Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 232 Üye Adayı ve 16 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Röportaj: Fazıl Hüsnü Dağlarca: Şairin dili, kimliğidir
Tarih: 06.05.2007 Saat: 03:39 Gönderen: karakutu
 

İnanıyor musun diye sorsa / Kişi kendine Ayakları hayır der/ Elleri evet Dağlarca, 93 yaşında 4 şiir kitabı birden çıkardı. Okurları için gerçek bir ziyafet olan bu şiir sağanağının verdiği heyecanla onu ziyarete gittim.
Bundan 7 yıl önce onu ziyaret ettiğimde konuştuklarımızı büyük usta benden daha iyi hatırlıyordu. Daha selamlaşırken 'elleriniz sertleşmiş' diyerek başladı. 'Bir insanın ellerinin sertleşmesi ne anlama gelir?' diye sorduğumda 'Hayatla daha fazla ilişkidesiniz demek ki' diye devam etti.



138 kitap yazdığını, bir 30 kitap daha yazabileceğini söyledi sonra. Okurlarının karşısına bu kadar çok kitapla çıkmanın onu utandırdığını, aslında bundan hiç de haz etmediğini; ama şiirin onu bırakmadığını anlattı. Evet şiir Dağlarca'yı bedeninin onu terk ettiği yaşlarda terk etmiyordu. Şiir için doğmuş bir varlığın büyüsü vardı Dağlarca'nın görünüşünde. Kendi deyimiyle 'içindeki şiir hayvanı' konuştuğu her kelimeyi şiir olarak söylemesini sağlıyordu. Doğrusu sadece Dağlarca'nın varlığını duymak, hayatta olmasını ve bu yaşında yazabilmesinin mucizesine sessizce tanıklık etmek üzere gitmiştim ziyaretine; ama mucizesine devam ederek konuştu benimle. Üstelik fazlasıyla şaşırtan sorular sordu.

 

F. H. Dağlarca: Hâlâ seyahat ediyor musun?

B. Matur: Eskisi kadar sık değil; ama ediyorum. Ama artık Avrupa'ya ya da Batı'ya değil, Doğu'ya seyahat ediyorum. İran, Suriye, Lübnan'a gittim. Özellikle İran ve Suriye benim için çok önemliydi.

Dağlarca: Neden oralara gitmek istiyorsun?

Matur: Bilmiyorum, kök arayışı belki de. Avrupa'dan sıkıldım sanıyorum. İran'da, Suriye'de insanlar, sokaklar, yüzler bana köklerimi hatırlattığı için belki de. Oralarda, onlardan biri gibi olmak iyi hissettiriyor.

Dağlarca-Ama sen oralarda doğmadın ki, sen buralarda doğdun, köklerin buralarda...

Matur: Belki de bir coğrafi tercih söz konusu. Bozkırı seviyorum, siz biliyorsunuz, bozkır bana şiirdeki hüznü en fazla duyuran şey. Çölü seviyorum, bozkıra uzanan dağları seviyorum. Avrupa'da söz gelimi çok sevdiğim İrlanda'da bile bozkır bana aradığım bozkırı, İran'da, Suriye'deki kadar hatırlatmıyor, sevemiyorum.

Dağlarca: Ben de bozkırı çok severim. Bunları şunun için soruyorum. Bence bu sadece duygusal bir yön değiştirme değil, bir karar aynı zamanda. Sen bir karara varmış ve arayışa girmişsin. Peki, hâlâ kendini Kürt bir şair olarak görüyor musun?

Matur: Karmaşık bir durum aslında. İnsanın gerçek kimliği dildir aslında. Yani kökenimiz ne olursa olsun kimliğinizi, hele bir de şair olunca, dil belirliyor. Bu anlamda tabii ki ben bir Türk şairiyim.

Dağlarca: Tamamen doğru. İnsanı var eden, kimliğini oluşturan en önemli şey dil. İnsan bir dilin içinde kendini var eder. O dilin sözcükleriyle kendine bir dünya, bir kimlik yaratır.

