Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 232 Üye Adayı ve 16 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Baskın Oran: Kemalizm, İslamcılık, Küreselleşme
Tarih: 06.05.2007 Saat: 21:25 Gönderen: karakutu
 

(Türkiye’de “Yüce Sadakat Odağı” Kavramı Üzerine Düşünceler)

Günümüz Türkiyesindeki toplumsal sadakat odağı sorunuyla ilgili olan bu makalede, bu açıdan, Cumhuriyet’in ilanından bu yana ülkemizdeki milliyetçilik, İslamcılık ve küreselleşme ilişkilerini incelemek istiyorum.

“Ulus-sonrası devlette sadakat”, çok yeni bir konudur. Bu nedenle, işin başında, birtakım süreçlere ve genel kavramlara kısa bir göz atmak ve bu arada da birtakım varsayımlar ileri sürmek gerekiyor.

I – GİRİŞ: SÜREÇLER, KAVRAMLAR, VARSAYIMLAR

Sadakat, daha doğrusu Yüce Sadakat Odağı (YSO), belli bir toplumdaki bireylerin, bir bütün oluşturmak üzere etrafında birleşmeye karar verdikleri en yüce kavramdır.

YSO’nun anlamını tam olarak saptayabilmek için 1) Bu kavramın formüle edilme sürecini dikkatle izlemek ve bu süreçte yer alan kavramları tanımlamak; 2) YSO’nun niteliklerini belirlemek gerekiyor.

Süreç ve Kavramları:

Bu sürecin başlangıç noktası, belli bir sosyo-ekonomik düzenin temeli olan Üretim Biçimi (ÜB) kavramıdır.

Her ÜB bir Ekonomik Pazaryeri’nde gerçekleşir. Her seferinde yeni (ve daha gelişmiş) bir ÜB ortaya çıktığında alanı genişleyen bu toprak parçası, insanların “Vatan” dediği yerdir. İnsanlar bu sınırları her seferinde değişen (genişleyen) toprak parçasını vatanları sayarlar, çünkü tüm sosyo-ekonomik faaliyet (yani, özetle, yaşamın ta kendisi) bu toprak parçasının sınırları içinde cereyan eder.

Her yeni ÜB kendi Tutunum İdeolojisini (Tİ) ortaya koyar. Tİ, toplumun başat grubunun yada egemen sınıfının[1], kendi değerler ve çıkarlar bütünü içinde, toplumu güçlü bir biçimde birarada tutmak için formüle ettiği ana ideolojidir[2].

Yeni bir Tİ ortaya çıktığı zaman, toplumun bu ideolojinin verilerine göre yeniden örgütlenmesini sağlamak için, yeni bir YSO ortaya atılır. Bu süreç şöyle formüle edilebilir:

Yeni ÜB à Yeni Tİ àYeni YSO.

Burada şu da unutulmamalıdır ki, her YSO bir “kurum” tarafından desteklenecek, bu kurum da söz konusu başat grup/egemen sınıf tarafından temsil edilecektir.

Bu süreci somutlaştırabilmek için, Osmanlı İmparatorluğunun ve özellikle de Türkiye Cumhuriyetinin ayrılmaz parçası olduğu Avrupa tarihini ortaçağdan günümüze ele alalım (bkz. Tablo 1) [3].


Ortaçağdan Buyana Tutunum İdeolojisi ve Yüce Sadakat Odağı

Temsil Eden

Kilise

(Ruhban/

Aristokrasi)

Parlamento

(Burjuvazi)

Komünist Parti (Nomenklatura)

(?)

Yüce Sadakat Odağı

Tanrı

Ulus

Emek

?

(Birey ?)

Tutunum İdeolojisi

Din

Milliyetçilik

Proletarya Enternasyonalizmi

?

Ekonomik Pazaryeri (“Vatan”)

Malikâne

Bağımsız Ulusal Devlet

Proleter Devlet

Dünya

Üretim Biçimi

Feodalizm

(Ulusal)

Kapitalizm

Komünizm

Uluslararası Kapitalizm (Küreselleşme)

 Evre                            1 >                           2 >                  2a>                         3

Bu tablo şöyle açıklanabilir:

Feodal düzen Karanlık Çağların küllerinden doğdu. Bu dönemi Vandal saldırılarından özellikle kale misali manastırları sayesinde ayakta kalarak atlatan Kilise, çaresiz kitlelerin tek sığınağı olduğundan, bağışlar ve miraslar sonucu büyük servet (özellikle, toprak) sahibi oldu. Diğer yandan Ruhban, zamanın biricik “ileri teknoloji” bilgisine, yani Latince okuma ve yazmaya sahip tek unsurdu. Bu nedenle ortaçağda Kilise feodal beylerin en büyüğü olarak ortaya çıktı ve doğal olarak Tİ’yi o saptadı: Din[4].

Feodalizm’de Din YSO olarak Tanrı’ya işaret etti. Tanrı tabii ki Kilise kurumu tarafından temsil ediliyordu. Kilise de, pratikte esas olarak Ruhban (kendileri de birer feodal bey olan din adamları) ve ayrıca feodal aristokrasi tarafından temsil edilmekteydi (Tablo 1, Evre 1).

ÜB Feodalizm’den (mutlakiyetçi krallığın ekonomik doktrini olan) Merkantilizm’e[5] dönüşünce Pazaryeri çok büyüdü. Çünkü ticaret Malikâne’nin sınırlarını aşmış, Mutlakiyetçi Krallık denilen topraklara yayılmıştı. (Zaten, Kral’ın diğer feodal beyleri ortadan kaldırarak mutlakiyetçi krallığı kurmasına Burjuvazi pazaryeri genişleyecek diye yardımcı olmuştu).

“Toprak” (territory) kavramında meydana gelen bu radikal değişiklik, tarihte her zaman olduğu gibi, insanların zihniyetinde büyük değişikler yaptı. Artık ticaretin krallığın en ücra noktalarına kadar ulaşması sonucu, kaçınılmaz olarak önce ortak bir dili, sonra da ortak duyguları vs. birlikte götürdü. Malikâne yerine insanlar artık bütün krallığı “vatan” olarak tanımlamaya başladılar.

Aydınlanma’nın akılcı ilkelerinin 17. Yüzyılda egemen olduğu bu ulus inşa sürecinde bir an YSO Prens tarafından doldurulmuş gibi gözükse de (Hobbes’un iyi hükümdarı Leviathan hükmetme gücünü artık Tanrı’dan almıyordu), Merkantilizm’den Kapitalizm’e geçişle birlikte, son ve en önemli baklasını Rousseau’nun oluşturduğu bir filozoflar zinciri bu makama sonunda Ulus kavramını oturttu. 1789’daki Devrim ateşinin yardımıyla, Tİ makamına Milliyetçilik geçti[6]. XVI. Louis giyotine yollanınca, ulus Ulusal Parlamento tarafından temsil edilmeye başlandı. Tabii, pratikte YSO’yu asıl temsil eden, Ulusal Devlet sınırları içinde milliyetçilik sayesinde bir ticaret tekeli kuran Ulusal Burjuvazi idi. Çünkü ulusal parlamentoya ancak belli miktarda vergi ödeyenler seçilebiliyordu. (Tablo 1, Evre 2).

1917’den sonra kimi ülkelerde, YSO’ya Emek faktörünü oturtan yeni bir ÜB ortaya çıktı: Komünizm (Tablo 1, Evre 2a. Bu sütun, dünyada yaygınlık kazanmadığı ve şu anda geçerliğini yitirmiş gözüktüğü için, diğer sütunların aksine siyah putnolarla değil, beyaz italik puntolarla basılmıştır).

Günümüzde, genellikle “Küreselleşme” olarak anılan yeni bir Tİ’nin ortaya çıkmasına tanık oluyoruz: Uluslararası Kapitalizm (Tablo 1, Evre 3) [7].

Bu Evre 3 hem Evre 2’nin hem de 2a’nın antitezi. Zaten dünyadaki egemen üretim biçimi olan Kapitalizm’in karşısında bir tür “istisnai” üretim biçimi olarak yer almış ve en azından uygulandığı biçimiyle (“reel sosyalizm”) kapitalizmden daha ileri bir üretim biçimi sunamamış olan Komünizm, yine en azından şu anda, bir dünya sistemi olmaktan çıkmış durumda. Ulusal Kapitalizm de tüm unsurlarıyla sona erme sürecine girdi: Ekonomide devlet girişimleri, ulusal toprak üzerinde yetki tekeli, kültürel yaşamda milliyetçilik ve hepsinden de önemlisi, YSO olarak Ulus kavramı. Bütün bunların nedeni, toprak kavramının yeniden değişiyor oluşu: Bir zamanlar burjuvaziyi yaratmış olan “ulusal” sınırlar artık onun boğazını sıkıyor. Burjuvazi bu sınırları artık kaldırmak istiyor.

Bu Evre 3 hakkında şu anda bütün bildiğimiz, yeni ÜB’nin Uluslararası Kapitalizm, onun yeni pazaryerinin de tüm Dünya olduğu. Yeni Tİ henüz ortalarda yok ve bu “yeni dünya düzensizliği”nde ortaya çıkması da pek beklenmiyor. YSO Birey’e doğru eğilim gösteriyor, ama onu kimin temsil edeceğini şimdiden söylemek mümkün değil.

YSO’nun Nitelikleri:

1) Önce, şu soruyu halletmek gerekiyor: Niçin “yüce”?

Çünkü her bireyin birden fazla sadakat odağı var. İnsan ailesine, doğduğu yere, işine, mensup olduğu etnik gruba vs. sadakat duyar. Hepsinin üzerinde, insan kendi kendisine “sadakat” duyar, çünkü insanın hayatta kalmasıyla doğrudan bağlantılı olan bireysel çıkar tüm içgüdülerin en temel olanıdır.

Fakat YSO bu türden içgüdülerin sonucuyla karıştırılmamalıdır. YSO’nun Tİ tarafından belirlenen bir kavram olduğu, Tİ’nin de ÜB’nin bağımlı değişkeni olduğu akılda çıkarılmamalıdır.

Bu açıdan, bireyin duyduğu çeşitli sadakatlar insanın alt kimliklerine, YSO da onun üst kimliğine benzetilebilir. Bir insanda alt kimlikler çok sayıda olabilir (zaten, insan ne kadar çok alt kimlik sahibiyse o kadar “gelişmiş” sayılır; diğer yandan, ne kadar az alt kimliği varsa mağara adamına o kadar yakındır). Ama insanın üst kimliği yalnızca bir tanedir ve bu kimlik, alt kimliklerin toplamından yada onların ayrı ayrı her birinden farklıdır[8].

2) YSO, tanımı gereği, tek ve biriciktir. Herhangi bir anda birden fazla olamaz[9].

Toplumdaki YSO’yu tanımlamak için kullanılabilecek en iyi ölçütü ortaya koyan şu soruyu sormak, bu konuyu en kolay biçimde açıklığa kavuşturmamıza olanak verebilir[10]: “İktidar yetkisinin kaynağı nedir?”

Bu sorunun yanıtı örneğin “Tanrı” yada “Ulus” olabilir, ama asla bunların ikisi birden aynı anda yanıt olamaz, çünkü birbirlerini ortadan kaldıran kavramlardır[11].

YSO aynı anda ancak bir tane olabilir, ama tabii ki Tİ’nin değişmesi sonucu değişebilir. Eğer bir toplum içinde bir YSO çatışması hissediliyorsa, o toplum değişme halinde demektir ve mutlaka bunalımdadır. Bu bunalım, yeni Tİ topluma yeni bir YSO kabul ettirince sona erecektir. Hatta o zaman bile, toplumun kimi kesimleri ve özellikle de yeni ÜB’den zarar gören kimi toplumsal sınıflar bunalım içinde olmaya devam edecektir[12].

3) Böyle bir bunalım doğduğu zaman, toplumsal evrimin yönü, yani aynı zamanda da YSO’nın gittiği yön, zorunlu olarak ileriye dönüktür. Yani Tablo 1’de soldan sağa doğrudur.

Bunun nedeni basittir: YSO, ÜB’nin bir fonksiyonudur ve bu durumda iç dinamik[13] tarafından yaratılan ÜB, tanımı gereği daha gelişmiş bir evreyi temsil eder; bu nedenle de bir geriye gidilmezlik noktasıdır: Daha gelişmiş bir ÜB’yi (kapitalizm) yaşamış olan bir toplum, hiçbir zaman daha geri bir ÜB’ye (feodalizm) ve dolayısıyla onun Tİ’sine ve YSO’suna dönmek istemeyecektir. Demokrasiyi tanımış bir toplum geriye gidip diktatörlükte karar kılmaz. Daha ileri bir aşamadan geri gitmek, ancak istisnai olarak, büyük bir felaket gibi durumlarda söz konusu olabilir[14].

4) Bu makalenin en can alıcı sorusu şudur: YSO’nun dış dinamik[15] tarafından değiştirildiği bir toplum, daha ileri bir evrenin etkisine maruz kalınca ne olur?

Yada, Tablo 1’in terimleriyle söylersek, Evre 1’den Evre 2’ye yukarıdan devrimle geçiş yapan (yani, gerçek bir ulus-devlet aşamasına tam ulaşamayan) bir ülke, Evre 3’ün dinamiklerinin etkisine maruz kalırsa (yani, ulus-devlet aşamasının ötesine geçmek zorunda bırakılırsa) ne olur?

Bu soru hem pratik, hem de kuramsal açıdan önemlidir. Pratik açıdan önemlidir, çünkü Batı dünyası dışında bu durumda çok sayıda ülke vardır. Kuramsal olarak önemlidir, çünkü böyle bir durumda söz konusu ülkeler Din’e, özellikle de İslam’a doğru “geriye gidiş” işaretleri verdiklerinden (Tablo 1’in terimleriyle, Evre 2’de bulunan bir ülkenin, Evre 3’ün etkisiyle karşılaşınca Evre 1’e dönmek istemesi durumu), YSO sürecinin geriye dönmeyeceği varsayımı ciddi sorunla karşılaşmaktadır.

Bu makalenin temel varsayımı, böyle bir gelişmenin iki nedenle olanaksız olduğudur:

Birincisi, yukarıdaki paragraf 3’te de belirtildiği gibi, ÜB’nin gelişme süreci geriye dönüşsüzdür. İkincisi, Tİ ve onun YSO’sunu formüle eden ekonomik bakımdan egemen sınıf(lar), küreselleşmenin etkisiyle üstün evreye eklemlenecek ve bizzat saptayacağı yeni YSO’ya doğru toplumun “ileri” [16] geçiş yapmasını sağlayacaktır.

Bundan sonraki bölümler Türk tecrübesini inceleyecek ve bu varsayımı test edecektir.

II - KEMALİST DÖNEMDE “TANRI”DAN “ULUS”A GEÇİŞ

Yarı teokratik[17] Osmanlı İmparatorluğu Mustafa Kemal’in “yukarıdan devrim”iyle Evre 1’den Evre 2’ye geçti.

Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalistler, Yunanlılardan çok, daha önemli bir düşmanla çarpışmışlardı: Anadolu’nun her yerinde isyanlar tahrik eden Halife-Sultan’ın orduları[18].

Bu durumda Tanrı’dan Ulus’a geçiş daha Kurtuluş Savaşı bitmeden başladı[19]. Bir “azgelişmiş ülke milliyetçiliği”nin[20] ilk prototipinin ayrılmaz parçası olan bu süreçte, çoğu askerlerden oluşan Batılılaşmış seçkinler, esas olarak feodal bir toplumda, bir 17. Yüzyıl Aydınlanması atmosferi yaratarak bir “ulus” inşa etmeye giriştiler.

Bu YSO değişikliği, önce ümmet düzeninin temellerini yıkmayı, sonra da bir ulus-devletin temellerini atmayı amaçlayan bir “yukarıdan devrim”le yapıldı ve aşağıdaki zamandizinini izledi:

- 23 Nisan 1920: TBMM’nin açılışı.

- 20 Ocak 1921: Teşkilatı Esasiye Kanununun 1. Maddesi: “Hakimiyet bilâkaydüşart milletindir”[21] .İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir”.

- 1 Kasım 1922: TBMM kararıyla saltanatın kaldırılması[22].

- 29 Ekim 1923: Cumhuriyetin ilanı[23].

- 3 Mart 1924: Aynı günde üç çok önemli girişim: a) Halifeliğin kaldırılması, b) Şeriye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılması ve bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması, c) Tevhidi Tedrisat Kanunu sonucu medreselerin kapatılması ve tüm eğitimin bugünkü adıyla Milli Eğitim Bakanlığına bağlanması[24].

- 8 Nisan 1924: Şeri mahkemelerin kaldırılması[25].

- 30 Kasım 1925: Tekke ve zaviyelerin kaldırılması[26].

- 17 Şubat 1926: İsviçre Medeni Kanununun kabulü.

- 1 Temmuz 1926: İtalyan Ceza Kanununun kabulü[27].

- 1 Kasım 1928: Arap alfabesinin terki ve Latin alfabesinin kabulü[28].

- 10 Nisan 1928: 1921 Teşkilatı Esasiye kanununa 29 Ekim 1923’te eklenen “Türkiye Devletinin dini, dini İslam’dır” hükmü kaldırıldı.

- 23 Nisan 1930: 1935’te Türk Tarih Kurumuna dönüşecek olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu.

- 10 Mayıs 1931: Laiklik, Altı Ok’tan biri olarak Cumhuriyet Halk Fırkasının programına girdi[29].

- 12 Temmuz 1932: 1936’da Türk Dil Kurumuna dönüşecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu[30].

- Şubat 1933: Ezan Türkçe okunmaya başlandı.

Din Eğitimi:

Yeni cumhuriyet din eğitimi konusunda özellikle anti-klerikaldi. Yani örgütlenmiş dinin üzerinde denetleyici bir baskı kurmuştu.

İlahiyat Fakültesinde öğrenci sayısı 1925’te 284 iken 1926’da 167’ye, 1933’te de 20’ye düştü. Fakülte “öğrenci kalmadığı için” 1941’de kapatıldı. 1924’te 29 tane İmam-Hatip okulu vardı. Bu sayı 1930’da 2’ye düştü ve bu okullar aynı yıl kapatıldılar[31].

Din dersleri 1930’larda kent okullarının, 1939’da da köy okullarının ders programından çıkartıldı[32].

III –KEMALİZM-SONRASI DÖNEM: TEPKİ

Türkiye’nin temelde feodal olan altyapısını da önemli ölçüde değiştiren bu üstyapı reformları, dinsel görünüm altında bir halk tepkisine yol açtı[33]. Bu tepki ilk özgür seçimlerin yapıldığı 1950’de Atatürk’ün partisi CHP’nin seçimleri yitirmesiyle en açık biçimde ortaya çıktı. “Kasaba politikacıları” kitlelerin dinsel istemlerine razı olmanın, hatta onları tahrik etmenin çok ödüllendirici bir şey olduğunu keşfettiler. Bu süreç aşağıdaki gibi özetlenebilir:

İlahiyat Fakültesi 1948’de Ankara’da yeniden açıldı ve İmam-Hatip “kursları” on kentte yeniden başlatıldı.

Yeni DP hükümetinin ilk kararlarından biri, ezanın tekrar Arapça okunmaya başlanmasıydı.

İmam-Hatip “kursları” yetersiz bulununca, 1951’de üç yılı orta okul, dört yılı da lise olan yedi yıllık İmam-Hatip okulları açıldı. Bunların sayıları 1960’da 20’yi, 1970’de 70’i buldu. İslam’da kadınlar imam olamadıkları halde 1960’da bu okullara kız öğrenci kabul edilmeye başlandı.

İlk kez 1973’te bu okullar “meslek lisesi” kategorisinden çıkarıldı ve mezunları bu sayede üniversitelere girebilmeye başladı. Kısa zamanda bunun çok önemli bir değişiklik olduğu anlaşıldı, çünkü dinsel “karşı-seçkinler”in yeniden üretilmesi böylece başlamıştı.

IV – 1980 SONRASI TÜRKİYE: ULUS’TAN TANRI’YA MI?

Bu eğilim 12 Eylül 1980’deki askerî darbeyle birlikte çok verimli bir ortama kavuştu. Çünkü cuntacı generallerden büyük destek buldu. Türkiye’de Silahlı Kuvvetler geleneksel olarak radikal Kemalist oldukları halde bu sefer cunta çeşitli nedenlerle dinci çevreleri desteklemişti.

Bu nedenlerden birincisi dış dinamikle ilgiliydi: O dönemde ABD komünizme karşı yeni bir strateji uygulamaya koymuştu: “Yeşil Kuşak”. Cuntacılar da Türkiye’de gittikçe kötüye giden insan hakları durumları yüzünden Avrupa’yla sürekli çatıştıklarından ABD’ye yanaşmak zorunda kaldılar. İkinci ve daha önemli nedeni iç dinamik oluşturdu: Generaller bir yandan çok aktif bir sol harekete, diğer yandan da yine solcu bir ayrılıkçı Kürt hareketine karşı dinci akımları harekete geçirmeyi çok pratik bulmuşlardı[34]. Bu süreç aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Cuntanın yaptırdığı 82 Anayasasının 24. maddesi din derslerini liselerde ilk kez zorunlu kıldı[35].

Aynı anayasanın 134. maddesi, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunu[36] “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” çatısı altına koyarak, yeni resmî ideolojiyi yani “Türk-İslam Sentezi”ni yaymaya mahsus resmî dairelere dönüştürdü. Yeni ideolojinin “İslam” yönü “Türk” (ırkçı milliyetçi) yönünden kesinlikle daha güçlüydü.

Sonradan devlet başkanı ve arkasından da cumhurbaşkanı sıfatlarını alacak olan cunta lideri Orgeneral Kenan Evren çok sık yaptığı konuşmalarda, o günkü konusunu Kuran’dan ayetler okuyarak desteklemek âdetine sahipti.

Kamu makamlarına itaati telkin eden ayet ve hadisleri içeren broşürler Kürt yoğunluklu bölgelerde askerî uçaklarla atıldı, radyo ve TV kanallarından da durmadan okundu. O zamanlar Marksist olan PKK’ye karşı Kürt Hizbullahı özellikle Batman dolaylarında desteklendi. Her devlet dairesinde birer mescit açıldı.

Diyanet İşleri Başkanlığı

1990 yılı geldiğinde, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bütçesi görülmemiş boyutlara ulaşmış, Dışişleri Bakanlığınınkinin 1,5 katı, İçişleri Bakanlığınınkinin 2 katı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığınınkinin 3,5 katı, Turizm Bakanlığınınkinin 6 katı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınınkinin 7 katı olmuştu[37].

DİB’in 1994 bütçesi beş bakanlığın (Orman, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Maliye, Enerji ve Doğal Kaynaklar, Turizm) toplamını geçti. Aralarında TBMM, Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi ve tüm yüksek mahkemeler ve Devlet Planlama Teşkilatı da bulunan 13 önemli kamu kuruluşunun toplamını da aştı[38].

DİB personeli 1983’te 53.582 iken yüzde 58’lik bir artışla 1988’de 84.717’ye, 1994’te de 90.000’in üstüne çıktı.

1995 rakamlarıyla DİB’e bağlı 69.523 caminin yanısıra yılda 1500 yeni cami, yani 6 saatte 1 cami inşa ediliyordu.

1983-93 arasında resmî Kuran kursları on kat arttı. Bunların sayıları 1990’da 5000’e, öğrencileri de 175.000’e ulaştı. Aynı dönemde Türkiye’deki toplam hastane sayısı 867, toplam okul sayısı 66.000 idi. 6 günde 1 okul inşa ediliyordu[39].

1990’da DİB, yemek yeme ve seks alışkanlıklarından banka ve faiz konularına kadar yayılan alanlarda fetva kitapları çıkarmaya başladı[40]

DİB, turizmden eğitime ve filmcilikten besin endüstrisine kadar uzanan geniş bir alanda 7 şirketten oluşan güçlü bir holding de kurdu[41].

Belli bir noktada özellikle cami inşası o kadar denetimden çıktı ki, DİB genelge yayınlayarak fazlasıyla cami yapıldığını, insanların cami yerine okul ve hastane yapmasını istedi[42]. Temmuz 1995’te müezzinlerin ezanı minarenin şerefesine çıkarak okuma zorunluluğu getirildi[43]. Ekim 1997’de ise, seslerin birbirine karışarak kakafoni yaratmasını engellemek için ezanın her kentte yalnızca bir merkez camiden hoparlörle okunması ve küçük camilerde müezzinlerin hoparlör kullanmayarak ezanı şerefeden kendi sesleriyle okumaları duyuruldu. Mayıs 1998’de, cami yapımı konusunda DİB’den yazılı izin alınması gerektiği ilan edildi.

İmamlar ve müezzinler bu makalenin yazıldığı tarihe kadar DİB’in bu genelgelerini bilmezlikten gelmişlerdir. Devlet, dini denetim altına alacağım diye trilyonlar akıtmakta, ama işler böyle yürümemektedir.

DİB’in planlarına göre, 2010 yılında cami sayısı 103.000’e, DİB personeli sayısı 238.000’e ulaşacaktır[44].

Din Eğitimi:

1980-92 döneminde üniversitelerde 23 yeni ilahiyat fakültesi açıldı. İmam-Hatip liselerinin sayısı 1996’da 581’e çıktı. Bunların 500.000 öğrencisinin çoğu imam-hatip olacaklarına polis ve İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere devlet dairelerinde görev aldılar[45].

Tarikatlar ülkenin her yerinde ve özellikle de büyük kentlerde öğrenci yurtları açtılar. Bu konforlu yurtlarda barınan öğrencilerin günde beş vakit namaz kılmaları ve tarikat kurallarına uymaları, kızların da başlarını örtmeleri şart koşuluyordu.

Ekonomik Durum:

Devletçilik adıyla ortaya çıkan milliyetçi ekonomi politikasının sonucu olarak, Türk resmî ekonomik stratejisi 1930’lardan beri “ithal ikamesi” olmuş, ulusal burjuvaziyi dış rekabete karşı korumuştu.

Bu politika 1980’den sonra radikal biçimde değişti. Cuntanın ekonomik politikasının yöneticisi, Nakşibendi tarikatına mensup Turgut Özal (darbeden sonraki ilk seçimlerde, yani 1983’te başbakan, 1989’da cumhurbaşkanı olacaktır) özelleştirme politikasının şampiyonu olarak, İMF ve Dünya Bankasının kredileri ve sıkı denetimi altında ekonomi ve maliyeyi derhal ve radikal biçimde liberalize ederek “Türkiye’yi dış dünyaya açtı”.

Türkiye kısa zamanda küresel ekonominin bir parçası oldu. Yabancı sermaye, kredi ve doğrudan yabancı yatırımlar olarak akmaya başladı. Özal TL’nin değerini gerçekçi bir düzeye getirdi, Türk ekonomisini uluslararası rekabete göre düzenledi. Ülkenin ihracatıyla birlikte döviz rezervleri ve mali güvenilirliği arttı. Büyük holdingler yurt dışında büyük inşaat ihaleleri almaya ve önce İran-Irak savaşının, sonra da Balkanlar ve Orta Asya’da yeni devletler doğmasının sonucu büyük kârlar elde etmeye başladılar. Diğer yandan, devlet yaygın bir özelleştirme programı uygulamaya başladı[46].

Fakat Özal para politikaları sırasında faizler anormal yükseldi, banker skandalleri bir gece içinde küçük tasarrufları yuttu ve ülkeyi gerek ekonomik gerekse toplumsal açıdan ciddi biçimde sarstı. İşsizlik daha önce görülmemiş düzeylere yükseldi. Diğer yandan, TL baş döndürücü biçimde düşmeye başladı[47].

Gelir dağılımı günden güne kötüleştiği için[48], sabit gelirli tabakaların ciddi biçimde yoksullaşması olgusu özellikle devlet yönetiminde[49] ve genellikle de ahlakta inanılmaz bir kokuşmayla el ele gitmeye başladı.

Bu tablo içinde, Özal ekonomisinin ve politikasının bir başka yüzü özel ilgi gerektiriyor: “İslamcı (veya Yeşil) Sermaye”.

İslamcı Sermayenin Yükselişi:

Bu olgu tamamen yeni bir şey değildi. İlk kez 1969’un hemen ardından, yine önemli bir Nakşibendi olan Profesör Necmettin Erbakan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) başkanı olarak politikaya giriş yaptığında duyulmuştu. Prof. Erbakan, geleneksel olarak küçük ve orta ölçekli Anadolu sermayesinin kalesi sayılan bu örgütün şampiyonluğunu milliyetçi bir “Ağır Sanayi Hamlesi” sloganıyla, Avrupa Birliğine girmeyi ve uluslararası ekonomik düzeni savunan İstanbul büyük sermayesinin enternasyonalci söylemine karşı yaptı.

Özal yönetimi sırasında “İslamcı Sermaye” ve onun siyasal örgütleri yükselmeye başladı. Birincisi, İran ve özellikle de Suudi Arabistan bankaları, Türk bankalarının sahip olmadığı özel ayrıcalıklarla Türkiye’de çalışma izni aldılar. Bu bankalar kısa zamanda “kara para aklama” ve İslamcı örgütleri finanse etmeyle suçlanacaklardır.

İkincisi, Anadolu kasabalarının[50] küçük ve orta ölçekli işletmeleri güçlenmeye ve bir süre sonra da, o zamana kadar İstanbul’un büyük holdinglerinin “özel av alanı” (chasse gardée) sayılan dış ticaret alanına girmeye başladılar[51]. Yeni adlarıyla “Anadolu Kaplanları” yalnızca siyasal örgütleri MÜSİAD (Müstakil Sanayiciler ve İş Adamları Derneği; bu konuda ayrıca aşağıda dipnot 64’e bkz.) aracılığıyla iç politikada önemli bir baskı grubu oluşturmakla kalmadılar, İslamcı örgütleri ve özellikle de öğrencilerin gerçek bir İslamî hayat sürdürmelerini şart koşan konforlu öğrenci yurtlarını finanse ettiler. MÜSİAD ayrıca Prof. Erbakan’ın[52] şeriatçı Refah Partisinin başlıca destekçisi olarak ortaya çıktı.

Çok yüksek bir iç göç oranı (ortalama %3, İstanbul gibi büyük bir kentte %4, Şırnak gibi bir güneydoğu kentinde dönemsel olarak %14)[53], bu dönemi şeriatçılığın yeşerdiği mükemmel bir laboratuar ortamı haline getirdi. Yukarıda sözü edilen “Pavlov refleksi” (bkz. dipnot 33) yine harekete geçmiş ve fukaralaşmış kitleler Batılılaşma olarak algıladıkları şeylere (özellikle TV kanallarındaki erotik programlara) şiddetle tepki göstererek, bu dünyada olmasa bile öbür dünyada İslam’ı tek kurtuluş yolu olarak görmeye başladılar. İşte Haziran 1996’da Prof. Erbakan’ı koalisyon hükümetinin başına kadar getiren bu atmosfer oldu.

Burada, Refah’ın başarısını mümkün kılan atmosferin, İslamcı jargonu ve ideolojiyi kullanmak açısından birbirine çok ters iki kanadı kuvvetle etkilediğini söylemek gerekiyor: Bir yandan iki merkez-sağ parti (ANAP ve DYP), diğer yandan da PKK. Özellikle, 80’lerin sonuna kadar kendini daima Marksist-Leninist ilan etmiş olan ikincinin birdenbire İslamcı söyleme geçmesi çok ilginçti.

Refah’ın “Adil Düzen” sloganı bu ekonomik, toplamsal ve siyasal kaosta çok başarılı oldu. Prof. Erbakan bunu yeşil kitabı Adil Ekonomik Düzen’de dinsel ve özellikle de İslamî uygarlık olarak tanımladı ve fukaralaşmış kitleler derhal kendilerine hem ekonomik gönenci hem de (aslında hiçbir zaman yaşanmamış) “Altın Geçmiş”in kafa huzurunu getirecek bir rejim olarak yorumladılar.

Refah Aralık 1995 seçimlerinde birinci parti oldu. Aslında oyların yalnızca %21.38’ini almıştı ve bu hiçbir biçimde hükümet kurmasına yetmiyordu ama, Prof. Tansu Çiller’in [54] inanılmaz siyasal ve parasal ihtirasları sayesinde Prof. Erbakan başbakan oldu. En büyük iki kentin büyükşehir belediye başkanlıklarına Refah adayları (İstanbul’a R. Tayyip Erdoğan, Ankara’ya İ. Melih Gökçek) gelirken, üçüncü büyük kentin koltuğuna da yine Refah’ın büyük sempatizanlarından biri (İzmir’e Burhan Özfatura) oturdu.

Refah iktidara geldikten sonra, içinde bulunulan ekonomik batağı doğal olarak düzeltemedi ama seçmenlerini memnun etmek için İslamcı düzeni “simüle etmeye” başladı. Bu nedenle parti, biraz da seçim başarısıyla şımararak, sanki Kemalizmin hiç duyulmadığı bir Türkiye’de çoğunluk oyunu almış gibi hareket etmeye girişti. Bunun en dikkat çekici gösterisi, Mercedesler içinde gelen sakallı ve sarıklı tarikat şeyhlerinin, kendilerini devletin resmen tanıması açısından çok önemli bir simge oluşturur biçimde, Ramazan’da Başbakanlık konutuna iftara davet edilmeleri oldu.

Refah’ın çeşitli liderleri, laik düzeni son derece rahatsız eden demeçleri her fırsatta vermeye başladılar: “Parti [Refah] için çalışmak, Kuran düzeninin kurulması için çalışmak demektir”, “İktidarın kaynağının [Tanrı yerine] Ulus olduğunu söylemek kocaman bir yalandır” (R. Tayyip Erdoğan), “Türkiye dindaşlarını kurtarmak için Bosna’yı bombalamalıdır”, “Müslümanlar, İslam gelene kadar hırs, kin ve nefretlerini canlı tutmalıdır”, “Türkiye, Cezayir gibi düşecektir”, “Şimdi mesele, İslam’ın yumuşak biçimde mi yoksa kanla mı geleceği meselesidir” (Erbakan).

Liderlerin bu tutumunun yanısıra parti militanları da özellikle başörtüsünü bahane ederek sokaklarda gösterilere giriştiler. Genç bir partili TV kameralarının önünde bir kadın gazeteciyi dövünce, derhal oradan kaçırıldı, saklandı ve başka bir Refahlı belediyede daha iyi bir iş sahibi kılındı. Ankara Sincan’ın Refahlı belediye başkanı bir “Kudüs Gecesi”nde İslam’ın “Batıcı seçkinlere zerk edilmesi” gerektiğini söylemek ve meydana İslamcı terörist liderlerin posterlerini asmak yüzünden tutuklanınca, Refahlı Adalet Bakanı Şevket Kazan kendisini cezaevinde ziyaret etti.

Bu arada, Refah belediyeleri bir yandan belediyeye bağlı yerlerde içki satışını yasaklarken, diğer yandan da Refah yandaşı olarak bilinen şirketlere büyük ihaleler vermeye başladılar.

Sonunda, Refah’ın kontrol ettiği ekonomik ve siyasal güç, Silahlı Kuvvetlerin inceleme konusu olmaya başladı:

“854 özel okul, 900 kadar resmî okul, yaklaşık 5000 özel kurs, 124 radyo, 41 TV kanalı, 5200 yerel gazete ve dergi, bilinmeyen sayıda yayınevi, 1,3 milyar doları kontrol eden 11 finans kurumu, 7 büyük holding, 7000’in üstünde büyük şirket, 2000’in üzerinde öğrenci yurdu, 4000 dernek, 4500 vakıf, bilinmeyen sayıda devlet memuru, 40 vali, 89 vali yardımcısı, 300 kadar kaymakam, önemli sayıda milletvekili”[55].

* * * * * *

Bu gelişmeler yurt içinde ve dışında birçok insan tarafından Türkiye’nin İslam’a dönüşü olarak yorumlandı. Bu yorumu Tablo 1’in terimleriyle ifade edersek şöyle söylemek mümkün:

“Türkiye, gerçek bir ulus-devlet olamadan Evre 1’den Evre 2’ye Kemalist Yukarıdan Devrim sonucu geçmiştir. Bu durumda, kendisini ulus-devlet ötesine geçmeye zorlayan Evre 3’ün etkisi karşısında Türk toplumu Evre 1’e geri dönmek ve 70 yıl önceki ideolojisi İslam’ı kucaklamak istemektedir”.

Bu makalenin V. bölümünde bu “geriye dönüş”ün geçerli bir yorum olup olmadığını tartışmak istiyorum.

V – ŞUBAT 1997’DEN SONRA TÜRKİYE: QUO VADİS?

Siyasal Gelişmeler:

1997’nin başında Kemalizm’in, başlama işareti Silahlı Kuvvetler tarafından verilen bir karşı saldırıya giriştiğini görüyoruz.

Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997’de yayınladığı ve sonradan ünlü olan bildirisinde laiklik karşıtı atmosferi çok sert biçimde eleştirdi, İslamcı kadroların yayılmasını durdurmak ve devrim yasalarını uygulamak için gerekli önlemleri almasını hükümetten istedi.

RP Genel Başkanı Erbakan’ın başbakan sıfatıyla imzalamak zorunda kaldığı bu belgenin yayınlanmasından sonra Silahlı Kuvvetler basına bir dizi brifing vererek şeriatçılığı en tehlikeli düşman ilan ettiler[56].

Bu acayip durumda, daha da acayip birşey oldu: Başbakan Yardımcısı Çiller, koalisyon protokolüne göre artık kendisinin başbakan olması gerektiğini ileri sürmüş, Başbakan Erbakan da onunla yer değiştirmek için istifa etmişti. Fakat işler planladıkları gibi yürümedi. Cumhurbaşkanı Demirel hükümeti kurma görevini ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a veriverdi ve ANAP, Ecevit’in DSP’si ve Cindoruk’un DTP’sinin katılması ve Baykal’ın CHP’sinin dışarıdan desteklemesiyle hükümeti kurdu.

Kemalistlerin ve Silahlı Kuvvetlerin güçlü desteğini alan yeni hükümet şeriatçılık karşıtı bir dizi önlem başlattı. İslamcıları kovuşturmaya, tarikat yurtlarını teftişe, Milli Eğitim Bakanlığı gibi kilit resmî mevkilerdeki İslamcıları başka yerlere tayin etmeye, kimi vali ve kaymakamların İslamcı eğilimlerini araştırmaya, 1997’de sayıları 800’e ulaşmış olan dinci vakıfları denetleme çabalarına başladı.

Ama hepsinden de önemlisi, yeni hükümet, 28 Şubat Bildirisinde istendiği gibi, zorunlu ilköğretimi 5 yıldan 8’e çıkartarak İmam-Hatiplerin ilk üç yılını kapattı[57].

Bu arada, Mayıs 1997’de, Cumhuriyet Başsavcısı partinin laiklik karşıtı söylem ve eylemlerini anayasaya aykırı bularak Refah’ın kapatılması için Anayasa Mahkemesine başvurdu. İktidardaki bir partinin kapatılma başvurusu Türkiye’de (ve belki de dünyada) ilk kez vuku buluyordu.

Refah Partisi Anayasa Mahkemesince Ocak 1998’de kapatıldı.

* * * * * *

Bütün bu süreci, yalnızca Silahlı Kuvvetlerin zorlamasıyla alınmış bir dizi önlem olarak görmenin çok yanıltıcı olduğunu düşünüyorum.

Birincisi, Silahlı Kuvvetlerin “Meclis’i işletmek zorunda kaldıkları” kanısı, kamuoyu arasında genel kabul görmekteydi. Çünkü milletvekillerinin büyük çoğunluğu gerek oy yitirmekten korktukları ve daha da önemlisi, içlerinden önemli bir bölümü şu yada bu biçimde yolsuzluklara adları karıştığı için RP oylarıyla dokunulmazlıklarının kaldırılacağından çekindikleri için İslamcılara karşı herhangi bir harekete girişmiyorlardı. Kamuoyunda, parlamentonun boşluğunu Silahlı Kuvvetlerin doldurduğu yolunda bir ortak kanı vardı.

İkincisi, İslamcıların doğurduğu tepki, yaklaşık 1995’e kadar neredeyse uykuda bulunan Kemalist akım içinde gerçek bir rönesans doğmasına yol açtı. Büyük kentlerdeki okumuşların büyük bölümü yakalarına Atatürk rozetleri takmaya, otomobillerine Kemalist sloganlar yapıştırmaya, geniş sokak gösterileri düzenlemeye başladılar. Yıllardır kendilerini pasif kalmak zorunda hissetmiş bu insanlar, İslamcılara sembolik bir tepki göstermek için, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının Ankara’nın iyice dışında, berbat bir yolla gidilen 5000 kişilik bir spor salonunda verdiği Beethoven konserini doldurmak türünden gösterilerle yeni bir “iman” buldular.

Diğer yandan, İslamcı eylemlere tepki gösteren yalnızca Kemalistler değildi. Daha 1990’da yayınladığı Eğitim Raporunda[58] temel eğitimin zorunlu olarak 8 yıla çıkmasını istemiş olan TÜSİAD Ocak 1997’de (yani, Milli Güvenlik Kurulunun 28 Şubat bildirisinden bir ay kadar önce) çok önemli bir rapor daha yayınladı. Prof. Bülent Tanör’e hazırlatılan ve çok radikal liberal reformların yapılmasını isteyen “Türkiye’nin Demokratikleşme Perspektifleri”nin talepleri arasında İmam-Hatip’lerin ilk üç yılının kapatılması özellikle yer alıyordu (bu konuda ayrıca bkz. aşağıda “Büyük Burjuvazi” altbaşlığı).

Tamı tamına 24 yıl önce (Şubat 1973) komünizmi Türkiye’nin 1 numaralı düşmanı ilan eden ve 1980 darbesinden sonra da İslamcılığın güçlenmesi ortamını inşa eden Silahlı Kuvvetler oklarını şimdi niye İslamcılığa çevirmişlerdi?

Çünkü, 1997’de “Rusya”dan artık komünist tehlike gelmiyordu (bu, Silahlı Kuvvetler için çok önemliydi), kayda değer bir sol hareket kalmamıştı, sokaklardan anarşi kaybolmuştu.

Diğer yandan, artık Silahlı Kuvvetlerin “olmazsa olmaz” koşullarına şiddetle karşı çıkan çok güçlü bir İslamcı hareket ortaya çıkmıştı:

Birincisi, İslamcılar, Silahlı Kuvvetlerin çok önem verdikleri ve varlığından kendilerini sorumlu tuttukları “Türk Milleti” kavramına, ayrıca, Atatürk mirasının en önemli unsuruna karşı çıkıyorlardı: Batılılaşma. Bu durum Silahlı Kuvvetler için ikili bir tehdit oluşturmaktaydı: Yüce Sadakat Odağı (YSO) daima bir ve tek olduğu için ya Silahlı Kuvvetlerin YSO’su geçerli olacaktı, yada İslamcılarınki. Diğer yandan, şurası da çok önemliydi ki, Silahlı Kuvvetler Türkiye’deki özel ve çok güçlü pozisyonlarını, bu iki kavramın her zaman en önde gelen savunucusu olmaktan alıyorlardı; İslamcılar üstün gelseydi Silahlı Kuvvetler bu özel yerlerini yitirirdi.

İkincisi, İslamcılar, bütün dünyadaki Silahlı Kuvvetlerin en önemli saydıkları kavramı zedelemeye başlamışlardı: Disiplin. Şeriatçılık yüzünden Silahlı Kuvvetlerden zaman zaman çıkarılan subaylardan birinin “Ben kumandanıma değil, imamıma itaat ederim” demesi, İslamcıların esas gücünün 12 Eylül cuntası tarafından verilen destekten doğuşundan zaten rahatsızlık duyan Silahlı Kuvvetlerde alarm zillerini çaldı.

Din, Milliyetçilik ve Küreselleşme

Bugün Türkiye’de Kemalizme ve onun YSO’suna (“Türk Milleti”) rakip olarak ortaya çıkan üç unsur bulunuyor: Milliyetçi Kürtler, İslamcılar ve Küreselleşme.

1) Milliyetçi Kürtler:

Esas olarak PKK tarafından temsil edilen milliyetçi Kürtler, Kemalizm’in temsil ettiği “ülkenin bölünmezliği”ni tehdit etmektedir. Yani, Kürt milliyetçiliği rejime değil, devlete karşı bir tehdit oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, burada tartıştığımız konu açısından ele alındığında, bu üç rakip arasında en önemsizi Kürt milliyetçiliğidir.

Bir kere, kavramsal açıdan, PKK’nin YSO’su “Bağımsız Kürdistan’da Kürt Milleti”dir. Kemalizminki ise “Bağımsız Türkiye’de Türk Milleti”dir. Her ikisi de ulus’a ve bağımsız ulusal devlet’e sadakat duymaktadırlar. YSO’ları kavram olarak birdir. Zaten bu açıdan, milliyetçi Kürtler radikal birer “Kürt Kemalisti”dirler.

İkincisi, Kürtlerin tümü Türkiye’nin bölünmezliğini tehdit ediyor değildir; çünkü tümü de bağımsızlık istiyor değildir. Bizzat PKK’nin bile bu konuda kafası karışıktır.

Üçüncüsü, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının (nüfusun yaklaşık %15’i) hepsi de Kürt milliyetçisi değildir. Önemli bir bölümü doğal asimilasyon süreci sonucu (“sübjektif kimlik”) artık kendilerini Kürk saymamaktadır: 1920’lerde Türk milliyetçiliğinin “babası” Ziya Gökalp, 1995-99 arası TBMM Başkanlığı yapan Hikmet Çetin ve hatta cumhurbaşkanlarından üçünün Kürt kökenli olduğu bir gerçektir. Birçok Kürt; denize çıkışı olmayan, aşiret kavgalarıyla yüklü ve otoriter rejimli bir Kürdistan Cumhuriyetinin vatandaşı olmaktansa, “saygıdeğer bir Kürt kökenli” olarak tanınmak şartıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayı tercih etmektedir.

Dördüncüsü; iletişim ile milliyetçilik kavramlarının güçlü ilişkisi nedeniyle, Kürt milliyetçiliğinin bugün yükselmesine yol açan kavramlardan biri de Küreselleşmedir. Bununla birlikte, bu kavramın, konumuzla ilgili olarak birbirine karşıt iki etkisi söz konusudur: Küreselleşme bir yandan tüm dünyayı Kürtlerle ilgili gelişmelerden, bir yandan da tüm Kürtleri dünya gelişmelerinden anında haberdar ederek Kürt ulusal uyanışını güçlendirmektedir ama, Batı’nın maddi (parasal) değerlerinin dünyayı gittikçe daha hızlı istila ettiği bir dönemde milliyetçilik gibi manevi bir kavram da hızla aşınmaktadır. Bütün Türk anababaların büyük fedakârlıklar yapıp çocuklarını İngilizce eğitim veren okullara gönderdikleri bir devirde, kaç Kürt anababanın çocuklarını Kürtçe eğitim veren okullara göndermeye çalışacakları, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur[59].

Diğer yandan, Kürt milliyetçiliği kaçınılmaz olarak kendi karşıtını, aşırı Türk milliyetçiliğini de yaratmaktadır. Son 1-1,5 yıldır artık pek artış göstermemektedir ama, özellikle 1991-97 arasında bu tür milliyetçiliğin göstergeleri göze batacak hale gelmiştir: Otomobil çamurluklarına Türk bayrağı çıkartmaları yapıştırmak, eskiden bu yalnızca milli maçlarda yapılıyorken artık önemli-önemsiz bütün maçlarda milli marş söylemek, şehit cenazelerinde slogan atmak, askere giden gençleri uğurlamak için şiddet içeren gösteriler yapmak, gibi.

Yalnız, bu aşırı milliyetçi göstergelerin genellikle Kemalistler arasında değil, Türk-İslam Sentezi doğrultusunda hareket eden ve kendilerine “milliyetçi-mukaddesatçı” adını veren pro-faşist gruplar tarafından yönlendirilen bilinçsiz kitleler arasında daha yaygın olduğu da belirtilmeden geçilmemelidir.

2) İslamcılar:

Burada tartıştığımız konu açısından İslamcı akımın Kemalizm’e rakipliği pratik bakımdan ve özellikle de teorik bakımdan daha önemli gözükmektedir.

Pratik bakımdan önemlidir, çünkü hem İslamcı parti seçimlerde yüksek oy almaktadır (1995’de %22, 1999 seçimlerinde XXXXXXXXXXX), hem de devlet kademeleri önemli yönetim kadrolarına yerleşmiş İslamcılarca etki altında tutulmaktadır. Dahası, bu kadrolar her yıl (en azından 28 Şubat 1997 bildirisine kadar) binlerce İmam-Hatip mezunları, “Anadolu Sermayesi”nce finanse edilen dinci vakıflar ve ayrıca büyük olasılıkla da Suudi ve İran bankalarınca sürekli beslenmektedir.

Teorik bakımdan önemlidir, çünkü İslam’ın YSO’su Kemalizm’inkinin tam karşıtıdır ve ayrıca, Türkiye gibi yüzde 98 Müslüman bir ülkede bu akım Müslüman olmayanların, Sünni Müslüman olmayanların (Alevilerin) ve inançsız olanların seçme özgürlüğüne ciddi kısıtlamalar getirme potansiyeline sahiptir.

Üst kimlikleri sorulduğu zaman, “Türk’üm” demek yerine “Müslüman’ım” diye cevap veren İslamcılar otomobillerinin arka camına, Kemalistlerin “Egemenlik Ulusundur” diye yazmalarına karşılık “Hakimiyet Allah’ındır” diye çıkartma yapıştırmaktadırlar. Bu iki grubun kullandıkları dilin bile farklı oluşu dikkat çekicidir.

Bu İslamcı rekabeti iki farklı grupta incelenebilir: Refah ve Fazilet gibi İslamcı partilere oy verenler, bir de, bu partileri yöneten ve/veya finanse edenler.

a) İslamcı Partilerin Seçmeni:

Küçük bir tarikat çekirdeği dışında, bu seçmenlerin önemli bir bölümü 1970’den önce merkez-sağ muhafazakar partilere oy vermiş sempatizanlardan ibarettir. Bu olgu 18 Nisan 1999 seçimlerinde Fazilet Partisinin yitirdiği oylarla da ortaya çıkmıştır.

Bir İslamcı partinin şimdiye kadar aldığı oyların en yükseğini gerçekleştirdiği Aralık 1995 seçimleri temel alınsa bile, modern Türkiye’de bir “İslamcı tandans”ın bulunduğunu söylemek olanağı yoktur. Bir kere bunlar yalnızca %22’dir, ikincisi ve daha önemlisi de, bunlar “İslamcı” olmaktan çok “protesto” oylarıdır.

Bu nitelik, oyların geldiği sınıf kökeni ve coğrafi dağılımdan açıkça görülmektedir. Nitekim, dünya çapında bir “İslami Uyanış” olduğu dikkate alınsa bile, bu oylar sınıfsal olarak küçük esnaf[60] gibi yarı-feodal yarı-kapitalist ilişkilerin ötesine geçemeyen, hatta çok yüksek bir enflasyona ve mutlu azınlığın aşırılıklarına tepki gösteren kitlelerden gelmiştir. Coğrafi açıdan bakılacak olursa, bu oylar, bir dizi Kürt siyasal partisinin durmadan yasaklanışına tepki gösteren Kürt kökenlilerin yaşadığı güneydoğu Anadolu’dan ve büyük kent gecekondularından kaynaklanmaktadır[61]. Durumları ulusal kapitalizmden uluslararası kapitalizme geçiş süreciyle birlikte son yirmi yıldır daha da kötüye gitmekte olan bu sınıflar yeni kültüre (transparan moda defileleri vs.) çok yabancı olduklarından, gelmekte olan üretim biçimini daha da tehdit edici bulmaktadırlar. Bu yüzden, “Adil Düzen” türünden sloganlara son derece açıktırlar ve kurtuluşu “eski güzel günlere” dönmekte bulmaktadırlar. Bu nedenle, kendilerini güvende hissetmek için, geçmişi yoğun bir İslami söylemle durmadan gündeme getiren Refah, Fazilet ve 1999 seçimlerinde olduğu gibi MHP[62] türünden partilere oy vermektedirler.

b) İslamcı Partilerin Seçkinleri:

Bu seçkinler ideolojik olarak tarikatlardan, sosyo-ekonomik olarak da yukarıda sözü edilen “Anadolu Sermayesi”nden gelmektedir. Bu iki kategorinin çakışması, Türkiye’deki İslamcı partilerin belli başlı niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bugün MÜSİAD tarafından temsil ediliyor gözüken bu “Anadolu Kaplanları” (MÜSİAD’ın öyküsü “İslamcı Sermayenin Yükselişi” altbaşlığı altında kısaca anlatılmıştı), 1980’lere kadar kendilerini ulusal kapitalizm yanlısı ve uluslararası sermaye (Avrupa Topluluğu vs.) karşıtı olarak ilan etmişlerdi. Bu dönem, bu sermayenin İstanbul’un büyük sermayesine tâbi olduğu dönemdi. Fakat bu tarihten sonra, Özal’ın ekonomik politikaları ve küreselleşme tarafından mümkün kılınan “intermestic” (international-domestic; yerel kuruluşların uluslararası bağlantı kurması anlamında) ilişkiler sayesinde bu sermaye uluslararası kapitalizme eklemlendi[63] ve ondan sonra da ona ekonomik açıdan hiç itiraz yükseltmedi. Tutumunu ona göre değiştirdi. Örneğin anti-Semitizm daima Türkiye’de İslamcıların ana temalarından biri olduğu halde, MÜSİAD üyeleri İsrail devletinin 50. kuruluş yıldönümü onuruna Mayıs 1998’de İstanbul’da İsrail başkonsolosunun verdiği kokteyle içki içmeksizin katıldılar, çünkü bir süredir İsrail Türkiye’nin çok önemli bir stratejik ve ekonomik partneri olmuştu.

Bununla birlikte, MÜSİAD’ın İslamcı ideolojisi bu çok önemli değişikliği izlemedi. Tam tersine, MÜSİAD İslamcı partileri desteklemede ve Ulus’a karşı Tanrı egemenliğini yayan kurum ve vakıfları ciddi biçimde finanse etmede daha aktif oldu.

Buradan da anlaşılıyor ki, İslam fikri, “Anadolu Kaplanları”nın doğup yetiştikleri küçük tarımsal Anadolu kasabalarında teneffüs edilen dinsel atmosferin şartlandırmasından çok öte bir anlam ifade etmektedir:

Birincisi, MÜSİAD, 1980’den sonra dinsel söylemden ve atmosferden çok etkilenmiş olan devleti İslam’ı dile getirmek sayesinde etkileyebilmektedir.

İkincisi ve belki de daha önemlisi MÜSİAD, TÜSİAD’ın çok daha güçlü olan büyük sermayesine karşı kitlelerin desteğini İslam sayesinde elde edebilmektedir[64]. Yani, MÜSİAD için İslam, bir inanç olmanın ötesinde, bir sınıf içi mücadele aracıdır.

Üçüncüsü, İslam ideolojisi çeşitli durumlarda “dokunulmazlık” sağlayan rasyonalizasyonlar üretmek için kullanılmaya çok uygundur. Örneğin, TURBAN’ın özelleştirilmesi sırasında Kapadokya’da Ürgüp Otel’i satın almış olan Konyalı Özkaymak Holding, satışın yapılmasından bir süre sonra, otelin bir Rum Ortodoks mezarlığı üzerine inşa edildiği ve böyle bir yerde içki servisi yapmanın günah olacağı gerekçesiyle TURBAN’a başvurarak oteli geri vermek istediğini bildirmiştir[65].

“Anadolu Sermayesi”nin geleceği hakkında ne söylenebilir?

Teori ve pratik, İslami sermayenin bir-iki kuşak içinde “burjuvalaşacağını” bize söylemektedir. Profesör Erbakan’ın, babası gibi Versace çorap ve kravatlarına meraklı oğlu bir Mercedes CL 500 Coupe kullanmaktadır ve arabayı başka bir arabaya çarptığı zaman, yaşı tutmama nedeniyle ehliyetsiz olduğu için, polis gelmeden önce hemen koruma polislerinden biri direksiyona geçmektedir.

En azından bir bölüm İslamcıların İslami sermayeden hayal kırıklığına uğradıkları söylenebilir. Örneğin Profesör Erbakan iktidara gelince, İslami açıdan çok önemli sayılan konularda muhalefette söylediğinin tam tersini yapmıştır: “Emperyalist Amerika”nın getirdiği Çekiç Güç’ün görev süresini uzatmış, “Siyonist” İsrail’le yeni bir askerî eğitim anlaşması imzalamış, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmeye hazır olduğunu ilan etmiş, “haram” olan faizin yüksek tutulması politikasını uygulamaya devam etmiş, ılımlı bir parti olarak tanınmak amacıyla sağ kolu Abdullah Gül’ü ABD’ye yollamıştır.

Samimi bir İslamcının bana şöyle söylediğini aktarabilirim: “Kapitalistler gibi eğleniyorlar. Böyle düğün yapılır mı? Normal birer kapitalist olup çıktılar. Biz onların İslam kapitalistleri olmalarını beklerdik”. Başını kapayan ve erkek eli sıkmayan bir öğrencimin, arabasını değiştirmek istediğinde, kendisine söz verdiği gibi bir Japon arabası değil yerli malı bir Fiat aldığı için babasına çok kırıldığını anımsıyorum.

Son olarak, çok önemli bir gelişmeyi dile getirmek gerekiyor: Refah’ın yerine geçen Fazilet Partisi, “Adil Düzen” sloganından vazgeçmiştir. Röportajı yapan gazeteci, Genel Başkan Recai Kutan’a, Prof. Erbakan’ın “Adil Düzen”de patronun fabrikasına devletin ortak olacağını söylediğini hatırlattığında Kutan gülmüş ve şöyle demiştir: “O bir fikir jimnastiğiydi. Zaten Hoca da başbakan olunca bunu hayata geçirmek için hiçbir şey yapmadı... Adil Düzen kavramını kullanmıyoruz. Bu slogan artık yok, bıraktık. Çünkü Adil Düzen yanlış anlaşılıyor”[66].

2) Küreselleşme:

Bu olgu, bütün dünyada ulusal devletler için yaptığı gibi, Türkiye’de de Kemalizm’in temellerini yavaş fakat sürekli biçimde tahrip etmektedir. Ekonomik olarak, devletçilik 1980’den itibaren ölmüştür ve onunla birlikte milliyetçiliğin bütün mantalitesi de ölmektedir. 1930’larda beri ilkokullarda ithalata karşı yerli ürünleri desteklemek için kutlanan Yerli Malı Haftası artık gülünç hale gelmiştir; öğrenciler sınıfa Çikita muz ve kiwi getirmektedir.

Türkiye’de küreselleşmenin getirdiği yeni düzenden en büyük yararı sağlayan iki grup bulunmaktadır:

a) “Köşe Dönücüler” ve Mafya:

Bu kategori Türkiye küreselleşmeyle tanışmadan önce yok gibiydi; bugün kural haline geldi. Günümüzde para ve bireysel çıkar “Özal gençliği”nin “yükselen değerler”inin başında geliyor. Özellikle güneydoğudaki ilan edilmemiş savaş Türkiye’yi bir uyuşturucu kaçakçılığı cenneti yaptığından bu yana, mafya devlette kilit mevkileri işgal etti. Susurluk bunun şahikasıdır.

Diğer yandan, bu kategori buradaki incelememizin dışındadır. Çünkü, tarihin her döneminde bireysel çıkar bireyler için çok önemli olmuştur ama, tarihte hiçbir tutunum ideolojisinin bireysel çıkarı YSO mevkiine koymadığı da ortadadır. Burada sözünü edişimin sebebi, her kaos döneminde olduğu gibi, küreselleşmenin getirdiği kaosun bu da kategoriyi özellikle nemalandırmış oluşuna işaret etmektir.

b) Büyük Burjuvazi:

Devletçilik, yani ekonomik milliyetçilik sayesinde doğan ve bugünkü haline gelen büyük burjuvazi artık ulusal sınırlar içinde kalırsa boğulacağını, mutlaka uluslararası kapitalizme eklemlenerek uluslararası pazara çıkması gerektiğini bilmektedir. Bu burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD’dır (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği).

TÜSİAD’ı incelemek çok öğreticidir. Bu önemli kuruluş 1990’lara kadar son derece muhafazakârdı. 1970-80 arasında anti komünist güçleri ve hatta İslamcı ideolojiyle sarmalanmış pro-faşist güçleri desteklemiş, 1979’da verdiği tam sayfa gazete ilanlarıyla Ecevit hükümetinin düşürülmesinde önemli rol oynamıştı.

Aynı TÜSİAD, daha önce de belirtildiği gibi, daha 1990’da temel öğretimin 8 yıla çıkarılmasını isteyen bir Eğitim Raporu, 1997’de de “Türkiye’nin Demokratikleşme Perspektifleri” adlı son derece önemli bir Rapor yayınlayarak, Batı’nın istediği modern insan hakları ve özgürlüklerinden yana olduğunu en açık biçimde ortaya koydu. Bu Rapor ayrıca Kürtçe yasağının kaldırılmasını, İmam-Hatip okullarının sınırlanmasını, din derslerinin okullarda zorunlu olmamasını, hatta Genelkurmay Başkanlığının Batı demokrasilerinde olduğu gibi (şu anda olduğu gibi Başbakanlığa değil) Milli Savunma Bakanlığına bağlanmasını istiyordu.

Rapor, bekleneceği gibi, MÜSİAD tarafından “gereksiz ve zamansız” olduğu için sert biçimde eleştirildi[67]. Büyük burjuvazinin sağ kesimlerinden de tepki aldı.

Bu derece cesur bir metin ortaya koyan Rapor’u TÜSİAD’ın solcu olmakla tanınan bir anayasa hukuku profesörüne (Bülent Tanör) yazdırmış olması çok önemli bir noktayı ortaya çıkarıyor: Türk büyük burjuvazisi, aynen Türk Silahlı Kuvvetleri gibi, artık komünizm paranoyasından kurtulmuştur. Aynı zamanda, küreselleşmenin üstyapısını (insan ve azınlık hakları ve demokrasi) kabul etmenin, küreselleşmenin altyapısına (uluslararası kapitalizm) eklemlenmenin ön koşulu olduğunu anlamıştır.

Konumuz açısından bir diğer önemli saptama da, çok önemli bir büyük burjuvazi kuruluşu olan TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) için yapılmalı. TİSK’in Genel Başkanı Refik Baydur bugün İslamcı hareketin en önde gelen karşıtlarından biridir. Aynı TİSK, daha önce de belirtildiği gibi (bkz. dipnot 35) 1982 yılında Anayasa’ya zorunlu din dersleri koydurmuştu.

VI – SONUÇ

Türkiye, “ulus inşası” sürecini tamamlayamadan, 1. Evreden (feodalizm) 2. Evreye (kapitalizm) Kemalizmin yukarıdan devrimiyle geçtikten sonra, şimdi tekrar 1. Evreye, yani İslam’a mı dönüyor?

Bu sorunun cevabı “Hayır”dır.

Daha önce uzun uzun irdelediğimiz iki nedenle:

1) Kitleler her ne kadar İslamcı partilere önemli sayılabilecek oranda oy veriyorlarsa da, bunlar İslamcı oylar değildir; protesto oylarıdır. Bunlar, tamamlanamamış bir ulus inşası modelinde küreselleşmenin yarattığı fukaralık ve suistimal ortamına tepkidir; dinsel kılıflı bir tepki. Nitekim, 1999 seçimlerinde Fazilet Partisinin oyları yükseleceğine düşmüştür.

2) Belki daha da önemlisi, İslam’a geri dönüşe kesinlikle karşı olan sivil ve asker bürokrasinin yanısıra, Türkiye’deki egemen sınıfın kuvvetli kanadı olan büyük burjuvazi de İslam’a, yani geriye dönüşe kesinlikle karşıdır, çünkü uluslararası kapitalizme (küreselleşmeye) eklemlenmek istemektedir.

Zaten, burjuvazinin zayıf kanadı olan “Anadolu Sermayesi”nin İslamcılığı da esas olarak söylemdedir, özde değildir, çünkü bu sermaye de küreselleşmeye başlamıştır.

Kemalizm’in “Ulus” biçimindeki YSO’su gerçekten tehdit altındadır; ama bu tehdit İslam’dan değil, küreselleşmeden gelmektedir.

* * *

 

Özet ve Dipnotlar için tıklayın


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Baskın Oran
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Baskın Oran:
“Cumhuriyet Mitingleri” ve Tam Bağımsızlık


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 3
Toplam Oy: 2


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

“Cumhuriyetimizin kıyıya çektiği aydın: Cemil Meric”
“Cumhuriyet Mitingleri” ve Tam Bağımsızlık
Fikret Başkaya: Kapitalizmin krizi veya otuz yıllık yalanın sonu
Severim sevmem, terk ederim etmem, sana ne?
Selim İleri: Bu şehirde Edip Cansever'le...
Operasyon başarıyla tamamlanmıştır paşam!
Operasyon başarıyla tamamlanmıştır paşam!
‘Muhafazakâr sinema yazarı’ tam olarak ne demektir?

"Kemalizm, İslamcılık, Küreselleşme" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke