(Türkiye’de “Yüce Sadakat
Odağı” Kavramı Üzerine Düşünceler)
Günümüz Türkiyesindeki toplumsal sadakat odağı sorunuyla ilgili olan bu
makalede, bu açıdan, Cumhuriyet’in ilanından bu yana ülkemizdeki milliyetçilik,
İslamcılık ve küreselleşme ilişkilerini incelemek istiyorum.
“Ulus-sonrası devlette sadakat”, çok yeni bir konudur. Bu nedenle, işin başında,
birtakım süreçlere ve genel kavramlara kısa bir göz atmak ve bu arada da
birtakım varsayımlar ileri sürmek gerekiyor.
I – GİRİŞ: SÜREÇLER,
KAVRAMLAR, VARSAYIMLAR
Sadakat, daha doğrusu Yüce Sadakat Odağı (YSO), belli bir toplumdaki
bireylerin, bir bütün oluşturmak üzere etrafında birleşmeye karar verdikleri en
yüce kavramdır.
YSO’nun anlamını tam olarak saptayabilmek için 1) Bu kavramın formüle edilme
sürecini dikkatle izlemek ve bu süreçte yer alan kavramları tanımlamak; 2)
YSO’nun niteliklerini belirlemek gerekiyor.
Süreç ve Kavramları:
Bu
sürecin başlangıç noktası, belli bir sosyo-ekonomik düzenin temeli olan
Üretim Biçimi (ÜB) kavramıdır.
Her
ÜB bir Ekonomik Pazaryeri’nde gerçekleşir. Her seferinde yeni (ve daha
gelişmiş) bir ÜB ortaya çıktığında alanı genişleyen bu toprak parçası,
insanların “Vatan” dediği yerdir. İnsanlar bu sınırları her seferinde değişen
(genişleyen) toprak parçasını vatanları sayarlar, çünkü tüm sosyo-ekonomik
faaliyet (yani, özetle, yaşamın ta kendisi) bu toprak parçasının sınırları
içinde cereyan eder.
Her
yeni ÜB kendi Tutunum İdeolojisini (Tİ) ortaya koyar. Tİ, toplumun başat
grubunun yada egemen sınıfının[1],
kendi değerler ve çıkarlar bütünü içinde, toplumu güçlü bir biçimde birarada
tutmak için formüle ettiği ana ideolojidir[2].
Yeni
bir Tİ ortaya çıktığı zaman, toplumun bu ideolojinin verilerine göre yeniden
örgütlenmesini sağlamak için, yeni bir YSO ortaya atılır. Bu süreç şöyle formüle
edilebilir:
Yeni ÜB
à
Yeni Tİ àYeni
YSO.
Burada şu
da unutulmamalıdır ki, her YSO bir “kurum” tarafından desteklenecek, bu kurum da
söz konusu başat grup/egemen sınıf tarafından temsil edilecektir.
Bu süreci
somutlaştırabilmek için, Osmanlı İmparatorluğunun ve özellikle de Türkiye
Cumhuriyetinin ayrılmaz parçası olduğu Avrupa tarihini ortaçağdan günümüze ele
alalım (bkz. Tablo 1)
[3].
Ortaçağdan Buyana
Tutunum İdeolojisi ve Yüce Sadakat Odağı
|
Temsil Eden |
Kilise
(Ruhban/
Aristokrasi) |
Parlamento
(Burjuvazi) |
Komünist Parti (Nomenklatura) |
(?) |
|
Yüce Sadakat Odağı |
Tanrı |
Ulus |
Emek |
?
(Birey ?) |
|
Tutunum İdeolojisi |
Din |
Milliyetçilik |
Proletarya Enternasyonalizmi |
? |
|
Ekonomik Pazaryeri (“Vatan”)
|
Malikâne |
Bağımsız Ulusal Devlet |
Proleter Devlet |
Dünya |
|
Üretim Biçimi |
Feodalizm |
(Ulusal)
Kapitalizm |
Komünizm |
Uluslararası Kapitalizm (Küreselleşme) |
Evre 1
>
2 > 2a> 3
Bu
tablo şöyle açıklanabilir:
Feodal düzen Karanlık Çağların küllerinden doğdu. Bu dönemi Vandal
saldırılarından özellikle kale misali manastırları sayesinde ayakta kalarak
atlatan Kilise, çaresiz kitlelerin tek sığınağı olduğundan, bağışlar ve miraslar
sonucu büyük servet (özellikle, toprak) sahibi oldu. Diğer yandan Ruhban,
zamanın biricik “ileri teknoloji” bilgisine, yani Latince okuma ve yazmaya sahip
tek unsurdu. Bu nedenle ortaçağda Kilise feodal beylerin en büyüğü olarak ortaya
çıktı ve doğal olarak Tİ’yi o saptadı: Din[4].
Feodalizm’de
Din YSO olarak Tanrı’ya işaret etti. Tanrı tabii ki Kilise kurumu
tarafından temsil ediliyordu. Kilise de, pratikte esas olarak Ruhban
(kendileri de birer feodal bey olan din adamları) ve ayrıca feodal
aristokrasi tarafından temsil edilmekteydi (Tablo 1, Evre 1).
ÜB
Feodalizm’den (mutlakiyetçi krallığın ekonomik doktrini olan) Merkantilizm’e[5]
dönüşünce Pazaryeri çok büyüdü. Çünkü ticaret Malikâne’nin sınırlarını aşmış,
Mutlakiyetçi Krallık denilen topraklara yayılmıştı. (Zaten, Kral’ın diğer feodal
beyleri ortadan kaldırarak mutlakiyetçi krallığı kurmasına Burjuvazi pazaryeri
genişleyecek diye yardımcı olmuştu).
“Toprak” (territory) kavramında meydana gelen bu radikal değişiklik,
tarihte her zaman olduğu gibi, insanların zihniyetinde büyük değişikler yaptı.
Artık ticaretin krallığın en ücra noktalarına kadar ulaşması sonucu, kaçınılmaz
olarak önce ortak bir dili, sonra da ortak duyguları vs. birlikte götürdü.
Malikâne yerine insanlar artık bütün krallığı “vatan” olarak tanımlamaya
başladılar.
Aydınlanma’nın akılcı ilkelerinin 17. Yüzyılda egemen olduğu bu ulus inşa
sürecinde bir an YSO Prens tarafından doldurulmuş gibi gözükse de
(Hobbes’un iyi hükümdarı Leviathan hükmetme gücünü artık Tanrı’dan almıyordu),
Merkantilizm’den Kapitalizm’e geçişle birlikte, son ve en önemli
baklasını Rousseau’nun oluşturduğu bir filozoflar zinciri bu makama sonunda
Ulus kavramını oturttu. 1789’daki Devrim ateşinin yardımıyla, Tİ makamına
Milliyetçilik geçti[6].
XVI. Louis giyotine yollanınca, ulus Ulusal Parlamento tarafından temsil
edilmeye başlandı. Tabii, pratikte YSO’yu asıl temsil eden, Ulusal Devlet
sınırları içinde milliyetçilik sayesinde bir ticaret tekeli kuran Ulusal
Burjuvazi idi. Çünkü ulusal parlamentoya ancak belli miktarda vergi ödeyenler
seçilebiliyordu. (Tablo 1, Evre 2).
1917’den sonra kimi ülkelerde, YSO’ya Emek faktörünü oturtan yeni bir ÜB
ortaya çıktı: Komünizm (Tablo 1, Evre 2a. Bu sütun, dünyada yaygınlık
kazanmadığı ve şu anda geçerliğini yitirmiş gözüktüğü için, diğer sütunların
aksine siyah putnolarla değil, beyaz italik puntolarla basılmıştır).
Günümüzde, genellikle “Küreselleşme” olarak anılan yeni bir Tİ’nin ortaya
çıkmasına tanık oluyoruz: Uluslararası Kapitalizm (Tablo 1, Evre 3)
[7].
Bu
Evre 3 hem Evre 2’nin hem de 2a’nın antitezi. Zaten dünyadaki egemen üretim
biçimi olan Kapitalizm’in karşısında bir tür “istisnai” üretim biçimi olarak yer
almış ve en azından uygulandığı biçimiyle (“reel sosyalizm”) kapitalizmden daha
ileri bir üretim biçimi sunamamış olan Komünizm, yine en azından şu anda, bir
dünya sistemi olmaktan çıkmış durumda. Ulusal Kapitalizm de tüm unsurlarıyla
sona erme sürecine girdi: Ekonomide devlet girişimleri, ulusal toprak üzerinde
yetki tekeli, kültürel yaşamda milliyetçilik ve hepsinden de önemlisi, YSO
olarak Ulus kavramı. Bütün bunların nedeni, toprak kavramının yeniden değişiyor
oluşu: Bir zamanlar burjuvaziyi yaratmış olan “ulusal” sınırlar artık onun
boğazını sıkıyor. Burjuvazi bu sınırları artık kaldırmak istiyor.
Bu
Evre 3 hakkında şu anda bütün bildiğimiz, yeni ÜB’nin Uluslararası Kapitalizm,
onun yeni pazaryerinin de tüm Dünya olduğu. Yeni Tİ henüz ortalarda yok
ve bu “yeni dünya düzensizliği”nde ortaya çıkması da pek beklenmiyor. YSO
Birey’e doğru eğilim gösteriyor, ama onu kimin temsil edeceğini şimdiden
söylemek mümkün değil.
YSO’nun Nitelikleri:
1)
Önce, şu soruyu halletmek gerekiyor: Niçin “yüce”?
Çünkü
her bireyin birden fazla sadakat odağı var. İnsan ailesine, doğduğu yere, işine,
mensup olduğu etnik gruba vs. sadakat duyar. Hepsinin üzerinde, insan kendi
kendisine “sadakat” duyar, çünkü insanın hayatta kalmasıyla doğrudan bağlantılı
olan bireysel çıkar tüm içgüdülerin en temel olanıdır.
Fakat
YSO bu türden içgüdülerin sonucuyla karıştırılmamalıdır. YSO’nun Tİ tarafından
belirlenen bir kavram olduğu, Tİ’nin de ÜB’nin bağımlı değişkeni olduğu akılda
çıkarılmamalıdır.
Bu
açıdan, bireyin duyduğu çeşitli sadakatlar insanın alt kimliklerine, YSO da onun
üst kimliğine benzetilebilir. Bir insanda alt kimlikler çok sayıda olabilir
(zaten, insan ne kadar çok alt kimlik sahibiyse o kadar “gelişmiş” sayılır;
diğer yandan, ne kadar az alt kimliği varsa mağara adamına o kadar yakındır).
Ama insanın üst kimliği yalnızca bir tanedir ve bu kimlik, alt kimliklerin
toplamından yada onların ayrı ayrı her birinden farklıdır[8].
2)
YSO, tanımı gereği, tek ve biriciktir. Herhangi bir anda birden fazla olamaz[9].
Toplumdaki YSO’yu tanımlamak için kullanılabilecek en iyi ölçütü ortaya koyan şu
soruyu sormak, bu konuyu en kolay biçimde açıklığa kavuşturmamıza olanak
verebilir[10]:
“İktidar yetkisinin kaynağı nedir?”
Bu
sorunun yanıtı örneğin “Tanrı” yada “Ulus” olabilir, ama asla bunların ikisi
birden aynı anda yanıt olamaz, çünkü birbirlerini ortadan kaldıran kavramlardır[11].
YSO
aynı anda ancak bir tane olabilir, ama tabii ki Tİ’nin değişmesi sonucu
değişebilir. Eğer bir toplum içinde bir YSO çatışması hissediliyorsa, o toplum
değişme halinde demektir ve mutlaka bunalımdadır. Bu bunalım, yeni Tİ topluma
yeni bir YSO kabul ettirince sona erecektir. Hatta o zaman bile, toplumun kimi
kesimleri ve özellikle de yeni ÜB’den zarar gören kimi toplumsal sınıflar
bunalım içinde olmaya devam edecektir[12].
3)
Böyle bir bunalım doğduğu zaman, toplumsal evrimin yönü, yani aynı zamanda da
YSO’nın gittiği yön, zorunlu olarak ileriye dönüktür. Yani Tablo 1’de soldan
sağa doğrudur.
Bunun
nedeni basittir: YSO, ÜB’nin bir fonksiyonudur ve bu durumda iç dinamik[13]
tarafından yaratılan ÜB, tanımı gereği daha gelişmiş bir evreyi temsil eder; bu
nedenle de bir geriye gidilmezlik noktasıdır: Daha gelişmiş bir ÜB’yi
(kapitalizm) yaşamış olan bir toplum, hiçbir zaman daha geri bir ÜB’ye
(feodalizm) ve dolayısıyla onun Tİ’sine ve YSO’suna dönmek istemeyecektir.
Demokrasiyi tanımış bir toplum geriye gidip diktatörlükte karar kılmaz. Daha
ileri bir aşamadan geri gitmek, ancak istisnai olarak, büyük bir felaket gibi
durumlarda söz konusu olabilir[14].
4) Bu
makalenin en can alıcı sorusu şudur: YSO’nun dış dinamik[15]
tarafından değiştirildiği bir toplum, daha ileri bir evrenin etkisine maruz
kalınca ne olur?
Yada,
Tablo 1’in terimleriyle söylersek, Evre 1’den Evre 2’ye yukarıdan devrimle
geçiş yapan (yani, gerçek bir ulus-devlet aşamasına tam ulaşamayan) bir
ülke, Evre 3’ün dinamiklerinin etkisine maruz kalırsa (yani, ulus-devlet
aşamasının ötesine geçmek zorunda bırakılırsa) ne olur?
Bu
soru hem pratik, hem de kuramsal açıdan önemlidir. Pratik açıdan önemlidir,
çünkü Batı dünyası dışında bu durumda çok sayıda ülke vardır. Kuramsal olarak
önemlidir, çünkü böyle bir durumda söz konusu ülkeler Din’e, özellikle de
İslam’a doğru “geriye gidiş” işaretleri verdiklerinden (Tablo 1’in terimleriyle,
Evre 2’de bulunan bir ülkenin, Evre 3’ün etkisiyle karşılaşınca Evre 1’e dönmek
istemesi durumu), YSO sürecinin geriye dönmeyeceği varsayımı ciddi sorunla
karşılaşmaktadır.
Bu
makalenin temel varsayımı, böyle bir gelişmenin iki nedenle olanaksız olduğudur:
Birincisi, yukarıdaki paragraf 3’te de belirtildiği gibi, ÜB’nin gelişme süreci
geriye dönüşsüzdür. İkincisi, Tİ ve onun YSO’sunu formüle eden ekonomik bakımdan
egemen sınıf(lar), küreselleşmenin etkisiyle üstün evreye eklemlenecek ve bizzat
saptayacağı yeni YSO’ya doğru toplumun “ileri”
[16]
geçiş yapmasını sağlayacaktır.
Bundan sonraki bölümler Türk tecrübesini inceleyecek ve bu varsayımı test
edecektir.
II - KEMALİST DÖNEMDE
“TANRI”DAN “ULUS”A GEÇİŞ
Yarı
teokratik[17]
Osmanlı İmparatorluğu Mustafa Kemal’in “yukarıdan devrim”iyle Evre 1’den Evre
2’ye geçti.
Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalistler, Yunanlılardan çok, daha önemli bir
düşmanla çarpışmışlardı: Anadolu’nun her yerinde isyanlar tahrik eden
Halife-Sultan’ın orduları[18].
Bu
durumda Tanrı’dan Ulus’a geçiş daha Kurtuluş Savaşı bitmeden başladı[19].
Bir “azgelişmiş ülke milliyetçiliği”nin[20]
ilk prototipinin ayrılmaz parçası olan bu süreçte, çoğu askerlerden oluşan
Batılılaşmış seçkinler, esas olarak feodal bir toplumda, bir 17. Yüzyıl
Aydınlanması atmosferi yaratarak bir “ulus” inşa etmeye giriştiler.
Bu
YSO değişikliği, önce ümmet düzeninin temellerini yıkmayı, sonra da bir
ulus-devletin temellerini atmayı amaçlayan bir “yukarıdan devrim”le yapıldı ve
aşağıdaki zamandizinini izledi:
-
23 Nisan 1920: TBMM’nin açılışı.
-
20 Ocak 1921: Teşkilatı Esasiye Kanununun 1. Maddesi: “Hakimiyet
bilâkaydüşart milletindir”[21]
.İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına
müstenittir”.
-
1 Kasım 1922: TBMM kararıyla saltanatın kaldırılması[22].
-
29 Ekim 1923: Cumhuriyetin ilanı[23].
-
3 Mart 1924: Aynı günde üç çok önemli girişim: a) Halifeliğin
kaldırılması, b) Şeriye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılması ve bugünkü adıyla
Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması, c) Tevhidi Tedrisat Kanunu sonucu
medreselerin kapatılması ve tüm eğitimin bugünkü adıyla Milli Eğitim Bakanlığına
bağlanması[24].
-
8 Nisan 1924: Şeri mahkemelerin kaldırılması[25].
-
30 Kasım 1925: Tekke ve zaviyelerin kaldırılması[26].
-
17 Şubat 1926: İsviçre Medeni Kanununun kabulü.
-
1 Temmuz 1926: İtalyan Ceza Kanununun kabulü[27].
-
1 Kasım 1928: Arap alfabesinin terki ve Latin alfabesinin kabulü[28].
-
10 Nisan 1928: 1921 Teşkilatı Esasiye kanununa 29 Ekim 1923’te eklenen
“Türkiye Devletinin dini, dini İslam’dır” hükmü kaldırıldı.
-
23 Nisan 1930: 1935’te Türk Tarih Kurumuna dönüşecek olan Türk Tarihi
Tetkik Cemiyeti kuruldu.
-
10 Mayıs 1931: Laiklik, Altı Ok’tan biri olarak Cumhuriyet Halk
Fırkasının programına girdi[29].
-
12 Temmuz 1932: 1936’da Türk Dil Kurumuna dönüşecek olan Türk Dili Tetkik
Cemiyeti kuruldu[30].
-
Şubat 1933: Ezan Türkçe okunmaya başlandı.
Din Eğitimi:
Yeni
cumhuriyet din eğitimi konusunda özellikle anti-klerikaldi. Yani örgütlenmiş
dinin üzerinde denetleyici bir baskı kurmuştu.
İlahiyat Fakültesinde öğrenci sayısı 1925’te 284 iken 1926’da 167’ye, 1933’te de
20’ye düştü. Fakülte “öğrenci kalmadığı için” 1941’de kapatıldı. 1924’te 29
tane İmam-Hatip okulu vardı. Bu sayı 1930’da 2’ye düştü ve bu okullar aynı yıl
kapatıldılar[31].
Din
dersleri 1930’larda kent okullarının, 1939’da da köy okullarının ders
programından çıkartıldı[32].
III
–KEMALİZM-SONRASI DÖNEM: TEPKİ
Türkiye’nin temelde feodal olan altyapısını da önemli ölçüde değiştiren bu
üstyapı reformları, dinsel görünüm altında bir halk tepkisine yol açtı[33].
Bu tepki ilk özgür seçimlerin yapıldığı 1950’de Atatürk’ün partisi CHP’nin
seçimleri yitirmesiyle en açık biçimde ortaya çıktı. “Kasaba politikacıları”
kitlelerin dinsel istemlerine razı olmanın, hatta onları tahrik etmenin çok
ödüllendirici bir şey olduğunu keşfettiler. Bu süreç aşağıdaki gibi
özetlenebilir:
İlahiyat Fakültesi 1948’de Ankara’da yeniden açıldı ve İmam-Hatip “kursları” on
kentte yeniden başlatıldı.
Yeni
DP hükümetinin ilk kararlarından biri, ezanın tekrar Arapça okunmaya
başlanmasıydı.
İmam-Hatip “kursları” yetersiz bulununca, 1951’de üç yılı orta okul, dört yılı
da lise olan yedi yıllık İmam-Hatip okulları açıldı. Bunların sayıları 1960’da
20’yi, 1970’de 70’i buldu. İslam’da kadınlar imam olamadıkları halde 1960’da bu
okullara kız öğrenci kabul edilmeye başlandı.
İlk
kez 1973’te bu okullar “meslek lisesi” kategorisinden çıkarıldı ve mezunları bu
sayede üniversitelere girebilmeye başladı. Kısa zamanda bunun çok önemli bir
değişiklik olduğu anlaşıldı, çünkü dinsel “karşı-seçkinler”in yeniden üretilmesi
böylece başlamıştı.
IV – 1980 SONRASI
TÜRKİYE: ULUS’TAN TANRI’YA MI?
Bu
eğilim 12 Eylül 1980’deki askerî darbeyle birlikte çok verimli bir ortama
kavuştu. Çünkü cuntacı generallerden büyük destek buldu. Türkiye’de Silahlı
Kuvvetler geleneksel olarak radikal Kemalist oldukları halde bu sefer cunta
çeşitli nedenlerle dinci çevreleri desteklemişti.
Bu
nedenlerden birincisi dış dinamikle ilgiliydi: O dönemde ABD komünizme karşı
yeni bir strateji uygulamaya koymuştu: “Yeşil Kuşak”. Cuntacılar da Türkiye’de
gittikçe kötüye giden insan hakları durumları yüzünden Avrupa’yla sürekli
çatıştıklarından ABD’ye yanaşmak zorunda kaldılar. İkinci ve daha önemli nedeni
iç dinamik oluşturdu: Generaller bir yandan çok aktif bir sol harekete, diğer
yandan da yine solcu bir ayrılıkçı Kürt hareketine karşı dinci akımları harekete
geçirmeyi çok pratik bulmuşlardı[34].
Bu süreç aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Cuntanın yaptırdığı 82 Anayasasının 24. maddesi din derslerini liselerde ilk kez
zorunlu kıldı[35].
Aynı
anayasanın 134. maddesi, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunu[36]
“Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” çatısı altına koyarak, yeni resmî
ideolojiyi yani “Türk-İslam Sentezi”ni yaymaya mahsus resmî dairelere
dönüştürdü. Yeni ideolojinin “İslam” yönü “Türk” (ırkçı milliyetçi) yönünden
kesinlikle daha güçlüydü.
Sonradan devlet başkanı ve arkasından da cumhurbaşkanı sıfatlarını alacak olan
cunta lideri Orgeneral Kenan Evren çok sık yaptığı konuşmalarda, o günkü
konusunu Kuran’dan ayetler okuyarak desteklemek âdetine sahipti.
Kamu
makamlarına itaati telkin eden ayet ve hadisleri içeren broşürler Kürt
yoğunluklu bölgelerde askerî uçaklarla atıldı, radyo ve TV kanallarından da
durmadan okundu. O zamanlar Marksist olan PKK’ye karşı Kürt Hizbullahı özellikle
Batman dolaylarında desteklendi. Her devlet dairesinde birer mescit açıldı.
Diyanet İşleri
Başkanlığı
1990
yılı geldiğinde, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bütçesi görülmemiş boyutlara
ulaşmış, Dışişleri Bakanlığınınkinin 1,5 katı, İçişleri Bakanlığınınkinin 2
katı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığınınkinin 3,5 katı, Turizm Bakanlığınınkinin 6
katı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınınkinin 7 katı olmuştu[37].
DİB’in 1994 bütçesi beş bakanlığın (Orman, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Maliye,
Enerji ve Doğal Kaynaklar, Turizm) toplamını geçti. Aralarında TBMM,
Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi ve tüm yüksek mahkemeler ve Devlet Planlama
Teşkilatı da bulunan 13 önemli kamu kuruluşunun toplamını da aştı[38].
DİB
personeli 1983’te 53.582 iken yüzde 58’lik bir artışla 1988’de 84.717’ye,
1994’te de 90.000’in üstüne çıktı.
1995
rakamlarıyla DİB’e bağlı 69.523 caminin yanısıra yılda 1500 yeni cami, yani 6
saatte 1 cami inşa ediliyordu.
1983-93 arasında resmî Kuran kursları on kat arttı. Bunların sayıları 1990’da
5000’e, öğrencileri de 175.000’e ulaştı. Aynı dönemde Türkiye’deki toplam
hastane sayısı 867, toplam okul sayısı 66.000 idi. 6 günde 1 okul inşa
ediliyordu[39].
1990’da
DİB, yemek yeme ve seks alışkanlıklarından banka ve faiz konularına kadar
yayılan alanlarda fetva kitapları çıkarmaya başladı[40]
DİB,
turizmden eğitime ve filmcilikten besin endüstrisine kadar uzanan geniş bir
alanda 7 şirketten oluşan güçlü bir holding de kurdu[41].
Belli
bir noktada özellikle cami inşası o kadar denetimden çıktı ki, DİB genelge
yayınlayarak fazlasıyla cami yapıldığını, insanların cami yerine okul ve
hastane yapmasını istedi[42].
Temmuz 1995’te müezzinlerin ezanı minarenin şerefesine çıkarak okuma zorunluluğu
getirildi[43].
Ekim 1997’de ise, seslerin birbirine karışarak kakafoni yaratmasını engellemek
için ezanın her kentte yalnızca bir merkez camiden hoparlörle okunması ve küçük
camilerde müezzinlerin hoparlör kullanmayarak ezanı şerefeden kendi sesleriyle
okumaları duyuruldu. Mayıs 1998’de, cami yapımı konusunda DİB’den yazılı izin
alınması gerektiği ilan edildi.
İmamlar ve müezzinler bu makalenin yazıldığı tarihe kadar DİB’in bu
genelgelerini bilmezlikten gelmişlerdir. Devlet, dini denetim altına alacağım
diye trilyonlar akıtmakta, ama işler böyle yürümemektedir.
DİB’in planlarına göre, 2010 yılında cami sayısı 103.000’e, DİB personeli
sayısı 238.000’e ulaşacaktır[44].
Din Eğitimi:
1980-92 döneminde üniversitelerde 23 yeni ilahiyat fakültesi açıldı. İmam-Hatip
liselerinin sayısı 1996’da 581’e çıktı. Bunların 500.000 öğrencisinin çoğu
imam-hatip olacaklarına polis ve İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere devlet
dairelerinde görev aldılar[45].
Tarikatlar ülkenin her yerinde ve özellikle de büyük kentlerde öğrenci yurtları
açtılar. Bu konforlu yurtlarda barınan öğrencilerin günde beş vakit namaz
kılmaları ve tarikat kurallarına uymaları, kızların da başlarını örtmeleri şart
koşuluyordu.
Ekonomik Durum:
Devletçilik adıyla ortaya çıkan milliyetçi ekonomi politikasının sonucu olarak,
Türk resmî ekonomik stratejisi 1930’lardan beri “ithal ikamesi” olmuş, ulusal
burjuvaziyi dış rekabete karşı korumuştu.
Bu
politika 1980’den sonra radikal biçimde değişti. Cuntanın ekonomik politikasının
yöneticisi, Nakşibendi tarikatına mensup Turgut Özal (darbeden sonraki ilk
seçimlerde, yani 1983’te başbakan, 1989’da cumhurbaşkanı olacaktır) özelleştirme
politikasının şampiyonu olarak, İMF ve Dünya Bankasının kredileri ve sıkı
denetimi altında ekonomi ve maliyeyi derhal ve radikal biçimde liberalize ederek
“Türkiye’yi dış dünyaya açtı”.
Türkiye kısa zamanda küresel ekonominin bir parçası oldu. Yabancı sermaye,
kredi ve doğrudan yabancı yatırımlar olarak akmaya başladı. Özal TL’nin değerini
gerçekçi bir düzeye getirdi, Türk ekonomisini uluslararası rekabete göre
düzenledi. Ülkenin ihracatıyla birlikte döviz rezervleri ve mali güvenilirliği
arttı. Büyük holdingler yurt dışında büyük inşaat ihaleleri almaya ve önce
İran-Irak savaşının, sonra da Balkanlar ve Orta Asya’da yeni devletler
doğmasının sonucu büyük kârlar elde etmeye başladılar. Diğer yandan, devlet
yaygın bir özelleştirme programı uygulamaya başladı[46].
Fakat
Özal para politikaları sırasında faizler anormal yükseldi, banker skandalleri
bir gece içinde küçük tasarrufları yuttu ve ülkeyi gerek ekonomik gerekse
toplumsal açıdan ciddi biçimde sarstı. İşsizlik daha önce görülmemiş düzeylere
yükseldi. Diğer yandan, TL baş döndürücü biçimde düşmeye başladı[47].
Gelir
dağılımı günden güne kötüleştiği için[48],
sabit gelirli tabakaların ciddi biçimde yoksullaşması olgusu özellikle devlet
yönetiminde[49]
ve genellikle de ahlakta inanılmaz bir kokuşmayla el ele gitmeye başladı.
Bu
tablo içinde, Özal ekonomisinin ve politikasının bir başka yüzü özel ilgi
gerektiriyor: “İslamcı (veya Yeşil) Sermaye”.
İslamcı Sermayenin Yükselişi:
Bu
olgu tamamen yeni bir şey değildi. İlk kez 1969’un hemen ardından, yine önemli
bir Nakşibendi olan Profesör Necmettin Erbakan Türkiye Odalar ve Borsalar
Birliği (TOBB) başkanı olarak politikaya giriş yaptığında duyulmuştu. Prof.
Erbakan, geleneksel olarak küçük ve orta ölçekli Anadolu sermayesinin kalesi
sayılan bu örgütün şampiyonluğunu milliyetçi bir “Ağır Sanayi Hamlesi”
sloganıyla, Avrupa Birliğine girmeyi ve uluslararası ekonomik düzeni savunan
İstanbul büyük sermayesinin enternasyonalci söylemine karşı yaptı.
Özal
yönetimi sırasında “İslamcı Sermaye” ve onun siyasal örgütleri yükselmeye
başladı. Birincisi, İran ve özellikle de Suudi Arabistan bankaları, Türk
bankalarının sahip olmadığı özel ayrıcalıklarla Türkiye’de çalışma izni aldılar.
Bu bankalar kısa zamanda “kara para aklama” ve İslamcı örgütleri finanse etmeyle
suçlanacaklardır.
İkincisi, Anadolu kasabalarının[50]
küçük ve orta ölçekli işletmeleri güçlenmeye ve bir süre sonra da, o zamana
kadar İstanbul’un büyük holdinglerinin “özel av alanı” (chasse gardée)
sayılan dış ticaret alanına girmeye başladılar[51].
Yeni adlarıyla “Anadolu Kaplanları” yalnızca siyasal örgütleri MÜSİAD (Müstakil
Sanayiciler ve İş Adamları Derneği; bu konuda ayrıca aşağıda dipnot 64’e bkz.)
aracılığıyla iç politikada önemli bir baskı grubu oluşturmakla kalmadılar,
İslamcı örgütleri ve özellikle de öğrencilerin gerçek bir İslamî hayat
sürdürmelerini şart koşan konforlu öğrenci yurtlarını finanse ettiler. MÜSİAD
ayrıca Prof. Erbakan’ın[52]
şeriatçı Refah Partisinin başlıca destekçisi olarak ortaya çıktı.
Çok
yüksek bir iç göç oranı (ortalama %3, İstanbul gibi büyük bir kentte %4, Şırnak
gibi bir güneydoğu kentinde dönemsel olarak %14)[53],
bu dönemi şeriatçılığın yeşerdiği mükemmel bir laboratuar ortamı haline getirdi.
Yukarıda sözü edilen “Pavlov refleksi” (bkz. dipnot 33) yine harekete geçmiş ve
fukaralaşmış kitleler Batılılaşma olarak algıladıkları şeylere (özellikle TV
kanallarındaki erotik programlara) şiddetle tepki göstererek, bu dünyada olmasa
bile öbür dünyada İslam’ı tek kurtuluş yolu olarak görmeye başladılar. İşte
Haziran 1996’da Prof. Erbakan’ı koalisyon hükümetinin başına kadar getiren bu
atmosfer oldu.
Burada, Refah’ın başarısını mümkün kılan atmosferin, İslamcı jargonu ve
ideolojiyi kullanmak açısından birbirine çok ters iki kanadı kuvvetle
etkilediğini söylemek gerekiyor: Bir yandan iki merkez-sağ parti (ANAP ve DYP),
diğer yandan da PKK. Özellikle, 80’lerin sonuna kadar kendini daima
Marksist-Leninist ilan etmiş olan ikincinin birdenbire İslamcı söyleme geçmesi
çok ilginçti.
Refah’ın “Adil Düzen” sloganı bu ekonomik, toplamsal ve siyasal kaosta çok
başarılı oldu. Prof. Erbakan bunu yeşil kitabı Adil Ekonomik Düzen’de
dinsel ve özellikle de İslamî uygarlık olarak tanımladı ve fukaralaşmış kitleler
derhal kendilerine hem ekonomik gönenci hem de (aslında hiçbir zaman yaşanmamış)
“Altın Geçmiş”in kafa huzurunu getirecek bir rejim olarak yorumladılar.
Refah
Aralık 1995 seçimlerinde birinci parti oldu. Aslında oyların yalnızca %21.38’ini
almıştı ve bu hiçbir biçimde hükümet kurmasına yetmiyordu ama, Prof. Tansu
Çiller’in
[54]
inanılmaz siyasal ve parasal ihtirasları sayesinde Prof. Erbakan başbakan oldu.
En büyük iki kentin büyükşehir belediye başkanlıklarına Refah adayları
(İstanbul’a R. Tayyip Erdoğan, Ankara’ya İ. Melih Gökçek) gelirken, üçüncü büyük
kentin koltuğuna da yine Refah’ın büyük sempatizanlarından biri (İzmir’e Burhan
Özfatura) oturdu.
Refah
iktidara geldikten sonra, içinde bulunulan ekonomik batağı doğal olarak
düzeltemedi ama seçmenlerini memnun etmek için İslamcı düzeni “simüle etmeye”
başladı. Bu nedenle parti, biraz da seçim başarısıyla şımararak, sanki
Kemalizmin hiç duyulmadığı bir Türkiye’de çoğunluk oyunu almış gibi hareket
etmeye girişti. Bunun en dikkat çekici gösterisi, Mercedesler içinde gelen
sakallı ve sarıklı tarikat şeyhlerinin, kendilerini devletin resmen tanıması
açısından çok önemli bir simge oluşturur biçimde, Ramazan’da Başbakanlık
konutuna iftara davet edilmeleri oldu.
Refah’ın çeşitli liderleri, laik düzeni son derece rahatsız eden demeçleri her
fırsatta vermeye başladılar: “Parti [Refah] için çalışmak, Kuran düzeninin
kurulması için çalışmak demektir”, “İktidarın kaynağının [Tanrı yerine] Ulus
olduğunu söylemek kocaman bir yalandır” (R. Tayyip Erdoğan), “Türkiye
dindaşlarını kurtarmak için Bosna’yı bombalamalıdır”, “Müslümanlar, İslam gelene
kadar hırs, kin ve nefretlerini canlı tutmalıdır”, “Türkiye, Cezayir gibi
düşecektir”, “Şimdi mesele, İslam’ın yumuşak biçimde mi yoksa kanla mı geleceği
meselesidir” (Erbakan).
Liderlerin bu tutumunun yanısıra parti militanları da özellikle başörtüsünü
bahane ederek sokaklarda gösterilere giriştiler. Genç bir partili TV
kameralarının önünde bir kadın gazeteciyi dövünce, derhal oradan kaçırıldı,
saklandı ve başka bir Refahlı belediyede daha iyi bir iş sahibi kılındı. Ankara
Sincan’ın Refahlı belediye başkanı bir “Kudüs Gecesi”nde İslam’ın “Batıcı
seçkinlere zerk edilmesi” gerektiğini söylemek ve meydana İslamcı terörist
liderlerin posterlerini asmak yüzünden tutuklanınca, Refahlı Adalet Bakanı
Şevket Kazan kendisini cezaevinde ziyaret etti.
Bu
arada, Refah belediyeleri bir yandan belediyeye bağlı yerlerde içki satışını
yasaklarken, diğer yandan da Refah yandaşı olarak bilinen şirketlere büyük
ihaleler vermeye başladılar.
Sonunda, Refah’ın kontrol ettiği ekonomik ve siyasal güç, Silahlı Kuvvetlerin
inceleme konusu olmaya başladı:
“854
özel okul, 900 kadar resmî okul, yaklaşık 5000 özel kurs, 124 radyo, 41 TV
kanalı, 5200 yerel gazete ve dergi, bilinmeyen sayıda yayınevi, 1,3 milyar
doları kontrol eden 11 finans kurumu, 7 büyük holding, 7000’in üstünde büyük
şirket, 2000’in üzerinde öğrenci yurdu, 4000 dernek, 4500 vakıf, bilinmeyen
sayıda devlet memuru, 40 vali, 89 vali yardımcısı, 300 kadar kaymakam, önemli
sayıda milletvekili”[55].
* * * * * *
Bu
gelişmeler yurt içinde ve dışında birçok insan tarafından Türkiye’nin İslam’a
dönüşü olarak yorumlandı. Bu yorumu Tablo 1’in terimleriyle ifade edersek şöyle
söylemek mümkün:
“Türkiye, gerçek bir ulus-devlet olamadan Evre 1’den Evre 2’ye Kemalist
Yukarıdan Devrim sonucu geçmiştir. Bu durumda, kendisini ulus-devlet ötesine
geçmeye zorlayan Evre 3’ün etkisi karşısında Türk toplumu Evre 1’e geri dönmek
ve 70 yıl önceki ideolojisi İslam’ı kucaklamak istemektedir”.
Bu makalenin V. bölümünde bu “geriye dönüş”ün geçerli bir
yorum olup olmadığını tartışmak istiyorum.
V – ŞUBAT 1997’DEN
SONRA TÜRKİYE: QUO VADİS?
Siyasal Gelişmeler:
1997’nin başında Kemalizm’in, başlama işareti Silahlı Kuvvetler tarafından
verilen bir karşı saldırıya giriştiğini görüyoruz.
Milli
Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997’de yayınladığı ve sonradan ünlü olan bildirisinde
laiklik karşıtı atmosferi çok sert biçimde eleştirdi, İslamcı kadroların
yayılmasını durdurmak ve devrim yasalarını uygulamak için gerekli önlemleri
almasını hükümetten istedi.
RP
Genel Başkanı Erbakan’ın başbakan sıfatıyla imzalamak zorunda kaldığı bu
belgenin yayınlanmasından sonra Silahlı Kuvvetler basına bir dizi brifing
vererek şeriatçılığı en tehlikeli düşman ilan ettiler[56].
Bu
acayip durumda, daha da acayip birşey oldu: Başbakan Yardımcısı Çiller,
koalisyon protokolüne göre artık kendisinin başbakan olması gerektiğini ileri
sürmüş, Başbakan Erbakan da onunla yer değiştirmek için istifa etmişti. Fakat
işler planladıkları gibi yürümedi. Cumhurbaşkanı Demirel hükümeti kurma görevini
ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a veriverdi ve ANAP, Ecevit’in DSP’si ve
Cindoruk’un DTP’sinin katılması ve Baykal’ın CHP’sinin dışarıdan desteklemesiyle
hükümeti kurdu.
Kemalistlerin ve Silahlı Kuvvetlerin güçlü desteğini alan yeni hükümet
şeriatçılık karşıtı bir dizi önlem başlattı. İslamcıları kovuşturmaya, tarikat
yurtlarını teftişe, Milli Eğitim Bakanlığı gibi kilit resmî mevkilerdeki
İslamcıları başka yerlere tayin etmeye, kimi vali ve kaymakamların İslamcı
eğilimlerini araştırmaya, 1997’de sayıları 800’e ulaşmış olan dinci vakıfları
denetleme çabalarına başladı.
Ama
hepsinden de önemlisi, yeni hükümet, 28 Şubat Bildirisinde istendiği gibi,
zorunlu ilköğretimi 5 yıldan 8’e çıkartarak İmam-Hatiplerin ilk üç yılını
kapattı[57].
Bu
arada, Mayıs 1997’de, Cumhuriyet Başsavcısı partinin laiklik karşıtı söylem ve
eylemlerini anayasaya aykırı bularak Refah’ın kapatılması için Anayasa
Mahkemesine başvurdu. İktidardaki bir partinin kapatılma başvurusu Türkiye’de
(ve belki de dünyada) ilk kez vuku buluyordu.
Refah
Partisi Anayasa Mahkemesince Ocak 1998’de kapatıldı.
* * * * * *
Bütün
bu süreci, yalnızca Silahlı Kuvvetlerin zorlamasıyla alınmış bir dizi önlem
olarak görmenin çok yanıltıcı olduğunu düşünüyorum.
Birincisi, Silahlı Kuvvetlerin “Meclis’i işletmek zorunda kaldıkları” kanısı,
kamuoyu arasında genel kabul görmekteydi. Çünkü milletvekillerinin büyük
çoğunluğu gerek oy yitirmekten korktukları ve daha da önemlisi, içlerinden
önemli bir bölümü şu yada bu biçimde yolsuzluklara adları karıştığı için RP
oylarıyla dokunulmazlıklarının kaldırılacağından çekindikleri için İslamcılara
karşı herhangi bir harekete girişmiyorlardı. Kamuoyunda, parlamentonun boşluğunu
Silahlı Kuvvetlerin doldurduğu yolunda bir ortak kanı vardı.
İkincisi, İslamcıların doğurduğu tepki, yaklaşık 1995’e kadar neredeyse uykuda
bulunan Kemalist akım içinde gerçek bir rönesans doğmasına yol açtı. Büyük
kentlerdeki okumuşların büyük bölümü yakalarına Atatürk rozetleri takmaya,
otomobillerine Kemalist sloganlar yapıştırmaya, geniş sokak gösterileri
düzenlemeye başladılar. Yıllardır kendilerini pasif kalmak zorunda hissetmiş bu
insanlar, İslamcılara sembolik bir tepki göstermek için, Cumhurbaşkanlığı
Senfoni Orkestrasının Ankara’nın iyice dışında, berbat bir yolla gidilen 5000
kişilik bir spor salonunda verdiği Beethoven konserini doldurmak türünden
gösterilerle yeni bir “iman” buldular.
Diğer
yandan, İslamcı eylemlere tepki gösteren yalnızca Kemalistler değildi. Daha
1990’da yayınladığı Eğitim Raporunda[58]
temel eğitimin zorunlu olarak 8 yıla çıkmasını istemiş olan TÜSİAD Ocak 1997’de
(yani, Milli Güvenlik Kurulunun 28 Şubat bildirisinden bir ay kadar önce) çok
önemli bir rapor daha yayınladı. Prof. Bülent Tanör’e hazırlatılan ve çok
radikal liberal reformların yapılmasını isteyen “Türkiye’nin Demokratikleşme
Perspektifleri”nin talepleri arasında İmam-Hatip’lerin ilk üç yılının
kapatılması özellikle yer alıyordu (bu konuda ayrıca bkz. aşağıda “Büyük
Burjuvazi” altbaşlığı).
Tamı
tamına 24 yıl önce (Şubat 1973) komünizmi Türkiye’nin 1 numaralı düşmanı ilan
eden ve 1980 darbesinden sonra da İslamcılığın güçlenmesi ortamını inşa eden
Silahlı Kuvvetler oklarını şimdi niye İslamcılığa çevirmişlerdi?
Çünkü, 1997’de “Rusya”dan artık komünist tehlike gelmiyordu (bu, Silahlı
Kuvvetler için çok önemliydi), kayda değer bir sol hareket kalmamıştı,
sokaklardan anarşi kaybolmuştu.
Diğer
yandan, artık Silahlı Kuvvetlerin “olmazsa olmaz” koşullarına şiddetle karşı
çıkan çok güçlü bir İslamcı hareket ortaya çıkmıştı:
Birincisi, İslamcılar, Silahlı Kuvvetlerin çok önem verdikleri ve varlığından
kendilerini sorumlu tuttukları “Türk Milleti” kavramına, ayrıca, Atatürk
mirasının en önemli unsuruna karşı çıkıyorlardı: Batılılaşma. Bu durum
Silahlı Kuvvetler için ikili bir tehdit oluşturmaktaydı: Yüce Sadakat Odağı
(YSO) daima bir ve tek olduğu için ya Silahlı Kuvvetlerin YSO’su geçerli
olacaktı, yada İslamcılarınki. Diğer yandan, şurası da çok önemliydi ki, Silahlı
Kuvvetler Türkiye’deki özel ve çok güçlü pozisyonlarını, bu iki kavramın her
zaman en önde gelen savunucusu olmaktan alıyorlardı; İslamcılar üstün gelseydi
Silahlı Kuvvetler bu özel yerlerini yitirirdi.
İkincisi, İslamcılar, bütün dünyadaki Silahlı Kuvvetlerin en önemli saydıkları
kavramı zedelemeye başlamışlardı: Disiplin. Şeriatçılık yüzünden Silahlı
Kuvvetlerden zaman zaman çıkarılan subaylardan birinin “Ben kumandanıma değil,
imamıma itaat ederim” demesi, İslamcıların esas gücünün 12 Eylül cuntası
tarafından verilen destekten doğuşundan zaten rahatsızlık duyan Silahlı
Kuvvetlerde alarm zillerini çaldı.
Din, Milliyetçilik ve
Küreselleşme
Bugün
Türkiye’de Kemalizme ve onun YSO’suna (“Türk Milleti”) rakip olarak ortaya
çıkan üç unsur bulunuyor: Milliyetçi Kürtler, İslamcılar ve Küreselleşme.
1)
Milliyetçi Kürtler:
Esas
olarak PKK tarafından temsil edilen milliyetçi Kürtler, Kemalizm’in temsil
ettiği “ülkenin bölünmezliği”ni tehdit etmektedir. Yani, Kürt milliyetçiliği
rejime değil, devlete karşı bir tehdit oluşturmaktadır.
Bununla birlikte, burada tartıştığımız konu açısından ele alındığında, bu üç
rakip arasında en önemsizi Kürt milliyetçiliğidir.
Bir
kere, kavramsal açıdan, PKK’nin YSO’su “Bağımsız Kürdistan’da Kürt Milleti”dir.
Kemalizminki ise “Bağımsız Türkiye’de Türk Milleti”dir. Her ikisi de ulus’a ve
bağımsız ulusal devlet’e sadakat duymaktadırlar. YSO’ları kavram olarak birdir.
Zaten bu açıdan, milliyetçi Kürtler radikal birer “Kürt Kemalisti”dirler.
İkincisi, Kürtlerin tümü Türkiye’nin bölünmezliğini tehdit ediyor değildir;
çünkü tümü de bağımsızlık istiyor değildir. Bizzat PKK’nin bile bu konuda kafası
karışıktır.
Üçüncüsü, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının (nüfusun yaklaşık %15’i) hepsi de
Kürt milliyetçisi değildir. Önemli bir bölümü doğal asimilasyon süreci sonucu
(“sübjektif kimlik”) artık kendilerini Kürk saymamaktadır: 1920’lerde Türk
milliyetçiliğinin “babası” Ziya Gökalp, 1995-99 arası TBMM Başkanlığı yapan
Hikmet Çetin ve hatta cumhurbaşkanlarından üçünün Kürt kökenli olduğu bir
gerçektir. Birçok Kürt; denize çıkışı olmayan, aşiret kavgalarıyla yüklü ve
otoriter rejimli bir Kürdistan Cumhuriyetinin vatandaşı olmaktansa, “saygıdeğer
bir Kürt kökenli” olarak tanınmak şartıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayı
tercih etmektedir.
Dördüncüsü; iletişim ile milliyetçilik kavramlarının güçlü ilişkisi nedeniyle,
Kürt milliyetçiliğinin bugün yükselmesine yol açan kavramlardan biri de
Küreselleşmedir. Bununla birlikte, bu kavramın, konumuzla ilgili olarak
birbirine karşıt iki etkisi söz konusudur: Küreselleşme bir yandan tüm dünyayı
Kürtlerle ilgili gelişmelerden, bir yandan da tüm Kürtleri dünya gelişmelerinden
anında haberdar ederek Kürt ulusal uyanışını güçlendirmektedir ama, Batı’nın
maddi (parasal) değerlerinin dünyayı gittikçe daha hızlı istila ettiği bir
dönemde milliyetçilik gibi manevi bir kavram da hızla aşınmaktadır. Bütün Türk
anababaların büyük fedakârlıklar yapıp çocuklarını İngilizce eğitim veren
okullara gönderdikleri bir devirde, kaç Kürt anababanın çocuklarını Kürtçe
eğitim veren okullara göndermeye çalışacakları, üzerinde düşünülmesi gereken bir
konudur[59].
Diğer
yandan, Kürt milliyetçiliği kaçınılmaz olarak kendi karşıtını, aşırı Türk
milliyetçiliğini de yaratmaktadır. Son 1-1,5 yıldır artık pek artış
göstermemektedir ama, özellikle 1991-97 arasında bu tür milliyetçiliğin
göstergeleri göze batacak hale gelmiştir: Otomobil çamurluklarına Türk bayrağı
çıkartmaları yapıştırmak, eskiden bu yalnızca milli maçlarda yapılıyorken artık
önemli-önemsiz bütün maçlarda milli marş söylemek, şehit cenazelerinde slogan
atmak, askere giden gençleri uğurlamak için şiddet içeren gösteriler yapmak,
gibi.
Yalnız, bu aşırı milliyetçi göstergelerin genellikle Kemalistler arasında değil,
Türk-İslam Sentezi doğrultusunda hareket eden ve kendilerine
“milliyetçi-mukaddesatçı” adını veren pro-faşist gruplar tarafından
yönlendirilen bilinçsiz kitleler arasında daha yaygın olduğu da belirtilmeden
geçilmemelidir.
2)
İslamcılar:
Burada tartıştığımız konu açısından İslamcı akımın Kemalizm’e rakipliği pratik
bakımdan ve özellikle de teorik bakımdan daha önemli gözükmektedir.
Pratik bakımdan önemlidir, çünkü hem İslamcı parti seçimlerde yüksek oy
almaktadır (1995’de %22, 1999 seçimlerinde XXXXXXXXXXX),
hem de devlet kademeleri önemli yönetim kadrolarına yerleşmiş İslamcılarca etki
altında tutulmaktadır. Dahası, bu kadrolar her yıl (en azından 28 Şubat 1997
bildirisine kadar) binlerce İmam-Hatip mezunları, “Anadolu Sermayesi”nce finanse
edilen dinci vakıflar ve ayrıca büyük olasılıkla da Suudi ve İran bankalarınca
sürekli beslenmektedir.
Teorik bakımdan önemlidir, çünkü İslam’ın YSO’su Kemalizm’inkinin tam karşıtıdır
ve ayrıca, Türkiye gibi yüzde 98 Müslüman bir ülkede bu akım Müslüman
olmayanların, Sünni Müslüman olmayanların (Alevilerin) ve inançsız olanların
seçme özgürlüğüne ciddi kısıtlamalar getirme potansiyeline sahiptir.
Üst
kimlikleri sorulduğu zaman, “Türk’üm” demek yerine “Müslüman’ım” diye cevap
veren İslamcılar otomobillerinin arka camına, Kemalistlerin “Egemenlik
Ulusundur” diye yazmalarına karşılık “Hakimiyet Allah’ındır” diye çıkartma
yapıştırmaktadırlar. Bu iki grubun kullandıkları dilin bile farklı oluşu dikkat
çekicidir.
Bu
İslamcı rekabeti iki farklı grupta incelenebilir: Refah ve Fazilet gibi İslamcı
partilere oy verenler, bir de, bu partileri yöneten ve/veya finanse edenler.
a)
İslamcı
Partilerin Seçmeni:
Küçük bir
tarikat çekirdeği dışında, bu seçmenlerin önemli bir bölümü 1970’den önce
merkez-sağ muhafazakar partilere oy vermiş sempatizanlardan ibarettir. Bu olgu
18 Nisan 1999 seçimlerinde Fazilet Partisinin yitirdiği oylarla da ortaya
çıkmıştır.
Bir
İslamcı partinin şimdiye kadar aldığı oyların en yükseğini gerçekleştirdiği
Aralık 1995 seçimleri temel alınsa bile, modern Türkiye’de bir “İslamcı
tandans”ın bulunduğunu söylemek olanağı yoktur. Bir kere bunlar yalnızca
%22’dir, ikincisi ve daha önemlisi de, bunlar “İslamcı” olmaktan çok “protesto”
oylarıdır.
Bu
nitelik, oyların geldiği sınıf kökeni ve coğrafi dağılımdan açıkça
görülmektedir. Nitekim, dünya çapında bir “İslami Uyanış” olduğu dikkate alınsa
bile, bu oylar sınıfsal olarak küçük esnaf[60]
gibi yarı-feodal yarı-kapitalist ilişkilerin ötesine geçemeyen, hatta çok yüksek
bir enflasyona ve mutlu azınlığın aşırılıklarına tepki gösteren kitlelerden
gelmiştir. Coğrafi açıdan bakılacak olursa, bu oylar, bir dizi Kürt siyasal
partisinin durmadan yasaklanışına tepki gösteren Kürt kökenlilerin yaşadığı
güneydoğu Anadolu’dan ve büyük kent gecekondularından kaynaklanmaktadır[61].
Durumları ulusal kapitalizmden uluslararası kapitalizme geçiş süreciyle birlikte
son yirmi yıldır daha da kötüye gitmekte olan bu sınıflar yeni kültüre
(transparan moda defileleri vs.) çok yabancı olduklarından, gelmekte olan üretim
biçimini daha da tehdit edici bulmaktadırlar. Bu yüzden, “Adil Düzen” türünden
sloganlara son derece açıktırlar ve kurtuluşu “eski güzel günlere” dönmekte
bulmaktadırlar. Bu nedenle, kendilerini güvende hissetmek için, geçmişi yoğun
bir İslami söylemle durmadan gündeme getiren Refah, Fazilet ve 1999 seçimlerinde
olduğu gibi MHP[62]
türünden partilere oy vermektedirler.
b)
İslamcı
Partilerin Seçkinleri:
Bu
seçkinler ideolojik olarak tarikatlardan, sosyo-ekonomik olarak da yukarıda sözü
edilen “Anadolu Sermayesi”nden gelmektedir. Bu iki kategorinin çakışması,
Türkiye’deki İslamcı partilerin belli başlı niteliklerinden birini
oluşturmaktadır.
Bugün
MÜSİAD tarafından temsil ediliyor gözüken bu “Anadolu Kaplanları” (MÜSİAD’ın
öyküsü “İslamcı Sermayenin Yükselişi” altbaşlığı altında kısaca anlatılmıştı),
1980’lere kadar kendilerini ulusal kapitalizm yanlısı ve uluslararası sermaye
(Avrupa Topluluğu vs.) karşıtı olarak ilan etmişlerdi. Bu dönem, bu sermayenin
İstanbul’un büyük sermayesine tâbi olduğu dönemdi. Fakat bu tarihten sonra,
Özal’ın ekonomik politikaları ve küreselleşme tarafından mümkün kılınan
“intermestic” (international-domestic; yerel kuruluşların uluslararası
bağlantı kurması anlamında) ilişkiler sayesinde bu sermaye uluslararası
kapitalizme eklemlendi[63]
ve ondan sonra da ona ekonomik açıdan hiç itiraz yükseltmedi. Tutumunu ona göre
değiştirdi. Örneğin anti-Semitizm daima Türkiye’de İslamcıların ana temalarından
biri olduğu halde, MÜSİAD üyeleri İsrail devletinin 50. kuruluş yıldönümü
onuruna Mayıs 1998’de İstanbul’da İsrail başkonsolosunun verdiği kokteyle içki
içmeksizin katıldılar, çünkü bir süredir İsrail Türkiye’nin çok önemli bir
stratejik ve ekonomik partneri olmuştu.
Bununla
birlikte, MÜSİAD’ın İslamcı ideolojisi bu çok önemli değişikliği izlemedi. Tam
tersine, MÜSİAD İslamcı partileri desteklemede ve Ulus’a karşı Tanrı
egemenliğini yayan kurum ve vakıfları ciddi biçimde finanse etmede daha aktif
oldu.
Buradan
da anlaşılıyor ki, İslam fikri, “Anadolu Kaplanları”nın doğup yetiştikleri küçük
tarımsal Anadolu kasabalarında teneffüs edilen dinsel atmosferin
şartlandırmasından çok öte bir anlam ifade etmektedir:
Birincisi, MÜSİAD, 1980’den sonra dinsel söylemden ve atmosferden çok etkilenmiş
olan devleti İslam’ı dile getirmek sayesinde etkileyebilmektedir.
İkincisi
ve belki de daha önemlisi MÜSİAD, TÜSİAD’ın çok daha güçlü olan büyük
sermayesine karşı kitlelerin desteğini İslam sayesinde elde edebilmektedir[64].
Yani, MÜSİAD için İslam, bir inanç olmanın ötesinde, bir sınıf içi mücadele
aracıdır.
Üçüncüsü,
İslam ideolojisi çeşitli durumlarda “dokunulmazlık” sağlayan rasyonalizasyonlar
üretmek için kullanılmaya çok uygundur. Örneğin, TURBAN’ın özelleştirilmesi
sırasında Kapadokya’da Ürgüp Otel’i satın almış olan Konyalı Özkaymak Holding,
satışın yapılmasından bir süre sonra, otelin bir Rum Ortodoks mezarlığı üzerine
inşa edildiği ve böyle bir yerde içki servisi yapmanın günah olacağı
gerekçesiyle TURBAN’a başvurarak oteli geri vermek istediğini bildirmiştir[65].
“Anadolu
Sermayesi”nin geleceği hakkında ne söylenebilir?
Teori ve
pratik, İslami sermayenin bir-iki kuşak içinde “burjuvalaşacağını” bize
söylemektedir. Profesör Erbakan’ın, babası gibi Versace çorap ve kravatlarına
meraklı oğlu bir Mercedes CL 500 Coupe kullanmaktadır ve arabayı başka bir
arabaya çarptığı zaman, yaşı tutmama nedeniyle ehliyetsiz olduğu için, polis
gelmeden önce hemen koruma polislerinden biri direksiyona geçmektedir.
En
azından bir bölüm İslamcıların İslami sermayeden hayal kırıklığına uğradıkları
söylenebilir. Örneğin Profesör Erbakan iktidara gelince, İslami açıdan çok
önemli sayılan konularda muhalefette söylediğinin tam tersini yapmıştır:
“Emperyalist Amerika”nın getirdiği Çekiç Güç’ün görev süresini uzatmış,
“Siyonist” İsrail’le yeni bir askerî eğitim anlaşması imzalamış, Türkiye’nin
Avrupa Birliğine girmeye hazır olduğunu ilan etmiş, “haram” olan faizin yüksek
tutulması politikasını uygulamaya devam etmiş, ılımlı bir parti olarak tanınmak
amacıyla sağ kolu Abdullah Gül’ü ABD’ye yollamıştır.
Samimi
bir İslamcının bana şöyle söylediğini aktarabilirim: “Kapitalistler gibi
eğleniyorlar. Böyle düğün yapılır mı? Normal birer kapitalist olup çıktılar. Biz
onların İslam kapitalistleri olmalarını beklerdik”. Başını kapayan ve erkek eli
sıkmayan bir öğrencimin, arabasını değiştirmek istediğinde, kendisine söz
verdiği gibi bir Japon arabası değil yerli malı bir Fiat aldığı için babasına
çok kırıldığını anımsıyorum.
Son
olarak, çok önemli bir gelişmeyi dile getirmek gerekiyor: Refah’ın yerine geçen
Fazilet Partisi, “Adil Düzen” sloganından vazgeçmiştir. Röportajı yapan
gazeteci, Genel Başkan Recai Kutan’a, Prof. Erbakan’ın “Adil Düzen”de patronun
fabrikasına devletin ortak olacağını söylediğini hatırlattığında Kutan gülmüş ve
şöyle demiştir: “O bir fikir jimnastiğiydi. Zaten Hoca da başbakan olunca bunu
hayata geçirmek için hiçbir şey yapmadı... Adil Düzen kavramını kullanmıyoruz.
Bu slogan artık yok, bıraktık. Çünkü Adil Düzen yanlış anlaşılıyor”[66].
2)
Küreselleşme:
Bu olgu,
bütün dünyada ulusal devletler için yaptığı gibi, Türkiye’de de Kemalizm’in
temellerini yavaş fakat sürekli biçimde tahrip etmektedir. Ekonomik olarak,
devletçilik 1980’den itibaren ölmüştür ve onunla birlikte milliyetçiliğin bütün
mantalitesi de ölmektedir. 1930’larda beri ilkokullarda ithalata karşı yerli
ürünleri desteklemek için kutlanan Yerli Malı Haftası artık gülünç hale
gelmiştir; öğrenciler sınıfa Çikita muz ve kiwi getirmektedir.
Türkiye’de küreselleşmenin getirdiği yeni düzenden en büyük yararı sağlayan iki
grup bulunmaktadır:
a)
“Köşe
Dönücüler” ve Mafya:
Bu
kategori Türkiye küreselleşmeyle tanışmadan önce yok gibiydi; bugün kural haline
geldi. Günümüzde para ve bireysel çıkar “Özal gençliği”nin “yükselen
değerler”inin başında geliyor. Özellikle güneydoğudaki ilan edilmemiş savaş
Türkiye’yi bir uyuşturucu kaçakçılığı cenneti yaptığından bu yana, mafya
devlette kilit mevkileri işgal etti. Susurluk bunun şahikasıdır.
Diğer
yandan, bu kategori buradaki incelememizin dışındadır. Çünkü, tarihin her
döneminde bireysel çıkar bireyler için çok önemli olmuştur ama, tarihte hiçbir
tutunum ideolojisinin bireysel çıkarı YSO mevkiine koymadığı da ortadadır.
Burada sözünü edişimin sebebi, her kaos döneminde olduğu gibi, küreselleşmenin
getirdiği kaosun bu da kategoriyi özellikle nemalandırmış oluşuna işaret
etmektir.
b)
Büyük
Burjuvazi:
Devletçilik, yani ekonomik milliyetçilik sayesinde doğan ve bugünkü haline gelen
büyük burjuvazi artık ulusal sınırlar içinde kalırsa boğulacağını, mutlaka
uluslararası kapitalizme eklemlenerek uluslararası pazara çıkması gerektiğini
bilmektedir. Bu burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD’dır (Türk Sanayicileri ve
İşadamları Derneği).
TÜSİAD’ı
incelemek çok öğreticidir. Bu önemli kuruluş 1990’lara kadar son derece
muhafazakârdı. 1970-80 arasında anti komünist güçleri ve hatta İslamcı
ideolojiyle sarmalanmış pro-faşist güçleri desteklemiş, 1979’da verdiği tam
sayfa gazete ilanlarıyla Ecevit hükümetinin düşürülmesinde önemli rol oynamıştı.
Aynı
TÜSİAD, daha önce de belirtildiği gibi, daha 1990’da temel öğretimin 8 yıla
çıkarılmasını isteyen bir Eğitim Raporu, 1997’de de “Türkiye’nin Demokratikleşme
Perspektifleri” adlı son derece önemli bir Rapor yayınlayarak, Batı’nın istediği
modern insan hakları ve özgürlüklerinden yana olduğunu en açık biçimde ortaya
koydu. Bu Rapor ayrıca Kürtçe yasağının kaldırılmasını, İmam-Hatip okullarının
sınırlanmasını, din derslerinin okullarda zorunlu olmamasını, hatta Genelkurmay
Başkanlığının Batı demokrasilerinde olduğu gibi (şu anda olduğu gibi
Başbakanlığa değil) Milli Savunma Bakanlığına bağlanmasını istiyordu.
Rapor,
bekleneceği gibi, MÜSİAD tarafından “gereksiz ve zamansız” olduğu için sert
biçimde eleştirildi[67].
Büyük burjuvazinin sağ kesimlerinden de tepki aldı.
Bu derece
cesur bir metin ortaya koyan Rapor’u TÜSİAD’ın solcu olmakla tanınan bir anayasa
hukuku profesörüne (Bülent Tanör) yazdırmış olması çok önemli bir noktayı ortaya
çıkarıyor: Türk büyük burjuvazisi, aynen Türk Silahlı Kuvvetleri gibi, artık
komünizm paranoyasından kurtulmuştur. Aynı zamanda, küreselleşmenin üstyapısını
(insan ve azınlık hakları ve demokrasi) kabul etmenin, küreselleşmenin
altyapısına (uluslararası kapitalizm) eklemlenmenin ön koşulu olduğunu
anlamıştır.
Konumuz
açısından bir diğer önemli saptama da, çok önemli bir büyük burjuvazi kuruluşu
olan TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) için yapılmalı. TİSK’in
Genel Başkanı Refik Baydur bugün İslamcı hareketin en önde gelen karşıtlarından
biridir. Aynı TİSK, daha önce de belirtildiği gibi (bkz. dipnot 35) 1982 yılında
Anayasa’ya zorunlu din dersleri koydurmuştu.
VI – SONUÇ
Türkiye,
“ulus inşası” sürecini tamamlayamadan, 1. Evreden (feodalizm) 2. Evreye
(kapitalizm) Kemalizmin yukarıdan devrimiyle geçtikten sonra, şimdi tekrar 1.
Evreye, yani İslam’a mı dönüyor?
Bu
sorunun cevabı “Hayır”dır.
Daha önce
uzun uzun irdelediğimiz iki nedenle:
1)
Kitleler her ne kadar İslamcı partilere önemli sayılabilecek oranda oy
veriyorlarsa da, bunlar İslamcı oylar değildir; protesto oylarıdır. Bunlar,
tamamlanamamış bir ulus inşası modelinde küreselleşmenin yarattığı fukaralık ve
suistimal ortamına tepkidir; dinsel kılıflı bir tepki. Nitekim, 1999
seçimlerinde Fazilet Partisinin oyları yükseleceğine düşmüştür.
2) Belki
daha da önemlisi, İslam’a geri dönüşe kesinlikle karşı olan sivil ve asker
bürokrasinin yanısıra, Türkiye’deki egemen sınıfın kuvvetli kanadı olan büyük
burjuvazi de İslam’a, yani geriye dönüşe kesinlikle karşıdır, çünkü uluslararası
kapitalizme (küreselleşmeye) eklemlenmek istemektedir.
Zaten,
burjuvazinin zayıf kanadı olan “Anadolu Sermayesi”nin İslamcılığı da esas olarak
söylemdedir, özde değildir, çünkü bu sermaye de küreselleşmeye başlamıştır.
Kemalizm’in “Ulus” biçimindeki YSO’su gerçekten tehdit altındadır; ama bu tehdit
İslam’dan değil, küreselleşmeden gelmektedir.
* * *
Özet ve Dipnotlar için
tıklayın