Matur: Diğer yandan çocuklukta içine doğduğumuz dünyanın ve o dünyanın seslerinin önemi üzerine düşünüyorum. Ana dilimizin bir önemi yok mu sizce? O dilin sesleri, duygusu şiirde yer almıyor mu?

Dağlarca: Almaz olur mu, tabii ki çok önemli. Şiirde de tabii yer alıyor. Bir ses bir duygu olarak. Ama bizi çocukluk dilimiz var etmez. Aynı dil içinde bile sözcükler zamanla bir anlam ve derinlik kazanır. Sözcüklerin bizim çocukluğumuzdaki anlamlarıyla kırk yaşındaki anlamları aynı değil. Sanki sözcükler bile aynı değil.

Matur: Ben Kürtçeyle büyüdüm, Türkçeyi ilkokulda öğrendim. Kürtçe sözcük olarak olmasa bile bir ses ve duygu olarak şiirimde var.

Dağlarca: Evet, var, olmaması da mümkün değil ama sen şu an mesela benimle konuştuğun, anlaştığın kadar bir Kürt'le anlaşamazsın. Çünkü biz aynı sözcük evreninde yaşıyoruz. Sen Kürt'sün ama dil olarak kimliğin Türk. Yaşar Kemal'le yıllar önce konuştuk bunu. Biliyorsun Yaşar Kemal bir gün Kürt olmaya karar verdi. Ben de ona 'Sen her şeyi Türkçe yazıyorsun. Hatta eminim Kürtçe hiçbir şey yazamazsın' dedim. Yazamaz çünkü biliyorum. O zaman senin kimliğin Kürt değil, Türk demektir. O da bana 'ben Türkçenin sınırlarına vardım' dedi. Ben de şaka yollu 'ben senin Türkçe bir paragrafında 10 dil yanlışı bulurum' dedim. Sonra şahitler huzurunda gösterdim de ona.

Matur: Belki de tüm bunlar aidiyetlerimizle ilgili. Neye aitsek onunla ilgili işaretler ilgimizi çekiyor. Korkuyoruz sanırım. Aidiyet hissi korkumuzu azaltıyor. Bir kimliğin içinde rahat ediyoruz.

Dağlarca: Bilmiyorum, ben hayatım boyunca herhangi bir aidiyet hissetmedim. Benim tek aidiyetim dilimdir, çünkü o hepimizi var ediyor, bize bir kimlik kazandırıyor.

Matur: Sizin şu sıralar kelimelerle aranız nasıl? Size geliyorlar mı, siz mi onları buluyorsunuz?

Dağlarca: Geliyorlar bana, hem de her zaman. Hiç yakamı bırakmıyorlar. Uyurken bile gelip başucumda bekliyor, odanın içinde dolanıyor, dedikodumu yapıyor, 'baksana şu adama, nasıl da uyuyor' diyorlar. Beni hiç bırakmadılar, bırakmalarını da istemem. Sanki kafamın içinde bir makine var ve kelimeleri o yazıyor, ben değil.

Dağlarca: Sen yazıyor musun? Son kitabın çıkalı kaç yıl olmuştu?

Matur: Yaklaşık 5 yıl oldu. Bir şeyler yazıyorum ama henüz bir kitap olmadılar, şiire yakın düz yazı metinler daha çok.

Dağlarca: Düz yazı yazmak kolay sanılır; ama hiç değildir. Hatta iyi bir düz yazı yazmak çoğunlukla şiirden daha zordur. Çünkü şiirin kendi iç sesi vardır o ses yakalandığı zaman, mantık, anlam aranmaz. Şiirde bir ses şairine hep 'beni olduğum gibi bırakabilirsin' der. Düz yazıda bu sesin verdiği konfordan yoksundur yazar. Düz yazıda tutarlı, mantıklı bir akış yakalamak gerek. Düz yazı sanıldığı gibi kolay bir şey değil.

Matur: Siz günümüz şiirini izliyor musunuz?

Dağlarca: Türkiye'deki şiir ortamının mesela bir Fransa'dan geri olmadığını düşünüyorum. Binlerce şair Türk şiiri için çalışıyor, en az yüz tanesi her zaman olmasa da iyi şiirler yazıyor, birkaç tanesi çok iyi yazıyor. Çoğu şair akıllarına gelen neredeyse ilk sözcüklerle yazıyorlar şiirlerini. Oysa öyle olmamalı. Türkçe çok zengin bir dil, Türkçenin şiire çok elverişli kıvraklığı İngilizce ve Fransızcada yok bana göre.

Matur: Bir şiir hangi durumda iyi şiir olur?

Dağlarca: Yazdığımız bir dizedeki, bir tümcedeki 5 sözcük dilin geriye kalan sözcükleri tarafından izleniyor, hatta teftiş ediliyorsa o şiir iyidir. Masayı hem elinizle kavrayarak hem de masaya bakarak şiiri oluşturamazsınız. Gözlerinizi kapayıp elinizle kavramanız, dokunmanız iyi şiiri getirir size.

Matur: Ben hep sizin soyisminizi merak etmişimdir. Bir şairin soyadı işte bu. Kendi başına büyük bir şiir soyadınız. Dağ değil, dağlı değil, dağlar değil, dağlarca kendi başına büyük bir şiir.

Dağlarca: O ismi ben kendim buldum. Askerî okulda bir gün yüzbaşı, 'herkes öğlen saat on ikiye kadar kendine bir soyisim bulsun. Eğer isim bildirmezseniz nüfus müdürlüğü sizin adınıza bir isim uyduracak' dedi. 4 saat vakit vardı ben o dört saat boyunca dünyadan koptum ve isim bulmaya çalıştım. Dağ olmalıydı ama nasıl? 4 saatin sonuna yaklaşırken Dağlarca adı çıkageldi.

Matur: Dağlarla meseleniz o yaşlarda başladı demek ki? Şiirinizde dağlar, dağ imgesi hiç eksilmiyor.

Dağlarca: Benim çocukluğum, hayatım dağlara bakmakla geçti. Palandöken'i gördüm çocukluğumda yıllarca. Askerî okuldan çıktıktan bir yıl sonra Ağrı Dağı'na tırmandım. Daha 22 yaşımdaydım. İlk şiirlerimi o zamanlar yazdım, yanlış hatırlamıyorsam Çocuk ve Allah'ı yazdığım zamandı. Sonra tekrar tırmandım Ağrı Dağı'na. Hiçbir şey bana dağ kadar coşku vermedi. Çocukluğumdan itibaren.

Matur: 'Yazıları Seven Ayı' kitabınızı hatırladım bu sabah buraya gelirken. Henüz okuma yazma bilmeyen bir çocukken, harfleri öğrenmem için ablam benim için almıştı o kitabı. Türkçenin harflerini o kitaptan öğrenmiştim. Hayal meyal hatırlıyorum; ormandan inen ayının ormanın kıyısındaki ilkokulda tahtaya yazılı harflere nasıl tutulduğunu. Harflerin yazılı olduğu tahtayı nasıl çaldığını.

Dağlarca: Keşke ben de öyle bir kitapla öğrenseydim okumayı. O kitabım çok sevildi. Kitabın sonunda ayıyı öldürdüğüm için çok üzüldü çocuklar. Çocuklar üzülmesin diye hikayenin sonunu değiştirdim.

Matur: Sizin şiirinizde çocuk da hep var.

Dağlarca: Herhalde benim kadar çocuklarla ilgilenen, onları yazan az şair vardır. Şimdiye kadar 138 kitap yazdım, yarısından çoğunda çocuk var. Çocuk yazarken, onları düşünürken, ben başka bir insan oluyorum, hiç bilmediğim bir kuvvet geliyor bana, çok güçleniyorum. Biz doğadaki güzellikler karşısında büyüleniyoruz. Mucize gibi geliyor bir çiçeğin, bir karanfilin açışı. Halbuki doğumdur asıl mucize. Kadının kendisidir. Bir çocuğun kulağının kıvrımının uzak atalarından izler taşımasıdır asıl mucize. Biz mucizeyi başka yerde arıyoruz.

Matur: Yakınlarda bir belgesel yapıldı. Ceninin anne karnındaki oluşumu tüm aşamalarıyla gösteriliyordu. Ceninin annenin seslerini duyması, duygularını hissetmesi, rüya görmesi, gülmesi. Cenin ile anne arasındaki o ilişki bana büyük bir şiir olarak görünmüştü. Yaradılışın, kâinatın mikro bir resmiydi sanki. Ve bu kadının bedeninde gerçekleşiyordu.

Dağlarca: Kadın konusunu ihmal ettiğimizi düşünüyorum. Özellikle de dinsel kadınları. Onların hayatlarındaki tüm tutkuları, özlemleri çoğu zaman başka çareleri de olmadığı, onlara başka tercih de sunulmadığı dinsel tutkulara yönlendirmelerini hep çok ilginç buldum. Yaşadıkları toplumda kadın olarak öne çıkmalarının tek şartı dindar olmalarıydı. Onlar da büyük dindar kadınlar olarak ön plana çıktılar. Bak sana bir önerim var; Dünya tarihinden seçilmiş, 10 dinsel kadın bul, hayatlarını araştır ve onları yaz. Mesela Rabia Hatun onun hayatı gibi birkaç kadının hayatını daha bize bir kadının anlatması, senin anlatman çok önemli.

Matur: Ben Hz. Ali'nin kızı Zeynep'in hayatını merak etmişimdir hep. Onun mücadelesini, zulme karşı duruşunu çok asil buluyorum...

Dağlarca: O da olur; ama başkaları da olsun...

Matur: 'Dinsel kadınların' hikâyesi neden bu kadar önemli sizin için?

Dağlarca: Çünkü kadın ve erkeğin eşit olmasını istiyorum. Ve bu eşitlik mücadelesini o zor şartlarda vermiş kadınların hikayelerini insanlığın hikayesinde önemsiyorum. O kadınların hayatlarında büyük bir tutku görüyorum; insan olmak yolunda büyük bir tutku.

Matur: Kadından, çocuklardan söz ediyoruz. Ama sizin çocuğunuz olmadı. Pişman oldunuz mu daha sonra?

Dağlarca: Hem evet, hem de hayır. Pişman oldum, neye benzerdi, nasıl biri olurdu hâlâ çok merak ediyorum. Sözcükleri sever miydi sevmez miydi, nasıl bir insan olurdu? Bazen de belki de bir katil olurdu diye kendimi avutuyorum...


Zaman
06/05/2007

 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Röportaj
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Röportaj:
Nobel Edebiyat Ödülü Nasıl Alınır ? Kriterleri Nelerdir ?


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.2
Toplam Oy: 10


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

2008 Anti Nobel ödülleri dağıtıldı
Nobel ödüllü Rus yazar öldü
Doris Lessing, Nobeli almaya gidemiyor
Türk edebiyatı kabuğunu çatlattı
Ölüm anksiyetesi ve edebiyat
Selim İleri: Edebiyat eserinde 'Gerçek' kişiler
En İyi Yönetmen ödülü Ceylan’ın
Seven Bilge Ceylan’ın en iyi ödülü
En İyi Türk Belgeseli Ödülü "Beyrut'a Gittiğimi Anneme Söylemeyin"
Dünya Klasikleri ile aranız nasıl?
Nasıl bir sosyalistsiniz?
Fazıl nasıl kurtulur?
Hak verilmez alınır
Nasıl Nobel alınır?
Nobel Edebiyat Ödülü Nasıl Alınır ? Kriterleri Nelerdir ?
1937-1938’de Dersim’de neler oldu?
Severim sevmem, terk ederim etmem, sana ne?
Masonluğun sırları nelerdir?

"Fazıl Hüsnü Dağlarca: Şairin dili, kimliğidir" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke