 |
Karakutu
|
|
Reklam
|
|
Google Arama
|
|
Arama
|
|
Online üyeler
|
|
Şu an sitemizde, 233 Üye Adayı ve 16 Üye bulunuyor.
Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.
|
Reklam
|
|
Forum Son Başlıklar
|
|
Giriş Sayfanız Yapın
|
|
Önemli Linkler
|
|
Karakutu - RSS - Alexa
|
|
|  |
Soner Yalçın: Osmanlı’nın Anıtkabir’i Abide-i Hürriyet’ti
Tarih: 29.04.2007 Saat: 04:18 Gönderen: karakutu
|
|
Çağdaşlığın, demokrasinin ve laikliğin sembolü Ankara-Anıtkabir, son
günlerde başta 14 Nisan mitingi olmak üzere binlerce insanın ziyaretine tanıklık
ediyor.
29 Nisan mitingine ev sahipliği yapan İstanbul-Abide-i Hürriyet Anıtı,
Osmanlı’da özgürlüğün-aydınlığın simgesiydi. Meşrutiyete karşı yapılan
saldırıları protesto etmek için binlerce insan, Abide-i Hürriyet’e giderdi. İşte
Osmanlı ilericiliğinin sembolü Abide-i Hürriyet Anıtı’nın hikáyesi.
TARİH, 13 Nisan (Rumi 31 Mart) 1909. Yer, İstanbul Ayasofya’daki Meclis-i
Mebusan binası önü.
İstanbul bir gerici isyana daha tanıklık ediyordu.
Derviş Vahdeti ve İttihad-ı Muhammedi örgütünün yönlendirdiği binlerce
insan, ellerinde silahlar, sopalar ve yeşil
bayraklarla,
Meclis-i Mebusan önünde susmaksızın bağırıyorlardı.
"Gávur meclis istemiyoruz!"
Niye "gávur meclis"ti?
Çünkü:
23 Ağustos 1909’da İstanbul’da çıkan ve 2500 evin yanmasına neden olan büyük
yangını, Allah, Meşrutiyet ilanı üzerine Osmanlı’yı cezalandırmak için
çıkarmıştı!
Bu "gávur meclis"i kapatılmadan bu tür afetlerden kurtuluş yoktu!
Üstelik:
1876 Anayasası’nın 35. maddesi, meclisi feshetme yetkisini padişaha tanımıştı.
Hükümetteki İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu maddeyi Anayasa’dan çıkarmak
istiyordu. Protestocular bu Anayasa değişikliğini, masum Müslüman halka şöyle
anlatıyordu:
"35. madde ne demek; 30 Ramazan 5 de beş vakit namaz demek. İttihatçılar dinsiz
oldukları için ramazanı ve namazı kaldırmak istiyor!"
"Gávurluk istemeyiz, şeriat isteriz" diye bağırıyorlardı. Din, bir kez
daha siyasete alet ediliyordu. Tarih boyunca din istismarcıları tarafından
kullanılanlar, o gün de, meclisin önünde Adliye Nazırı Nazım Paşa ve
Lazikiye Mebusu Emir Arslan Bey’i linç ederek öldürdü.
Bahriye Nazırı Rıza Paşa ise öldü sanılarak bırakıldı.
SUBAYLAR LİNÇ EDİLİYOR
Sadece milletvekillerine düşman değillerdi. Askerlere de kin duyuyorlardı.
Gávurluğu Osmanlı’ya askerlerin getirdiğini düşünüyorlardı. Medrese
öğrencilerinin askere çağrılmasını; 23 Ocak 1909’da irticacı 60 Harp Okulu
öğrencisinin okuldan atılmasını protesto ediyorlardı.
Onları en çok kızdıran ise orduda Harp Okulu mezunu olmayan alaylı subayların
emekli edilmek istenmesiydi.
"Mektepli zabit istemeyiz" diye bağırıyorlardı.
Ve...
İsyancılar yolda karşılaştıkları subaylara soruyorlardı:
"Alaylı mısın, mektepli misin?"
Mektepli olanları öldürüyorlardı.
Binbaşı Ali Kabuli, Yüzbaşı Nail, Yüzbaşı Selahaddin,
Yüzbaşı Sparati, Mülazım Muhiddin, Mülazım Selim ilk
öldürülenler arasındaydı.
Katil sürüsü, Yüzbaşı Selahaddin’in yanındaki küçük kardeşi Nureddin’e
bile acımamışlar, onu da katletmişlerdi.
Binbaşı Ali Kabuli’nin kesilen başı, bir sopaya geçirilmiş sokaklarda
dolaştırılıyordu.
"TÜRKÇEYE HAYIR!"
Gerici isyana ilk tepki Harp Okulu öğrencilerinden geldi. Silah kuşanıp sokağa
çıkmak istiyorlardı. Komutanları güç bela durdurdu.
Komutanların gözü kulağı Yıldız Sarayı’ndan gelecek haberdeydi. Sultan II.
Abdülhamid’in tepkisini bekliyorlardı.
Aynı şekilde, alaylı subayların çoğunluğunu oluşturduğu İstanbul’daki 1. Ordu
da, Yıldız Sarayı’ndan gelecek emri bekliyordu. Hangi safta yer alacaklarını
bilemiyorlardı!
Yıldız Sarayı ise suskundu. Sultan II. Abdülhamid renk vermiyordu.
Gerici isyancıların sayısı her saat artıyordu.
Talepleri de çoğalıyordu:
Okullarda derslerin Türkçe yapılmasına karşıydılar. Yeni okul istemiyorlardı;
medreseler yeterliydi. Kızlar okula gitmeyecekti, şeriata aykırıydı. Yazışmalar
Türkçe yapılmayacaktı. Yoksa...
Yoksa din elden giderdi!..
Gerici isyancılar, İstanbul sokaklarını esir almışlardı. Akıllarına gelen her
talebi bağırıyorlardı. Yıldız Sarayı hálá suskundu. Ama hareketli olan bir yer
vardı; Selanik.
HÜRRİYET ŞEHİTLERİ
"Temmuz Devrimi" II. Meşrutiyet’in filizlendiği Selanik’teki 3. Ordu
Komutanlığı, İstanbul’a müdahale kararı aldı, silah kuşanıp yola çıktı..
"Hareket Ordusu" adı verilen bu kuvvet içinde kimler yoktu ki:
Yüzbaşı Mustafa Kemal, Hareket Ordusu’nun kurmay başkanıydı. Meşrutiyet
ilanı için dağa çıkan subaylar, Resneli Niyazi’ler, Eyüp Sabri’ler,
bu kez Meşrutiyet’i korumak için yola düşmüşlerdi. Hareket Ordusu’na Celal
(Bayar) gibi gönüllü siviller de katılmıştı. Bu askeri kuvvetin neredeyse
yarısı sivillerden oluşuyordu.
Edirne’deki 2. Ordu da Hareket Ordusu’na katılma kararı aldı. Bu ordunun genç
subaylarından biri de Yüzbaşı İsmet (İnönü) idi.
24 Nisan’da İstanbul’da büyük çatışmalar yaşandı. İki gün sonra gerici ayaklanma
bastırıldı. 3’ü subay 71 asker şehit olmuştu.
26 Nisan’da İstanbul’da büyük bir cenaze töreni yapıldı. Şehitler toprağa
verildi. Ancak tören yeterli görülmedi. Hürriyet şehitleri için bir anıtın
yapılmasına karar verildi. Anıt için yarışma düzenlendi.
Kiryadiki Efendi, Vedat (Tek), Kemaleddin Bey, Alexandre
Vallury gibi devrin önde gelen mimarları, yarışmaya proje gönderdi.
Yarışmayı Mimar Muzaffer Bey (1881-1920) kazandı.
İki yıl sonra:
23 Temmuz 1911.
"Temmuz Devrimi"nin üçüncü yılında "Abide-i Hürriyet Anıtı", büyük
bir halk katılımıyla açıldı. 31 Mart şehitlerinin isimleri tek tek anıta
işlenmişti
Mezar odasına giren kapının üzerinde ise, "Makber-i Şuhedá-i Hürriyet"
yazılı bir kitabe bulunmaktaydı. Anıt artık Osmanlı’daki özgürlük hareketlerinin
sembolüydü.
Hürriyet ne zaman tehlikeye düşse, Osmanlı aydınları, subaylar ve Harp Okulu
öğrencileri, tepkilerini Abide-i Hürriyet Anıtı’na çıkarak gösterdi.
ABİde-İ
Hürrİyet
AnItI’na kİm DüŞman?
Hürriyet Tepesi’nin mezbelelik haline gelmesi üzerine, TV’ler program yaptı;
gazeteler yazdı; yetkililer nihayet harekete geçti. Geçti de ne oldu:
07.07.2005’te anıtın rölövesi çıkarıldı.
26.05.2005’te Koruma Kurulu’na gönderildi. Ve hálá orada tozlu raflarda
bekletiliyor.
İhmalkárlık olduğunu mu sanıyorsunuz? O kadar saf olmayın!
ÖNERİ:
Askerler anıtı "sivil yönetimin" elinden kurtarmazsa "Hürriyet Tepesi"
yok olacaktır.
Gasp edilen fidanlık bölümü hemen "Aydınlanma Müzesi" haline
getirilmelidir. Harbiye Askeri Müzesi’ndeki Mahmud Şevket Paşa
suikastındaki otomobil, tabancalar, kanlı gömlekler, ilk Kanuni Esasi kitabı
gibi döneme ilişkin tüm tarihi eşyalar bu müzede toplanmalıdır.
Tarihimizi yok ediyorlar, görmüyor musunuz?
"Hürriyet Tepesi"nde yatanların büyük çoğunluğu şehittir. Askerler
şehitlerine sahip çıkmalıdır.
Hürrİyet-İ Ebedİye’de mezarI bulunanlar
Abide-i Hürriyet Anıtı bahçesine zamanla tarihimizin önemli isimleri de
defnedildi. Ve anıt zamanla "Hürriyet-i Ebediye Tepesi" adını aldı. İşte "sonsuz
hürriyet tepesi"nde mezarı bulunan tarihi şahsiyetler:
Sadrazam Mahmud Şevket Paşa ve iki koruması
Tarih, 11 Haziran 1913. Yer, İstanbul.
Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Babıáli’ye gitmek için Beyazıt’taki Harbiye
Nezareti’nden çıkıp otomobiline bindi.
Otomobil, Beyazıt Meydanı’na geldi. Çarşıkapı’ya sapacağı sırada, karşıdan
ellerinde tabut taşıyan bir cenaze alayıyla karşılaştı. Cenaze alayına yol
vermek için durdu.
Ve tam o sırada tabutu yere atanlar, ellerindeki silahlarla otomobile ateş
açtılar.
Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, koruması Kazım Ağa ve Bahriye Yaveri
İbrahim şehit oldular.
Suikastı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni iktidardan indirmek isteyen bir grup
yapmıştı.
Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, İstanbul’daki gerici ayaklanmayı bastıran
Hareket Ordusu’nun komutanlığını yapmıştı.
Mahmud Şevket Paşa, iki korumasıyla birlikte, Abide-i Hürriyet Anıtı’nın
20 metre soluna yapılan bir anıta defnedildi.
Sadrazam Midhat Paşa
Tarih, 8 Mayıs 1884. Yer, Taif.
Osmanlı’nın ilk anayasasının ve I. Meşrutiyet’in mimarı reformist Sadrazam
Midhat Paşa, Sultan II. Abdülhamid’in kurdurduğu uyduruk bir mahkeme
tarafından, Sultan Abdülaziz’i öldürttüğü gerekçesiyle verilen idam
kararı gereği cezaevinde boğularak öldürüldü.
II. Abdülhamid, Midhat Paşa’nın öldüğünden emin olmak için başını
kestirip Yıldız Sarayı’na getirtti. Zavallı Midhat Paşa’nın gövdesi,
Taif’e gömüldü.
Midhat Paşa’nın kemikleri, 24 Haziran 1951’de Türkiye’ye getirildi.
Tabutu, idam cezası aldığı mahkemenin bulunduğu Çadır Köşkü’nde katafalka
konuldu.
İki gün sonra Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da katıldığı bir törenle
Abide-i Hürriyet Anıtı’nın tam karşısına defnedildi.
Midhat Paşa’nın mezarı üzerine, anayasa kitapçığı şeklinde büyük bir anıt
yapıldı.
Harbiye Nazırı Enver Paşa
Tarih, 4 Ağustos 1922. Yer, Belçivan. Birinci Dünya Savaşı sonrası
yurtdışına çıkan İttihatçılardan biri de Enver Paşa’ydı.
Avrupa’da birkaç ülkede kaldıktan sonra son durağı Rusya oldu. Bolşeviklerle
anlaşamadı.
4 Ağustos 1922’de Belçivan yakınlarında Kızılordu’yla çarpışırken,
mitralyözlerin üzerine elinde kılıç atıyla yürüdü. Aslında yaptığının intihar
olduğunu o da biliyordu.
Yıllar sonra ölüm yıldönümünde 4 Ağustos 1996 tarihinde naaşı Tacikistan/Çeğen
Köyü’ndeki mezarından alınıp İstanbul’a getirildi. Devlet töreniyle Talat
Paşa’nın mezarının yanına defnedildi.
Sadrazam Talat Paşa
Tarih, 15 Mart 1921. Yer, Berlin.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya gitmek zorunda kalan İttihatçı lider
Talat Paşa, tütün almak için sabah saatlerinde evinden çıktı.
Hardenberg Caddesi’nde 100 metre yürümüştü ki, İran’dan gelen 24 yaşındaki
Ermeni terörist Sogomon Tayleryan tarafından vurularak öldürüldü.
Üzerinden "Mehmed Sai" adına düzenlenmiş sahte kimlik çıktı. Talat
Paşa’nın cenazesi uzun yıllar Türkiye’ye getirilemedi.
Yıllarca bir kilise mezarlığında sahipsiz kaldı.
Adolf Hitler, Türk-Alman ilişkilerini kuvvetlendirmek için özel bir jest
yapıp Talat Paşa’nın naaşını 25 Şubat 1943 tarihinde Türkiye’ye gönderdi.
Talat Paşa’nın cenazesi askeri törenle, Abide-i Hürriyet Anıtı’nın sağ
yanındaki 50 metre uzaklığa defnedildi.
Sivil komitacı Midhat Şükrü
İttihatçıların ilk gizli toplantıları Selanik Yalılar’da Mülkiye mezunu
Midhat Bey’in evinde yapıldı. Yıllarca İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin genel
sekreterliğini yaptı.
Osmanlı Meclisi Mebusan’da üç dönem milletvekili olarak bulundu. İngilizler
tarafından Malta’ya sürüldü.
TBMM’de 1935-50 yılları arasında Burdur ve Sivas milletvekilli olarak görev
yaptı. Midhat Şükrü Bleda, 1956 yılında vefat edince, İttihatçı
arkadaşlarının yanına Abide-i Hürriyet’e defnedildi.
Silahşor Mülazım Atıf
Tarih, 7 Temmuz 1908. Yer, Manastır.
Meşrutiyet’in ilanı için dağa çıkan mektepli subayları cezalandırmak için
Manastır’a gelen Müşir Şemsi Paşa, Yıldız Sarayı’na geldiğini haber
vermek için postaneden telgraf çekmiş çıkıyordu.
Müşir ve yanındaki yaverleri (ki biri Fevzi Çakmak Paşa’dır) ne olduğunu
anlamadan, bir genç, Şemsi Paşa’ya kurşun yağdırdı.
Ve kargaşadan yararlanıp kayıplara karıştı.
Bu kişi Teğmen Atıf (Kamçıl) idi.
Atıf Kamçıl, Cumhuriyet’ten sonra 6. ve 7. dönem Çanakkale milletvekili
olarak TBMM’de bulundu.
Vefat edince, İttihat ve Terakki’nin kurucularından biri olarak cenazesi Abide-i
Hürriyet’e getirildi. Anıtın 50 metre arkasındaki ağaçlıklı bölüme defnedildi.
Dağa çıkan subay Eyüp Sabri
Tarih, 3 Temmuz 1908. Yer, Ohri.
300 kişilik Ohri Milli Taburu’nun başında bulunan Binbaşı Eyüp Sabri,
Meşrutiyet’i ilan için dağa çıktı.
Meşrutiyet ilan edilince Enver ve Resneli Niyazi gibi kahraman
oldu.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen isimlerinden biriydi.
Eyüp Sabri Akgöl, Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Birinci Meclis’te Eskişehir
milletvekili olarak bulundu.
1953 yılında vefat edince Abide-i Hürriyet Anıtı’nın arkasındaki Atıf Kamçıl’ın
mezarının yanına defnedildi.
Hürriyet
29/04/2007
|
| |
İlgili Bağlantılar
|
|
Haber Puanlama
|
|
Ortalama Puan: 4.55 Toplam Oy: 9

|
Seçenekler
|
|
|
| "Osmanlı’nın Anıtkabir’i Abide-i Hürriyet’ti" | Hesap Aç/Yarat | 1 yorum | Tartışma Ara |
|
| | Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz. |
|
|
Re: Osmanlı’nın Anıtkabir’i Abide-i Hürriyet’ti (Puan: 1) Gönderen: saidnursi Tarih: 30.04.2007 Saat: 07:38 (Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder | Günlük) | Uzun bir ayrılıktan sonra,
Belki yirmiyedi, yirmisekiz sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek, mübarek simasını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek istediğim halde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o, kalblerde yaşadığı için, mânevî varlığı ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman, onun nuranî simasının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu gösterdi.
Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün idarehaneye gelir; Akif'ler, Naim'ler, Ferid'ler, İzmirli'lerle birlikte saatlerce tatlı tatlı musahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe. En mu'dil meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur'ân. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün o lem'alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan nebean ediyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sahibi. Kalbi bir sahabî kadar imanla dolu. Ruhunda, Ömer'in şehameti var. Yirminci Asırda Devr-i Saadeti nefsinde yaşatan bir mü'min, bütün hedefi îman ve Kur'ân.
İslâmın gayetül-gayesi olan "Tevhid" ve "Allaha İman" esası, onun ve Risale-i Nur'un en büyük umdesidir. Devr-i Saadette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hazret-i Peygamber, Kâ'be'deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirk'e ve putperestliğe o derece düşmandır.
Mücahede ile, gönüllerde iman ve Kur'ân hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür. Harb meydanlarında, mücahidlerin önünde, kılınç elinde, dimdik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esarette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman...
Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedai. Fitnenin, bozgunculuğun en müdhiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir.
Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tegaddi eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek nâmına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.
Yapısı ufak tefektir, fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri birer şems-i tâban gibi nur saçar. Bakışları şâhanedir. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır; fakat mâneviyat âleminin sultanıdır.
Seksen küsûr senenin âlâmı yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız saçlarını ağartmıştır. Rengi, pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı kadar zindedir. Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur.
En sevmediği şey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya şuunu ile alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra ferdası öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten şiddetle meneder. Memleketin her tarafında 600 bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri memleketin en faziletli evlâdlarıdır. Üniversitenin muhtelif Fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şâkirdleri pek çoktur, yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüzbinlerce Risale-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsayişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak'ası yoktur. Her Nur talebesi, millet-i İslamiyenin huzur ve emniyetinin tabiî birer muhafızıdır; âsâyişin mânevî bekçisidir.
İstanbul seyahatinden muzdarib olup olmadığını sordum:
-Bana ızdırab veren, dedi, yalnız İs
Bu yorumun devamını oku... |
|
|
|
|