşmak ve Saddam Hüseyin’i devirmekti. Ondan sonra kurulacak yönetimin
niteliği tam belli değildi. Ya Amerikancı bir Iraklı generale bir geçici yönetim
kurdurulacak, yada bir Amerikalı general 1945 Japonyasındaki MacArthur modeli
gibi bir süreliğine başa geçecekti. Herhalükârda, ABD’nin Irak egemenliği
“gerektiği sürece” devam edecekti; yani ABD Çekiç Güç’le birlikte tadını aldığı
Irak’a yerleşmeyi bütün ülkede kalıcı hale getirecekti. Bu planda Türkiye’den
beklenen rol çok açıktı: ABD askerine Irak’ı kuzeyden istila izni vermek.
Türkiye’nin bu izni vermesi, kağıt üzerinde kesin gözüküyordu.
Bunlara değinelim:
Bir defa, çok borçluydu. Maddi olarak, iç borcu 100 milyar
dolar, dış borcu 140 milyar dolar civarındaydı ve her ikisi de ancak yeni borç
alarak döndürülebiliyordu. Dış borç için İMF’nin “yeşil ışık”ı gerekiyor[4],
Türkiye nesnel ölçütlere göre “borç verilebilir” bir ülke olmamasına rağmen borç
bulabiliyordu (Maastricht Kriterlerine göre, bir ülkenin Kamu Borcu/Yurt İçi
Gayri Safi Hasıla oranı yüzde 60’ın üzerinde ise alarm zilleri çalar; bu oran
2002 sonunda Türkiye için yüzde 144 idi). Çünkü İMF, Türkiye’nin jeostratejik
önemi nedeniyle ABD’nin verdiği “hamil-i kart yakinimdir” referansı sayesinde
borç vermeye devam ediyordu.
Diğer yandan, Türkiye manevi olarak borçlu idi. ABD, Şubat
1999’da Abdullah Öcalan’ı dünyayı dinleme şebekesi (Echelon) sayesinde Kenya’da
tespit etmiş ve yakalayarak Nairobi havaalanında “paketlenmiş” vaziyette
(neredeyse, “FOB” yani free on board, üretim mahallinde teslim) Türk
ajanlarına devretmişti. Böylece Türkiye’nin PKK’yı askerî olarak yenmişliği
tescil edilmişti. Bunun yanı sıra, Türkiye ABD’nin “stratejik partner”i, diğer
bir deyişle “Eksen Ülke”si yani bir tür “mızrak ucu” olmaya çalışıyordu[5].
İkincisi, Türkiye bölgede ve uluslararası planda epey
yalnızdı. Araplarla ve AB’yle hiçbir zaman iyi ilişkiler kuramamış olmasının
yanı sıra, Ermeni ve Kıbrıs sorunları sıcaklığını korumaya devam ediyordu.
Üçüncüsü ve en önemlisi, yukarıda sözü edilen Kürt devleti
korkusu ABD’ye hayır demeyi çok güçleştiriyordu.
Birinci Tezkerenin Kabulü
Nitekim, 6 Şubat 2003’te, Türk liman ve havaalanlarının ABD
asker ve teçhizatını alabilecek biçimde modernize edilmesine izin veren birinci
tezkere 193’e 308 oyla TBMM’den geçti. Bunun hemen arkasından, bir yandan ABD
askerlerinin Irak’a saldırı için Türkiye toprağına yığınak yapması, diğer yandan
Türk askerinin kuzey Irak’a girmesini öngören ikinci bir tezkere için
hazırlıklar yapılırken, Bush yönetimiyle ABD askerinin gelmesi konusunda
müzakereler başladı. Bu görüşmeler, basına yansıdığı kadarıyla, saldırı halinde
Türkiye’nin uğrayacağı zararı giderecek ekonomik yardımla ilgiliydi.
Bu yardım görüşmeleri sonunda 2 milyarı hibe, 4 milyarı FMS (foreign
military sales, ABD’den daha önce alınmış askerî malzeme) borçlarının
silinmesi olmak üzere 6 milyar dolarlık hibenin yanı sıra yaklaşık (bu paket
konusunda rivayet muhteliftir) 20 milyar dolarlık krediden oluşan bir pakete
karar verilecek, fakat görüşmeler son derece çetin geçecek ve Şubat sonuna kadar
uzayacaktır.
Bu durumun birbirine zıt iki tür etkisi oldu denebilir. Bir
defa, bu uzun pazarlıklarla ABD muazzam zaman yitirdi. O kadar ki, bu süre
içinde bir yandan Fransa, Almanya ve Rusya Amerikan saldırısına karşı
olduklarını gittikçe artan bir biçimde ifade etmeye başlarlarken, dünyada barış
yanlısı ve ABD aleyhtarı gösterilere katılanlar milyonlarla ifade edilmeye
başlandı. Türkiye, yalnızca SOFA anlaşmasının (Statute of Forces Agreement;
Türkiye’deki Amerikan askerî personelinin hukuksal statüsü anlaşması) bu
duruma nasıl uygulanacağı, yani liman ve havaalanı modernizasyonu için gelecek
1600 kadar Amerikan teknik personelinin hangi hukuka tabi olacağı görüşmelerini
bile yaklaşık 15 gün sürdürdü. Bu arada Başbakan Abdullah Gül Orta Doğu
ülkelerini dolaşarak ve AB’ye giderek saldırıyı engelleyecek ve Saddam’ı silah
deneticileriyle daha fazla işbirliğine zorlayacak bir oydaşma sağlamaya çalıştı.
Ankara çok sayıda ülke yöneticisinin ziyaretine sahne oldu.
Fakat, ikinci olarak, gerek Türkiye’ye gerekse dünya barışına
büyük zaman kazandıran bu ekonomik yardım görüşmeleri, dış dünyada “Bezirgân
Türkiye” sloganıyla ifade edilebilecek bir atmosferin oluşmasına yol açtı;
Türkiye başkasının toprağına tecavüze izin vermek için kendini mümkün olduğunca
çok paraya satmaya çalışan bir görünüm verdi. Çünkü hükümet dış dünyada yeterli
“kamu diplomasisi” yani kulis faaliyeti yürütmekte yetersiz kaldı. Bunda, yeni
hükümetin devlet deneyiminin olmamasının ve halkla ilişkiler birimlerinin hiç
oturmamış bulunmasının yanı sıra, şu gerçeğin de önemli rolü oldu: Hükümet, bir
yandan ABD’yle müzakere edip zaman kazanırken, diğer yandan da dünyayı dolaşıp
“Biz komşumuz Irak’ın kanı üzerinden yüksek komisyon koparmaya çalışmıyoruz;
dünya barışına zaman kazandırmaya çalışıyoruz” mesajını açıkça veremezdi.
8 Şubat’tan Şubat sonuna kadar medyada durmadan ABD’nin
“Pazarlık bitti. Asker geçişi konusunda kararınızı vermezseniz sonucuna
katlanırsınız” diyerek rest çektiği ve Türkiye’nin “Ekonomik yardım paketinde
anlaşamazsak izin çıkmaz”da direndiği yer aldı (ör. Radikal, 18 Şubat
2003). Bu arada, ABD yetkililerinin ifadesiyle, ABD “tam 16 kere” Türkiye’nin
son bir karar vermesi için son kez ihtar verdi. Bu arada Başbakan Gül bir
seferinde “Artık bu kadar baskı yeter” dedi. Çünkü hükümet hem ABD tarafından,
hem de kuvvetlinin yanında yer almanın Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edeceğini
ileri süren kimi köşeyazarlarının ve TÜSİAD’ın da dahil olduğu savaş isteklileri
tarafından sıkıştırılmaktaydı. Bunlara ek olarak, kimi medya mensupları
Türkiye’nin Irak’tan Musul petrolleriyle ilgili alacağının bulunduğunu, bunun
talep edilmesinin tam zamanı olduğunu ileri sürmeye başladılar. Hatta bunlardan
biri, bu alacağın para olarak değil de petrol olarak hesaplanması halinde
Türkiye’nin alacağının daha da artacağını yazıyordu[6].
Bu cepheye, Cumhurbaşkanı Ahmet N. Sezer’in de dahil olduğu
barış taraftarları, bir yandan ahlaki ve bir yandan da hukuki gerekçeler ileri
sürerek karşı çıkıyorlardı. Özellikle, yabancı askerlerin Türkiye’ye çağrılması
ve Türk silahlı kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesi için Anayasa’nın 92.
maddesinin “uluslararası meşruluk” aradığını vurguluyorlardı. Kuvvet
kullanılabilmesi ancak iki koşulda mümkündü: meşru savunma ve BM Güvenlik
Konseyi kararı. Burada ikisi de yoktu.
İkinci Tezkerenin Reddi
Tezkereye CHP karşı çıktı. AKP içinden de büyük muhalefet
geldi. Örneğin Meclis Başkanı Bülent Arınç ağır demeçler verdi. Devlet Bakanı
Ertuğrul Yalçınbayır tezkerenin Meclis’e gönderilme kararına katılmadığını,
yalnızca hükümetin bütünlüğünü bozmamak için imzaladığını, Genel Kurul’daki
oylama sırasında ret oyu kullanacağını açıkça söyledi. ABD saldırısına başından
beri şiddetle karşı koyan sivil toplum örgütleri, Meclis’te oylamanın yapılacağı
gün Ankara Sıhhiye’de, TBMM’ye iki durak ötede büyük bir protesto mitingi
düzenlediler. Mitinge kimi milletvekilleri de katıldı.
Sonuçta, 62.000 yabancı askerin gelmesine ve Türkiye’nin kuzey
Irak’a asker göndermesine izin veren tezkere TBMM’ye sunularak 1 Mart’ta
oylandı. AKP’nin kendi grubunu serbest bıraktığı (grup kararı almadığı) ve
oylamanın gizli yapıldığı oturuma 533 milletvekili katıldı, AKP’nin 97 fire
verdiği hesaplanan oylamada 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı ve
tezkere, gerekli olan salt çoğunluk sağlanamadığı için reddedildi.
Bu çok önemli kararın çok önemli sonuçları oldu. Türkiye’ye
bir özgüven geldi. Kamuoyu araştırmalarına göre, saldırıya yüzde 85 ila 94
oranında karşı olan halk, parlamentosunu sevdi. Dünya, Türkiye’nin bir “muz
cumhuriyeti” olmadığını anladı. Ne kadar isteksiz de olsalar; uluslararası
medya, kamuoyu ve çeşitli ülkeler daha önce Türkiye’ye yaptıkları “paralı asker”
muamelesini bırakıp takdir belirtmeye başladılar; “Türk Meclisi Rüşveti
Reddetti” (Radikal, 6 Mart 2003’den El Kudüs gazetesi, 4 Mart
2003) başlıklı yazılar çıkmaya başladı. Daha önce, pazarlıklar sırasında
Türkiye’yi Amerikan generalleri önünde göbek atan ve sutyenine dolar sokturan
bir dansöz biçiminde çizen Amerikan karikatürleri, bu ret kararından sonra aynı
karikatüre ikinci bir kare daha eklediler: aynı dansöz, bir kalça hareketiyle
Amerikan generalini masasından aşağı yuvarlıyordu. Bir diğer karikatürün birinci
karesinde Bush “Irak’ta demokrasi görmek istiyoruz” derken, ikinci karede
“...ama Türkiye’de değil” demekteydi. 6 Mart 2003’te Çin’in de
Fransa-Almanya-Rusya üçlüsüne katılmasının bu kararla ilgisi olup olmadığı ise
tartışmaya açıktır.
Saldırı taraftarı olanlarsa, ABD’nin ve kendilerinin hiç
beklemedikleri bu ret karşısında ilk anda şu görüşleri ileri sürdüler: AKP
parçalanıyor; piyasalar çökecek; ABD bunu Türkiye’nin yanına bırakmayacaktır; bu
durumda ABD bir Kürt devleti kurdurabilir.
Tezkerenin TBMM’ye tekrar sevk edilmesini isteyen bu tepkiler,
özetle şu mantık silsilesine dayanmaktaydı:
1) ABD, Türkiye izin vermeyerek kuzey cephesinin açılmasına
engel olsa bile Irak’ı yine vuracaktır.
Buna itiraz edenlerin söyledikleri ise şuydu: Bizzat Batılı
kaynaklar, saldırının kısa sürmesi halinde ABD ve İngiltere’nin yüzde 11 kayba
uğrayacaklarını, oysa uzun sürerse kayıpların yüzde 38’e çıkacağını
belirtmektedir. Kısa süren saldırı sonunda varili 20 dolara inecek olan petrol,
uzun sürerse 100 dolara dayanacaktır. Saldırı uzun sürmek zorunda kalırsa
masraflar astronomik biçimde katlanacaktır. Özellikle de, bandoyla giden gençler
fermuarlı siyah torbalar içinde dönmeye başlayınca saldırının asıl maliyeti
kendini belli edecektir. İhtiyatlı bir ABD, kuzey cephesi olmadan saldırıya
geçmez.
2) Türkiye ABD’yi küstürmüştür; ABD bu durumda Türkiye’yi
ekonomik bakımdan çok zor durumda bırakır.
Buna itiraz edenler ise İMF’nin iki “vitrin ülke”sinden
birinin Türkiye olduğunu, diğerinin (Arjantin) batmış olduğu bir durumda
Türkiye’nin de batmasının İMF açısından büyük sorun oluşturacağını, bu kadar
borçlu bir ülkenin batırılmasının alacaklılar için de çok büyük sorun
yaratacağını ileri sürdüler. ABD Türkiye için çok önemli olmakla birlikte,
emperyalist bir politikaya girişen ABD için Türkiye’nin önemi daha az değildi.
Kaldı ki, çekilecek sıkıntılar, Türkiye’nin bir türlü yapamadığı bir kemer
sıkmayı gündeme getirerek ülkeyi nihayet doğru bir yola sokabilirdi.
Diğer yandan, tezkerenin reddine rağmen, ABD hiç de küsmüş
görünmüyor, özellikle Şırnak ve Mardin illerinde işyerleri, depolar ve oteller
kiralama eylemine devam ediyordu.
3) ABD, Türkiye’yi masaya oturtmaz.
Buna itiraz edenler, 1991’de Baba Bush’a her türlü kolaylığı
daha istemeden sağlayan T.Özal’ın masaya oturtulmadığını, dahası, o dönemde
Türkiye’nin uğradığı zararların bile karşılanmadığını hatırlattılar. Kaldı ki,
siyasal tarih, hegemon devletin kendi en yakın müttefiklerini bile zamanı
gelince devreden çıkardığını gösteren örneklerle doluydu. Örneğin İngiltere,
1916’da yaptığı gizli Sykes-Picot anlaşmasında kuzey Irak’ı Fransa’ya vermişken,
arada geçen birkaç yıl içinde bölgede petrol çıktığı için, 1920 Sevr Barış
Antlaşmasında kuzey Irak’ı kendine ayırmıştı. Aynı gizli anlaşmada, İzmir
bölgesini İtalya’ya vermişken, İngiltere bu kenti kendi sözünü daha kolay
geçireceği Yunanistan’a daha 1919’da tahsis etmişti.
4) ABD bu durumda Kürt devletini engellemez.
Bu mülahazayla, tekrar klasik konumuza, yani Türkiye’nin Kürt
devleti korkusuna dönüyoruz. ABD’nin her istediğinin yapılmasını savunanlar,
Türkiye’nin bu büyük korkusuna değinerek, ülkeyi istedikleri yöne
sokabileceklerini hesaplamaktaydılar.
1 Mart’ta ikinci tezkerenin reddinin hemen arkasından
gerçekleşen şu kronoloji, Türkiye’yi bir noktaya getirmek için nasıl Kürt
sorununu gündeme getirmenin yetip de artacağını göstermek bakımından epey ilginç
(haberler için, aşağıda verilen tarihlerin bir gün sonrasındaki gazetelere
bakılmalıdır):
Türkiye’nin Kürt Devleti Korkusunun Doğurduğu Sonuçlar ve
Üçüncü Tezkerenin Geçişi
3 Mart: kuzey Irak’ta bir grup Kürt’ün, Barzani’nin
peşmergelerine rağmen ve onlara taş atarak, Türk bayrağına tükürmesi ve sonra
yakması.
5 Mart: Genelkurmay Başkanı Özkök’ün bu olaya büyük tepki
gösteren ve reddedilmiş olan tezkerenin tekrar getirilmesini destekleyen demeci:
“Savaşanlara yardımcı olmalıyız”.
6 Mart: ABD’nin çeşitli işyerleri ve depoların yanı sıra arazi
de kiralamaya başlaması. 1500 dolar maaş verilecek 600 kişilik bir “rehber
ordusu” kurmak için ABD’nin Ankara Hilton’da sınav düzenlemesi.
7 Mart: O zamana değin İskenderun limanından dışarı çıkmasına
izin verilmeyen Amerikan malzeme konvoylarının Irak sınırına doğru harekete
geçmesi.
Aynı gün, Genelkurmay Başkanlığının bir açıklama yaptığı
görüldü: “TBMM’nin 6 Şubat 2003 tarihli tezkeresi ile hükümete verilen yetki ve
imza altına alınan mutabakat muhtırası uyarınca çeşitli üs ve tesisler ile
bunlar arasındaki kara ve demiryollarında yabancı ülke askerî personeli, araç ve
teçhizatlarının hareketi görülmekte, bunlar bazen izinsiz faaliyetler olarak
yansıtılmaktadır. Yabancı unsurlarca yürütülen faaliyetler, Meclis yetkisine
dayalı mutabakat muhtırasına uygun olarak yapılmaktadır ve TSK ve ilgili
makamlarca yakından kontrol edilmektedir” (Radikal, 7 Mart 2003).
Yani, ilk tezkerenin kabulü üzerine, Genelkurmay Başkanlığı
ABD’yle 8 Şubat tarihini taşıdığı anlaşılan gizli bir mutabakat imzalamış ve
Mardin – Kızıltepe – Nusaybin – Oyalı arasındaki bölgede “merkez lojistik üs”
kurma hakkını bu ülkeye vermişti. M.Balbay’ın Cumhuriyet’te birkaç gün
sonra açıkladığı gizli mutabakatta, ABD askerî donanımlarının “harbin sonuna
kadar” bölgede kalacağı hükmüne de yer veriliyordu (Cumhuriyet, 10 Mart
2003). Ertesi gün, Akşam gazetesinden H.Atis’in haberine dayanarak
M.Aşık’ın Milliyet’te açıkladığı içerik daha ayrıntılıydı: 40.977 ABD
askeri İskenderun-Mardin hattına konuşlandırılacak, 23.000 ABD askeri ise Silopi
üzerinden Irak’a geçecekti. Batman (34 uçak, 6 helikopter, 2224 personel),
İncirlik (131 uçak, 6713 personel), Diyarbakır (12 uçak, 11 helikopter, 3655
personel), Gaziantep Oğuzeli (668 daimi personel), Sabiha Gökçen (28 uçak, 2336
personel), Çorlu (18 uçak, 1287 personel) ve Afyon (20 uçak ve 188 personel)
havaalanları ve askerî üslerinde ABD uçakları konuşlanacaktı. Taşucu limanında
301, Mersin’de 206, İskenderun’da 2950, Nusaybin’de ise 2377 Amerikan askerî
personelinin bulunması da kararlaştırılmıştı.
Bütün bunların, yalnızca liman ve havaalanı modernizasyonunu
öngören TBMM kararıyla ne ilgisi olduğu tabii ki şiddetli tartışmalara konu
oldu. Meclis Başkanı Bülent Arınç, ikinci tezkere reddedildiği halde Amerikan
askerî sevkıyatının yapılmasını eleştirdi ve milletvekillerini denetim
mekanizmalarını çalıştırmaya davet etti. Bu davetten birkaç gün sonra, gensoru
önergesi vermesi beklenen CHP, ancak bir araştırma önergesi verdi, fakat bu
makalenin yazıldığı tarihe (27 Mart) kadar bundan hiçbir ses çıkmamış
bulunuyordu. Bununla birlikte 11 Mart’ta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal hükümeti
ABD’yle gizlice anlaşmakla itham etti ve “uzun süreli asker konuşlandırılması
halinde Güneydoğu’nun işgal edilmiş olacağı”nı söyledi.
9 Mart tarihli gazeteler Türkiye ile ABD’nin, Türk
askerlerinin kuzey Irak’a tek başına ve insani amaçlı geçişinde anlaştıklarını
ve bu mutabakatın Türkiye’nin topraklarını Amerikan askerlerine açmasından sonra
geçerli olacağını yazdılar. Türkiye’nin kuzey Irak’a girme yolundaki büyük
arzusu, ABD’nin tezkere reddine rağmen yılmaması sonucunu doğurmaktaydı. 14 Mart
tarihli gazeteler Büyükelçi Pearson’ın bu durumu yazılı belgeye bağlamak
istediğini gösteriyordu: ABD, Türkiye’nin hava sahasını açmasını talep etmekte
ve 11 adet hava koridorunun açılmasını istemekteydi. Buna karşılık, topraklarını
açmayı reddettiği için artık Türkiye’ye herhangi bir yardım paketi verilmesi söz
konusu olmayacağını Dışişleri Bakanı Powell bildirdi. Tam tezkere olmadığı
takdirde para da gelmeyecekti (Milliyet, 19 Mart 2003).
Hemen arkasından, Bush’un Ankara’ya gelen özel temsilcisi
Halilzad açıklama yaptı: “K.Irak’a girerseniz, askerleriniz ile Kürtler ve
Amerikan kuvvetleri arasında çatışma çıkması riski vardır” (Milliyet, 16
Mart 2003). Amerikan yetkililerinin söylediklerine göre ABD, savaşta dost
güçleri belirlemek için uçaklarına özel kodlar yüklüyordu ve Türkiye eğer kuzey
Irak’a tek yanlı (yani, ABD’nin izni olmadan) girerse bu nedenle yanlışlıkla
vurulabilirdi (Cumhuriyet, 20 Mart 2003).
Bunun üzerine 20 Mart günü, TBMM’de üçüncü bir tezkere oylandı
ve 202 ret oyuna karşılık 332 oyla kabul edildi. AKP’ye 40 fire verdirdiği
hesaplanan tezkere Türk silahlı kuvvetlerinin kuzey Irak’a gönderilmesine ve
yabancı hava kuvvetlerinin Türk hava sahasını kullanmasına altı ay süreyle izin
veriyordu.
Aynı gün sabaha karşı, Irak’a ABD-İngiltere saldırısı tomahawk
füzelerinin fırlatılamsı ve güneydeki Kuveyt’ten işgalle başladı. Bununla
birlikte, birkaç gün sonra harekatın hiç de beklendiği gibi gitmediği anlaşıldı.
Bir kere, yaklaşan yaz mevsiminin harekatı olanaksızlaştıracağını gören ABD
yeterince zaman kaybettiği düşüncesiyle bir an önce aceleyle saldırmıştı.
İkincisi, saldırıyla birlikte Saddam’a isyan etmeleri beklenen Şiiler çok ciddi
bir direniş gösteriyorlardı. O kadar ki, bir süre sonra işgal kuvvetleri büyük
kentlere değil kasabalara bile giremeyince, çölde onların etrafından dolaşarak
Bağdat’a ilerlemeyi denediler. Fakat bu sefer de kendilerine gerilla usulü
saldırılarla ciddi ölçüde taciz başladı. İşgalci kuvvetler yanlışlıkla birbirine
ateş etmeye, helikopter ve uçak kaybetmeye, ama asıl önemlisi, ölü ve esir
vermeye koyuldular. Bu haberler ABD televizyonları tarafından Amerikan
kamuoyundan saklanıyordu. Fakat tesadüfen Filipinler televizyonunu izleyen
Filipin asıllı bir Amerikalı anne esir düşen oğlunu televizyonda görünce, Bush
yönetimi ölü ve esir ana-babalarının ciddi baskısına uğramaya başladı. Bu baskı,
zaten harekatın başından beri yanlış taktik izlendiğini ileri süren Körfez
Savaşı komutanlarının ağır eleştirileriyle birleşince, Yönetim zor duruma düştü.
Bu satırların yazıldığı
günlerde, bu beklenmedik durumu hiç hesaplamayan ABD’nin telaşa kapılarak,
toprakta konuşlanma isteyecek dördüncü bir tezkere peşine düştüğü haberleri
çıkıyordu. Fakat bu kolay iş değildi.
O sırada, beklenmedik bir
gelişme oldu. Bu gelişmeyi, SBF Öğretim Üyesi Çağrı Erhan’ın HaberAnaliz
internet gazetesindeki yazısından izleyelim:
Daha önce, hava sahası
izni üçüncü tezkereyle verildiği halde yardım paketinin rafa kalktığı
açıklanmıştı. Oysa ABD Başkanı Bush, Irak operasyonunun masraflarını karşılamak
için 25 Mart’ta Kongre’ye sunduğu 74,7 milyar dolarlık bir ek bütçede, Irak
operasyonuna ve terörle mücadele faaliyetlerine destek veren ülkeler için
yaklaşık 8 milyar dolarlık bir pay öngörülmekteydi. Bu son kalem içinde
Türkiye’ye de 1 milyar dolarlık hibe verilecek, Türkiye isterse bunu 8 milyar
dolarlık bir kredi biçiminde de kullanabilecekti. Yeni tezkere çok riskliydi. Bu
beklenmedik bonkörlük hem Türkiye’ye daha fazla ihtiyaç olursa diye ilişkileri
koparmamak, hem de İncirlik’in ABD savaş uçaklarına açılması için gündeme gelmiş
olabilirdi. Ç.Erhan, İncirlik’in statüsünün buna kesinlikle izin vermediğini
şöyle anlatıyor:
İncirlik’in Statüsü
Aralarında İncirlik’in de
bulunduğu Türk-ABD ortak askerî tesisleri, her yıl otomatik olarak uzayan 1980
tarihli Savunma ve İşbirliği Anlaşması (SEİA) çerçevesinde ve ancak NATO
amaçları doğrultusunda, NATO alanında ve meşru müdafaa kapsamında
kullanılabiliyor.
SEİA’nın giriş bölümünde, bu
anlaşma kapsamındaki Türk-Amerikan işbirliğinin, “BM Yasasının amaç ve ilkeleri
çerçevesinde ve NATO antlaşmasının 1. ve 2. maddelerine uygun olacağı” yazılı.
BM Yasasının amaç ve
prensipleri, en başta (md.1) “Uluslararası barış ve güvenliği korumak”tan söz
ettiğine göre, buraya uymuyor.
NATO antlaşmasının 1. maddesinde
ise, “Taraflar ... uluslararası ilişkilerinde, BM’nin amaçlarıyla herhangi bir
surette örtüşmeyecek tehdit veya kuvvet kullanmaktan çekinmeyi taahhüt ederler”
ifadesi yer alıyor.
Diğer yandan, İncirlik’in ancak
NATO operasyonlarından kullanılması mümkün. Çünkü SEİA’nın 5. maddesi şöyle: “Bu
anlaşmada öngörülen savunma işbirliğinin kapsamı NATO Antlaşmasından doğan
yükümlülüklerle sınırlı olacaktır”. Irak saldırısı bir NATO yükümlülüğü veya
operasyonu değil. Diğer yandan, İncirlik’in hukuksal statüsünü düzenleyen ve
SEİA’ya ekli olan “Türkiye Cumhuriyeti ile ABD Hükümetleri Arasında Tesisler
Konusunda 3 Numaralı Tamamlayıcı Anlaşma”nın birinci maddesi de SEİA’nın bu 5.
maddesine gönderme yaparak, bu tür ortak üslerin ancak “NATO kapsamındaki
operasyonlarda” kullanılabileceğini tekrarlıyor.
Yani, İncirlik ortak savunma
tesisinin ABD tarafından Irak’a saldırı için kullanılması hukuken imkansız.
Çünkü hem herhangi bir BM Güvenlik Konseyi kararı yok, hem Türkiye’nin bir meşru
müdafaa durumunu yok, hem NATO’nun bu yönde bir kararı yok.
Bu durumda, acaba Türkiye
ABD’yle yeni bir anlaşma yapıp İncirlik’i kullandırabilir mi? Bunun yanıtını da
bizzat NATO Antlaşmasının 8. maddesi veriyor: “Taraflar ... bu anlaşma
hükümlerine aykırı herhangi bir uluslararası taahhüde girişmemek vecibesini
yükümlenirler.” Yani bu madde, bir savunma örgütü olan NATO’ya üye ülkelerin
birbirleriyle saldırı amaçlı yeni anlaşmalar yapmalarını yasaklıyor.
3)
Türkiye’nin Irak Politikasının Özeti ve Tahlili
Bu makalenin başında da
belirtildiği gibi, Türkiye, jeostratejik konumu sayesinde boyundan çok önemli
işlere imza atabilen bir devlet türünün en tipik temsilcilerinden biridir:
Stratejik OBD. Stratejik Orta Büyüklükte Devlet.
Nitekim, kağıt üzerinde bütün
ölçütler (borç, vb.) ABD’nin Irak saldırısına Türkiye’nin hemen boyun
eğivereceğini gösterdiği halde, 1 Mart 2003’te böyle olmamıştır. Bütün dünyanın
ve yerli/gönüllü Amerikalılarımızın hayretle açılan gözleri önünde Türkiye, ABD
askerlerini toprağına kabul etmeyi reddetmiştir. AKP hükümeti, deyim yerindeyse,
ipe un sererek haftalar kazanmış ve dünya barışına haftalar kazandırmıştır.
Bütün dünyanın iki dudağı arasına baktığı ABD’yle dişediş pazarlık yapmış ve
sonunda hayır diyebilmiştir. Sonuçta ABD yalnızca güneyden saldırmak zorunda
kalmış ve bu yüzden çok güç duruma düşmüştür. Bunu sağlayan, ister bazılarının
dediği gibi beceriksizlikten kaynaklansın, ister benim düşündüğüm gibi “kararlı
kararsızlık” olarak yorumlansın, AKP’nin Stratejik OBD politikasıdır.
Fakat Türkiye’nin bu doğal gücü,
kendisinin kronik bir korkusu tarafından çok büyük ölçüde tahrip edilmektedir:
Kürt sorunu. Türkiye’nin gerek iç ve gerekse dış politikada yumuşak karnı Kürt
sorunudur. Türkiye’yi belli bir yere getirmek isteyen tüm ülkelerin yaptıkları
bütün iş, bu yumuşak karına dokunmaktan ibarettir. Nitekim, ABD’nin asker
konuşlandırma projesinde en büyük kozu, Türkiye’nin kuzey Irak’ta kurulabilecek
bir federe Kürt devletini önlemek için kuzey Irak’a girme yolunda gösterdiği
olağanüstü istektir. Türkiye gibi bir Stratejik OBD’nin bu hale düşmesi en hafif
terimiyle yazıktır.
Türkiye’nin Irak politikası bir
dış politika olgusu değildir. İç politika olgusudur. Çünkü bu politika doğrudan
doğruya ve yalnızca Türkiye’nin Kürt sorununa endekslidir. Türkiye kendi
Kürtlerini zorunlu vatandaşlıktan gönüllü vatandaşlığa terfi ettirmeden de, bu
durumun değişmeyeceğini söylemek yanlış olmaz.
Türkiye’nin kuzey Irak’da bir
Kürt devleti kurulmasından rahatsız olmasının tek nedeni, kendi Kürtlerinden
emin olmamasıdır. Bunun nedeni de, ciddi reforma yanaşmamasıdır. Çünkü böyle bir
reformun, yani Kürt kökenli yurttaşlarının alt kimliğini rahatça ifade etmesine
olanak vermenin (Kürtçe öğrenilmesine, çocuklara Kürtçe isim konmasına, Kürt
Enstitüleri açılmasına, vb.) Türkiye’yi parçalayacağından korkulmaktadır.
Oysa, Türkiye’yi bu kısır
döngüden kurtarabilecek, onun Stratejik OBD niteliğini rahatça kullanmasına
olanak tanıyabilecek tek şey, bu reformdur. Bu reform, Kürt ağırlıklı illerde
büyük bir ekonomik reform paketiyle aynı anda açıldığı takdirde, yani Kürt
kökenli yurttaşlara aynı anda hem iş ve aş, hem de demokrasi verildiğinde, bu
yurttaşları Türkiye’ye kopmaz bağlarla bağlayacaktır. Zaten şu anda kuzey Irak
Kürtleriyle aralarında ciddi bir ekonomik gönenç ve demokrasi eşiği bulunan
Türkiye Kürtlerinin, böyle bir durumda uçurum halini alacak bu eşikten aşağıya
atlamak için çıldırmış olmaları gerekir. Özellikle de, maddi avantajları ve
kültürel kimlikleri ön plana çıkaran küreselleşme çağında bunun böyle olduğu
kuşku götürmez.
Fakat Türkiye, 1930’larda
saptanan politikaları aşamamakta ve Sevr Paranoyası yüzünden durmadan kendi
bacağına kurşun sıkmaktadır. Bunu, bu makalenin, en azından Çekiç Güç
uygulamasından bu yana yeterince açık biçimde ortaya koyduğunu düşünüyorum.
Bir de, AKP’nin 1930’ların
damgasını taşımayan bir parti olmasının, Türkiye’nin Stratejik OBD niteliğinin
mümkün olduğunca güçlü biçimde ortaya çıkmasına en büyük katkıyı yaptığına
samimiyetle inanıyorum.
* * *
[1] Bu
kavramlar için bkz. B.Oran (ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş
Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1, 7. baskı,
İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s.29-46.
[2]
Ermenilere benzemek konusunda çok ilginç bir yazı için bkz. Hrant Dink,
“Bir Bilenden ‘Ya Rabbi’ye”, Agos, no.361, 28 Şubat 2003.
[3]
Buradan, “ABD Saldırısı Dönemi” altbaşlığına kadar, benim Kalkık
Horoz, Çekiç Güç ve Kürt Devleti, genişletilmiş ikinci basım,
Ankara, Bilgi Yayınevi, 1998 kitabımdan özetledim. Orada verdiğim
dipnotları burada veremedim. Yazdıklarımı nerelerden aldığımı görmek
için kitaba bakmak gerekiyor.
[4]
İMF’nin “yeşil ışık”ının tarihsel perspektif içinde özetle anlatılması
için bkz. “İMF” başlıklı kutu, Türk Dış Politikası, Cilt 1,
s.481.
[5]
Kavram için bkz. “Eksen Ülke” başlıklı kutu Türk Dış Politikası
kitabı, Cilt 1, s.32.
[6]
Türkiye, İngiltere ve Irak’la 1926 yılında yaptığı anlaşmayla, Musul’dan
vazgeçmek karşılığında, Irak petrollerinden Irak devletine düşen payın (royalty)
yüzde 10’unu 25 yıl süreyle alma hakkı kazanmıştı. Hikmet Uluğbay’ın
Petropolitik kitabında yaptığı hesaplara göre, Türkiye’nin buradan
bir miktar alacağı kalmıştı. Fakat bugüne kadarki bilgilere göre, bunun
sebebi Irak’ın ödemeyi reddedişi değildi. 1955’te Menderes Irak’la
Bağdat Paktını kurduğu için bir cemile yapmış ve bütçeden ilgili alacak
kalemini kaldırtmıştı. Bu kalemin 1959’da tekrar konmasının sebebi,
1958’deki General Kasım darbesiydi. Kalemin 1986’da bir daha geri
gelmemek üzere kalkmasının nedeni ise, T.Özal’ın Irak’a ihracat yapmak
istemesiydi. Bu konuda Irak’tan talepte bulunulmasını uygun görmeyenlere
göre, bu alacağın miktarı ne kadar olursa olsun, Irak’ın böylesine hukuk
ve ahlak dışı bir saldırıya uğradığı bir sırada böyle şüpheli bir
alacağı istemek komşuluğa ve onurlu bir Türkiye’ye sığmazdı ve ancak
“Koyun can derdinde, kasap et derdinde” deyimiyle ifade edilebilirdi.
Konunun tarihsel gelişimi için bkz. İlhan Uzgel, “1923-39 İngiltere’yle
İlişkiler”, B.Oran (ed.), Türk Dış Politikası, cilt 1, s.267-271.
Birikim Dergisi