Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 233 Üye Adayı ve 16 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Soner Yalçın: Osmanlı’nın Anıtkabir’i Abide-i Hürriyet’ti
Tarih: 29.04.2007 Saat: 04:18 Gönderen: karakutu
 

Çağdaşlığın, demokrasinin ve laikliğin sembolü Ankara-Anıtkabir, son günlerde başta 14 Nisan mitingi olmak üzere binlerce insanın ziyaretine tanıklık ediyor.



29 Nisan mitingine ev sahipliği yapan İstanbul-Abide-i Hürriyet Anıtı, Osmanlı’da özgürlüğün-aydınlığın simgesiydi. Meşrutiyete karşı yapılan saldırıları protesto etmek için binlerce insan, Abide-i Hürriyet’e giderdi. İşte Osmanlı ilericiliğinin sembolü Abide-i Hürriyet Anıtı’nın hikáyesi.

TARİH, 13 Nisan (Rumi 31 Mart) 1909. Yer, İstanbul Ayasofya’daki Meclis-i Mebusan binası önü.

İstanbul bir gerici isyana daha tanıklık ediyordu.

Derviş Vahdeti ve İttihad-ı Muhammedi örgütünün yönlendirdiği binlerce insan, ellerinde silahlar, sopalar ve yeşil /_newsimages/3279697.jpgbayraklarla, Meclis-i Mebusan önünde susmaksızın bağırıyorlardı.

"Gávur meclis istemiyoruz!"

Niye "gávur meclis"ti?

Çünkü:

23 Ağustos 1909’da İstanbul’da çıkan ve 2500 evin yanmasına neden olan büyük yangını, Allah, Meşrutiyet ilanı üzerine Osmanlı’yı cezalandırmak için çıkarmıştı!

Bu "gávur meclis"i kapatılmadan bu tür afetlerden kurtuluş yoktu!

Üstelik:

1876 Anayasası’nın 35. maddesi, meclisi feshetme yetkisini padişaha tanımıştı. Hükümetteki İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu maddeyi Anayasa’dan çıkarmak istiyordu. Protestocular bu Anayasa değişikliğini, masum Müslüman halka şöyle anlatıyordu:

"35. madde ne demek; 30 Ramazan 5 de beş vakit namaz demek. İttihatçılar dinsiz oldukları için ramazanı ve namazı kaldırmak istiyor!"

"Gávurluk istemeyiz, şeriat isteriz" diye bağırıyorlardı. Din, bir kez daha siyasete alet ediliyordu. Tarih boyunca din istismarcıları tarafından kullanılanlar, o gün de, meclisin önünde Adliye Nazırı Nazım Paşa ve Lazikiye Mebusu Emir Arslan Bey’i linç ederek öldürdü.

Bahriye Nazırı Rıza Paşa ise öldü sanılarak bırakıldı.

SUBAYLAR LİNÇ EDİLİYOR

Sadece milletvekillerine düşman değillerdi. Askerlere de kin duyuyorlardı. Gávurluğu Osmanlı’ya askerlerin getirdiğini düşünüyorlardı. Medrese öğrencilerinin askere çağrılmasını; 23 Ocak 1909’da irticacı 60 Harp Okulu öğrencisinin okuldan atılmasını protesto ediyorlardı.

Onları en çok kızdıran ise orduda Harp Okulu mezunu olmayan alaylı subayların emekli edilmek istenmesiydi.

"Mektepli zabit istemeyiz" diye bağırıyorlardı.

Ve...

İsyancılar yolda karşılaştıkları subaylara soruyorlardı:

"Alaylı mısın, mektepli misin?"

Mektepli olanları öldürüyorlardı.

Binbaşı Ali Kabuli, Yüzbaşı Nail, Yüzbaşı Selahaddin, Yüzbaşı Sparati, Mülazım Muhiddin, Mülazım Selim ilk öldürülenler arasındaydı.

Katil sürüsü, Yüzbaşı Selahaddin’in yanındaki küçük kardeşi Nureddin’e bile acımamışlar, onu da katletmişlerdi.

Binbaşı Ali Kabuli’nin kesilen başı, bir sopaya geçirilmiş sokaklarda dolaştırılıyordu.

"TÜRKÇEYE HAYIR!"

Gerici isyana ilk tepki Harp Okulu öğrencilerinden geldi. Silah kuşanıp sokağa çıkmak istiyorlardı. Komutanları güç bela durdurdu.

Komutanların gözü kulağı Yıldız Sarayı’ndan gelecek haberdeydi. Sultan II. Abdülhamid’in tepkisini bekliyorlardı.

Aynı şekilde, alaylı subayların çoğunluğunu oluşturduğu İstanbul’daki 1. Ordu da, Yıldız Sarayı’ndan gelecek emri bekliyordu. Hangi safta yer alacaklarını bilemiyorlardı!

Yıldız Sarayı ise suskundu. Sultan II. Abdülhamid renk vermiyordu. Gerici isyancıların sayısı her saat artıyordu.

Talepleri de çoğalıyordu:

Okullarda derslerin Türkçe yapılmasına karşıydılar. Yeni okul istemiyorlardı; medreseler yeterliydi. Kızlar okula gitmeyecekti, şeriata aykırıydı. Yazışmalar Türkçe yapılmayacaktı. Yoksa...

Yoksa din elden giderdi!..

Gerici isyancılar, İstanbul sokaklarını esir almışlardı. Akıllarına gelen her talebi bağırıyorlardı. Yıldız Sarayı hálá suskundu. Ama hareketli olan bir yer vardı; Selanik.

HÜRRİYET ŞEHİTLERİ

"Temmuz Devrimi"
II. Meşrutiyet’in filizlendiği Selanik’teki 3. Ordu Komutanlığı, İstanbul’a müdahale kararı aldı, silah kuşanıp yola çıktı..

"Hareket Ordusu" adı verilen bu kuvvet içinde kimler yoktu ki:

Yüzbaşı Mustafa Kemal, Hareket Ordusu’nun kurmay başkanıydı. Meşrutiyet ilanı için dağa çıkan subaylar, Resneli Niyazi’ler, Eyüp Sabri’ler, bu kez Meşrutiyet’i korumak için yola düşmüşlerdi. Hareket Ordusu’na Celal (Bayar) gibi gönüllü siviller de katılmıştı. Bu askeri kuvvetin neredeyse yarısı sivillerden oluşuyordu.

Edirne’deki 2. Ordu da Hareket Ordusu’na katılma kararı aldı. Bu ordunun genç subaylarından biri de Yüzbaşı İsmet (İnönü) idi.

24 Nisan’da İstanbul’da büyük çatışmalar yaşandı. İki gün sonra gerici ayaklanma bastırıldı. 3’ü subay 71 asker şehit olmuştu.

26 Nisan’da İstanbul’da büyük bir cenaze töreni yapıldı. Şehitler toprağa verildi. Ancak tören yeterli görülmedi. Hürriyet şehitleri için bir anıtın yapılmasına karar verildi. Anıt için yarışma düzenlendi.

Kiryadiki Efendi, Vedat (Tek), Kemaleddin Bey, Alexandre Vallury gibi devrin önde gelen mimarları, yarışmaya proje gönderdi. Yarışmayı Mimar Muzaffer Bey (1881-1920) kazandı.

İki yıl sonra:

23 Temmuz 1911.

"Temmuz Devrimi"nin üçüncü yılında "Abide-i Hürriyet Anıtı", büyük bir halk katılımıyla açıldı. 31 Mart şehitlerinin isimleri tek tek anıta işlenmişti

Mezar odasına giren kapının üzerinde ise, "Makber-i Şuhedá-i Hürriyet" yazılı bir kitabe bulunmaktaydı. Anıt artık Osmanlı’daki özgürlük hareketlerinin sembolüydü.

Hürriyet ne zaman tehlikeye düşse, Osmanlı aydınları, subaylar ve Harp Okulu öğrencileri, tepkilerini Abide-i Hürriyet Anıtı’na çıkarak gösterdi.

ABİde-İ

Hürrİyet

AnItI’na kİm DüŞman?


Hürriyet Tepesi’nin mezbelelik haline gelmesi üzerine, TV’ler program yaptı; gazeteler yazdı; yetkililer nihayet harekete geçti. Geçti de ne oldu:

07.07.2005’te anıtın rölövesi çıkarıldı.

26.05.2005’te Koruma Kurulu’na gönderildi. Ve hálá orada tozlu raflarda bekletiliyor.

İhmalkárlık olduğunu mu sanıyorsunuz? O kadar saf olmayın!

ÖNERİ:

Askerler anıtı "sivil yönetimin" elinden kurtarmazsa "Hürriyet Tepesi" yok olacaktır.

Gasp edilen fidanlık bölümü hemen "Aydınlanma Müzesi" haline getirilmelidir. Harbiye Askeri Müzesi’ndeki Mahmud Şevket Paşa suikastındaki otomobil, tabancalar, kanlı gömlekler, ilk Kanuni Esasi kitabı gibi döneme ilişkin tüm tarihi eşyalar bu müzede toplanmalıdır.

Tarihimizi yok ediyorlar, görmüyor musunuz?

"Hürriyet Tepesi"nde yatanların büyük çoğunluğu şehittir. Askerler şehitlerine sahip çıkmalıdır.

Hürrİyet-İ Ebedİye’de mezarI bulunanlar

Abide-i Hürriyet Anıtı bahçesine zamanla tarihimizin önemli isimleri de defnedildi. Ve anıt zamanla "Hürriyet-i Ebediye Tepesi" adını aldı. İşte "sonsuz hürriyet tepesi"nde mezarı bulunan tarihi şahsiyetler:

Sadrazam Mahmud Şevket Paşa ve iki koruması

Tarih, 11 Haziran 1913. Yer, İstanbul.

Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Babıáli’ye gitmek için Beyazıt’taki Harbiye Nezareti’nden çıkıp otomobiline bindi.

Otomobil, Beyazıt Meydanı’na geldi. Çarşıkapı’ya sapacağı sırada, karşıdan ellerinde tabut taşıyan bir cenaze alayıyla karşılaştı. Cenaze alayına yol vermek için durdu.

Ve tam o sırada tabutu yere atanlar, ellerindeki silahlarla otomobile ateş açtılar.

Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, koruması Kazım Ağa ve Bahriye Yaveri İbrahim şehit oldular.

Suikastı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni iktidardan indirmek isteyen bir grup yapmıştı.

Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, İstanbul’daki gerici ayaklanmayı bastıran Hareket Ordusu’nun komutanlığını yapmıştı.

Mahmud Şevket Paşa, iki korumasıyla birlikte, Abide-i Hürriyet Anıtı’nın 20 metre soluna yapılan bir anıta defnedildi.

Sadrazam Midhat Paşa

Tarih, 8 Mayıs 1884. Yer, Taif.

Osmanlı’nın ilk anayasasının ve I. Meşrutiyet’in mimarı reformist Sadrazam Midhat Paşa, Sultan II. Abdülhamid’in kurdurduğu uyduruk bir mahkeme tarafından, Sultan Abdülaziz’i öldürttüğü gerekçesiyle verilen idam kararı gereği cezaevinde boğularak öldürüldü.

II. Abdülhamid, Midhat Paşa’nın öldüğünden emin olmak için başını kestirip Yıldız Sarayı’na getirtti. Zavallı Midhat Paşa’nın gövdesi, Taif’e gömüldü.

Midhat Paşa’nın kemikleri, 24 Haziran 1951’de Türkiye’ye getirildi. Tabutu, idam cezası aldığı mahkemenin bulunduğu Çadır Köşkü’nde katafalka konuldu.

İki gün sonra Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da katıldığı bir törenle Abide-i Hürriyet Anıtı’nın tam karşısına defnedildi.

Midhat Paşa’nın mezarı üzerine, anayasa kitapçığı şeklinde büyük bir anıt yapıldı.

Harbiye Nazırı Enver Paşa

Tarih, 4 Ağustos 1922. Yer, Belçivan. Birinci Dünya Savaşı sonrası yurtdışına çıkan İttihatçılardan biri de Enver Paşa’ydı.

Avrupa’da birkaç ülkede kaldıktan sonra son durağı Rusya oldu. Bolşeviklerle anlaşamadı.

4 Ağustos 1922’de Belçivan yakınlarında Kızılordu’yla çarpışırken, mitralyözlerin üzerine elinde kılıç atıyla yürüdü. Aslında yaptığının intihar olduğunu o da biliyordu.

Yıllar sonra ölüm yıldönümünde 4 Ağustos 1996 tarihinde naaşı Tacikistan/Çeğen Köyü’ndeki mezarından alınıp İstanbul’a getirildi. Devlet töreniyle Talat Paşa’nın mezarının yanına defnedildi.

Sadrazam Talat Paşa

Tarih, 15 Mart 1921. Yer, Berlin.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya gitmek zorunda kalan İttihatçı lider Talat Paşa, tütün almak için sabah saatlerinde evinden çıktı.

Hardenberg Caddesi’nde 100 metre yürümüştü ki, İran’dan gelen 24 yaşındaki Ermeni terörist Sogomon Tayleryan tarafından vurularak öldürüldü. Üzerinden "Mehmed Sai" adına düzenlenmiş sahte kimlik çıktı. Talat Paşa’nın cenazesi uzun yıllar Türkiye’ye getirilemedi.

Yıllarca bir kilise mezarlığında sahipsiz kaldı.

Adolf Hitler, Türk-Alman ilişkilerini kuvvetlendirmek için özel bir jest yapıp Talat Paşa’nın naaşını 25 Şubat 1943 tarihinde Türkiye’ye gönderdi. Talat Paşa’nın cenazesi askeri törenle, Abide-i Hürriyet Anıtı’nın sağ yanındaki 50 metre uzaklığa defnedildi.

Sivil komitacı Midhat Şükrü

İttihatçıların ilk gizli toplantıları Selanik Yalılar’da Mülkiye mezunu Midhat Bey’in evinde yapıldı. Yıllarca İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin genel sekreterliğini yaptı.

Osmanlı Meclisi Mebusan’da üç dönem milletvekili olarak bulundu. İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü.

TBMM’de 1935-50 yılları arasında Burdur ve Sivas milletvekilli olarak görev yaptı. Midhat Şükrü Bleda, 1956 yılında vefat edince, İttihatçı arkadaşlarının yanına Abide-i Hürriyet’e defnedildi.

Silahşor Mülazım Atıf

Tarih, 7 Temmuz 1908. Yer, Manastır.

Meşrutiyet’in ilanı için dağa çıkan mektepli subayları cezalandırmak için Manastır’a gelen Müşir Şemsi Paşa, Yıldız Sarayı’na geldiğini haber vermek için postaneden telgraf çekmiş çıkıyordu.

Müşir ve yanındaki yaverleri (ki biri Fevzi Çakmak Paşa’dır) ne olduğunu anlamadan, bir genç, Şemsi Paşa’ya kurşun yağdırdı.

Ve kargaşadan yararlanıp kayıplara karıştı.

Bu kişi Teğmen Atıf (Kamçıl) idi.

Atıf Kamçıl, Cumhuriyet’ten sonra 6. ve 7. dönem Çanakkale milletvekili olarak TBMM’de bulundu.

Vefat edince, İttihat ve Terakki’nin kurucularından biri olarak cenazesi Abide-i Hürriyet’e getirildi. Anıtın 50 metre arkasındaki ağaçlıklı bölüme defnedildi.

Dağa çıkan subay Eyüp Sabri

Tarih, 3 Temmuz 1908. Yer, Ohri.

300 kişilik Ohri Milli Taburu’nun başında bulunan Binbaşı Eyüp Sabri, Meşrutiyet’i ilan için dağa çıktı.

Meşrutiyet ilan edilince Enver ve Resneli Niyazi gibi kahraman oldu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen isimlerinden biriydi.

Eyüp Sabri Akgöl, Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Birinci Meclis’te Eskişehir milletvekili olarak bulundu.

1953 yılında vefat edince Abide-i Hürriyet Anıtı’nın arkasındaki Atıf Kamçıl’ın mezarının yanına defnedildi.


Hürriyet
29/04/2007


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Tarih Üzerine
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Tarih Üzerine:
Sarkozy'nin beğenmediği Kapadokya


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.55
Toplam Oy: 9


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Sarkozy'nin beğenmediği Kapadokya

"Osmanlı’nın Anıtkabir’i Abide-i Hürriyet’ti" | Hesap Aç/Yarat | 1 yorum | Tartışma Ara
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Re: Osmanlı’nın Anıtkabir’i Abide-i Hürriyet’ti (Puan: 1)
Gönderen: saidnursi Tarih: 30.04.2007 Saat: 07:38
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder | Günlük)
Uzun bir ayrılıktan sonra, Belki yirmiyedi, yirmisekiz sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek, mübarek simasını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediğim halde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o, kalblerde yaşadığı için, mânevî varlığı ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman, onun nuranî simasının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu gösterdi. Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Akif'ler, Naim'ler, Ferid'ler, İzmirli'lerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe. En mu'dil meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur'ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün o lem'alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan nebean ediyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sahibi. Kalbi bir sahabî kadar imanla dolu. Ruhunda, Ömer'in şehameti var. Yirminci Asırda Devr-i Saadeti nefsinde yaşatan bir mü'min, bütün hedefi îman ve Kur'ân. İslâmın gayetül-gayesi olan "Tevhid" ve "Allaha İman" esası, onun ve Risale-i Nur'un en büyük umdesidir. Devr-i Saadette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hazret-i Peygamber, Kâ'be'deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirk'e ve putperestliğe o derece düşmandır. Mücahede ile, gönüllerde iman ve Kur'ân hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harb meydanlarında, mücahidlerin önünde, kılınç elinde, dimdik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esarette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman... Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedai. Fitnenin, bozgunculuğun en müdhiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir. Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tegaddi eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek nâmına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar. Yapısı ufak tefektir, fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri birer şems-i tâban gibi nur saçar. Bakışları şâhanedir. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır; fakat mâneviyat âleminin sultanıdır. Seksen küsûr senenin âlâmı yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız saçlarını ağartmıştır. Rengi, pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı kadar zindedir. Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur. En sevmediği şey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya şuunu ile alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra ferdası öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten şiddetle meneder. Memleketin her tarafında 600 bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri memleketin en faziletli evlâdlarıdır. Üniversitenin muhtelif Fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şâkirdleri pek çoktur, yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüzbinlerce Risale-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsayişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak'ası yoktur. Her Nur talebesi, millet-i İslamiyenin huzur ve emniyetinin tabiî birer muhafızıdır; âsâyişin mânevî bekçisidir. İstanbul seyahatinden muzdarib olup olmadığını sordum: -Bana ızdırab veren, dedi, yalnız İs

Bu yorumun devamını oku...


 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke