Pascal, kendisini kıvrandıran amansız diş ağrılarına, içine daldığı zor bir
matematik problemiyle eğlenerek karşı koyarmış. Nikriz (Damla, Gut) hastalığının
krizleriyle kıvranan Kant ise, dikkatini ya bir isim veya bir nesne üzerinde
yoğunlaştırırmış; bunlar da ona acısını unutturmakla kalmaz, uyuyabilme imkânı
da sağlarmış. (Bu yazıyı bir “nikriz” krizi sırasında yazıyorum.)
Bedenî acılar karşısında yapılacak olan, ister istemez zihnî olanı yardıma
çağırmaktan ibaret. Ne garip değil mi zihnî acılarda da nefs, tam aksi yola
sapıyor ve kimi mâlâyâni işlerle kendisini oyalamaya çalışıyor. Hani denir ya,
“can sıkıntısını def etmek”, aynen öyle.
Acıyı sevmiyoruz; acı duymayı istemiyoruz. Haklı nedenlerimiz de var.
Hissediyoruz ama kabullenemiyoruz. Oysa acı, gerçekte hazzın yokluğu. Hazza
alışınca, acının daha da acıtmaması mümkün mü?
Çok garip, acıya alışan nefisler, bir adım sonra acıdan haz, ızdıraptan zevk
almaya başlıyorlar. Lâkin bir şartla: acının miktarının artması şartıyla.
Alışkanlık, miktarla ilişkili. Miktar arttıkça, alışkanlık da artıyor. Öyle ki
acının miktarı arttıkça hazza dönüşmesi kaçınılmaz hâle geliyor. Nitekim
işkencecilerin, işkenceye ara vermeleri, kurbanlarına acımalarından veya
yorulmalarından dolayı değildir; kurbanı acıya alıştırmamak içindir.
İşkencecilerin değişmez ilkesi: yavaş yavaş, ara ara, ve fakat sürekli.
Çok ağır işkenceler karşısında bile çözülmeyen insanlar vardır; acıya
dayanıklıdırlar. Sadece saklamaları gereken sırrın büyüklüğü nisbetinde değil,
inanç ve ilkelerinin büyüklüğü nisbetinde de işkenceye dayanabilir böyleleri.
Dayanıklı oluşları, gerçekte bedenen dayanıklı olup olmamalarıyla alâkalı
değildir. Bilâkis bu dayanıklılık, ruhen ne kadar dayanaklı iseler, o denli
kuvvetli ve süreklidir.
Bazıları yokluğa, bazıları varlığa katlanabilirler.
Kimileri yokluk karşısında umursamazdır. Bunlar mahrumiyetin her çeşidine
katlanabilirler, her türlü acıya direnebilirler: açlığa, susuzluğa, sıcağa,
soğuğa, vs.
Kimileri de varlık karşısında... Öyle ki kendilerine ne denli cazip nimetler
teklif edilirse edilsin, dönüp bakmazlar bile.
Hiçbir işkencenin çözemediği, hiçbir mahrumiyetin direncini zayıflatamadığı, o
yokluk karşısında kahramanlaşabilen kimseler, bir bardak çay, bir paket sigara
karşısında bülbül kesilebilirler; yokluk karşısında muhafaza edebildikleri
kişiliklerini, varlık karşısında korumayı beceremezler.
Her türlü cazip teklifi elinin tersiyle iten gözü tok kimselere gelince,
böyleleri de basit maddî acılar karşısında zayıftırlar, üç-beş saat uykusuz
kalsalar, beş-altı saat aç bırakılsalar, tutuldukları yer biraz sıcak, biraz
soğuk olsa, dirençleri çözülür; dünyayı verseler reddedecek kadar güçlü iken,
yani varlıkla kandırılamaz iken, cüzî yokluklar karşısında ne yapacaklarını
şaşırırlar.
Kişiler gibi toplumlar da benzer tepkiler verirler. Nitekim David le Breton,
Acının Antropolojisi adlı eserinde, iki büyük hastanede göz muayeneleri
sırasında gerçekleştirilen bir ankete dayanarak, İrlandalılar ile İtalyanları
karşılaştırır. Sonuçlardan anlaşıldığına göre, İrlandalılar sıkıntılarını
basitleştirmeye çalışırlarken, İtalyanlar dramatize etme eğilimi içindeymişler.
Soru: Şikayetiniz nedir?
İrlandalı: İğneye iplik geçiremiyorum, gazete okuyamıyorum. (somut ve nötr)
İtalyan: Devamlı başım ağrıyor. Gözlerim yanıyor ve kızarıyor.
Soru: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
İrlandalı: Yok.
İtalyan: Bu ağrılar bütün gün sürmekle kalmıyor, bazen sabahları da uyandırıyor
beni.
Biz Türklere gelince, umumiyetle yokluğa dayanıklıyızdır; mahrumiyetlere
katlanma katsayımız yüksektir; yoksulluktan şikayete pek tenezzül etmeyiz;
acılarımızı bastırmayı bilir, felâketler karşısında kolaylıkla kenetleniriz.
Buna mukabil, varlık karşısında kendimizden geçebilir, nimetlere garkolduğumuzda,
hatta biraz rahatı gördüğümüzde, gevşemekten, şımarmaktan, mahrumken kendimizi
uzak tuttuğumuz nice olumsuz hasleti sırtımıza geçirmekten kaçınmayı pek
beceremeyiz. Nitekim musibet zamanlarında iyi, refah zamanlarında kötü
hasletlere düçar olmamız, biraz da bu vasıflarımızla alâkalıdır.
Galibiyetten güçlü lezzetler devşirenlerin, mağlubiyetten duyacakları elemin
şiddeti de o denli yüksek olacaktır.
İnanır mısınız bilmem ama, Türklere yapılan işkencenin türü, bu formülasyonda
saklı: Sırtımızı, mağlubiyetimizin şiddetini hissedemeyeceğimiz bir biçimde yere
çarpıp duruyorlar; yavaş yavaş, ara ara, ve fakat sürekli.
Yenişafak
05/05/2007