— “Muhterem efendim,
Bir varmış, bir yokmuş, zaman-ı evailde...
Küçük okuyucularım “bir padişah” varmış diyecekler. Yo, yo çocuklarım,
aldanıyorsunuz. Zaman-ı evailde bir 'odun' parçası varmış. Bu, odunların en
a'lası da değilmiş hani, alelâde bir odunmuş; kışın odalarımızı ısıtmak için
ocaklarda, sobalarda yaktığımız cinsten.
* * *
Geçen sene, Cemil Meriç üçlemesinin hazırlıkları sırasında “Tarık Buğra'nın
Cemil Meriç Eleştirisi” (Yeni Şafak, 13 Ağustos 2006) başlıklı bir yazı kaleme
alıp Tarık Buğra'nın “Mehmet Nazım” müstearıyla nazım-nesir bahsinde Meriç'e
yönelttiği bir eleştiriden söz etmiş; hatırlanırsa, aynı yazıda, Buğra'nın
mezkur yazısını da aktarmıştım. Altı ay sonra üçlemenin üçüncü kitabını, “Bir
Mabed Savaşçısı: Cemil Meriç”i de yayımlamış ve bu tartışmayı, Meriç'e yönelik
eleştiriler bağlamında, tafsilâtıyla tartışma imkânı bulmuştum.
Cemil Meriç'in Tercüman gazetesinin İnci ekinde yer alan, ve tabiatıyla,
tanımadığı genç (!) bir yazardan gelen bu eleştiriye sert bir cevap kaleme
aldığını, kendisinin Mehmet Çınarlı'ya ve Ahmet Kabaklı'ya yazdığı iki mektuptan
öğrenme imkânı buluyoruz. (Çınarlı, kendisine gönderilen mektubu çok sonraları
yayımlamış, Meriç'in vefatından sonra bu mektubun tamamı, Kabaklı'ya yazılan
mektupla birlikte Jurnal II'de de yer almıştı.)
Acaba Meriç, Buğra'ya (M. Nazım'a) cevaben yazdığı bu yazıda neler söylemişti?
Bu sorunun cevabını vermek kolay değildi. Çünkü Mehmet Çınarlı, Meriç'in
mektuplarını aktarıp hadiseyi tasvir etmekle yetinirken, bu yazıdan sadece kısa
bir alıntı yapmış ve çok ağır olduğu gerekçesiyle makalenin tümünü aktarmaktan
kaçınmıştı. Savaşçı'nın yazımı sırasında, Mahmut Ali Meriç Bey, istirhamım
üzerine, babalarının metrukatına bakmışlar ve fakat böyle bir yazıya
rastlamadıklarını bildirmişlerdi. Çaresiz, kitabım da bu belgeden mahrum bir
surette matbaaya gitmişti.
Çok kısa bir süre sonra, Mahmut Ali Bey'den sevinçli haber gelmiş; Cemil
Meriç'in Tarık Buğra'ya cevabî yazısının metrukatı arasından çıktığı müjdesini
(hem de yazının bir fotokopisiyle birlikte) almıştım almasına ama, doğrusu iş
işten de geçmişti. Çünkü Savaşçı'daki tasvir, bu kısa cevabî yazının sağladığı
imkânlardan mahrum bir surette kaleme alınmıştı.
Bu talihsizliği telâfî etmek amacıyla, Meriç'in Buğra'ya yazdığı cevabî yazıyı
(belki de yazının bir versiyonunu) şimdi yayımlıyor; böylelikle geç de olsa
Cemil Meriç bibliyografyasına küçük bir katkıda bulunmak istiyorum:
— “Muhterem efendim,
Bir varmış, bir yokmuş, zaman-ı evailde...
Küçük okuyucularım “bir padişah” varmış diyecekler. Yo, yo çocuklarım,
aldanıyorsunuz. Zaman-ı evailde bir 'odun' parçası varmış. Bu, odunların en
a'lası da değilmiş hani, alelâde bir odunmuş; kışın odalarımızı ısıtmak için
ocaklarda, sobalarda yaktığımız cinsten.
Sayın M. Nazım'ın “Odun neler yapar” yazısı bana Collodi'nin yukarıdaki
sözlerini hatırlattı. Ne diyor M. Nazım? “Sobaya iki odun atıver dersiniz. Odun
ısıtır. Hiç kereste fabrikası veya bir doğramacı atölyesi gördünüz mü?..” diyor.
Sayın yazar bu nadide satırları, Pinokyo'ya nazire olsun diye kaleme almamış,
“Çocuk Ansiklopedisi” de okumuyoruz. Bu sadece bir girizgâh. Edebî bir tenkide
'fennî' bir girizgâh. Biz de allâme muarızımıza uyarak önce odundan söz edelim:
Lugatçi Furetière ile şair La Fontaine, Fransız Akademisi'nde âzadırlar.
Furetière aynı zamanda “Sular ve Ormanlar Müdürü” olan şairi cehaletle suçlar.
“Herif süs ağacı ile orman ağacını birbirinden ayıramaz” diye atar tutar. La
Fontaine'in cevabı şu:
— Sen ki herşeyi min'el-bab ile'l-mihrab bilirsin, söyle dostum Furetière,
geçenlerde terbiyesizlik etmişsin, sana bir güzel ders vermişler, örse balyoz
çalarcasına basmışlar sopayı sırtına. Sorması ayıp ama yediğin sopaların cinsi
neydi acaba: süs ağacı mıydı, orman ağacı mıydı?
Bu küçük hiciv pahalıya mâlolmuş şaire. Furetière taşı gediğine koymuş, hem de
nasıl:
— Odun deyip geçme; kaç türlüsü var. Bana sopa çalmışlar. Allah da biliyor ki
hiç farkında değilim yediğim odunların. Amma da benziyoruz birbirimize, bakın,
siz de farkında değilsiniz taşıdığınız odunların.
Frenkçe'de odunun bir mânâsı da: boynuz. Mme de la Fontaine'in kocasından ayrı
yaşadığı da malûm. [Cemil Meriç, 3 Kasım 1970]”
Not: Önümüzdeki Cumartesi (12 Mayıs 2007), saat: 15:00'de Tarık Zafer Tunaya'da
bu dönemin son “Cemil Meriç Okumaları”nı gerçekleştireceğiz; yine Cemil Meriç'in
sadık talebelerinden biriyle daha; ve fakat bu sefer bir “ilm-i şerif-i musika”
mensubuyla, sayın Ruhi Ayangil'le. Dostlara duyurulur.
Yenişafak
06/05/2007