Yeni çalışmalarında sol düşüncenin dini
yeniden tanımlama çabasına katkıda bulunan Terry Eagleton, 'Sol
kendinden utanmalı' diyor, çünkü 'Büyük ölçüde ateist bir
geçmişten gelen sol dinle ilgilenmedi, dini küçümsedi, bu yüzden
de böylesine ciddi bir söylemle bağ kurmayı başaramadı?'
İngiliz eleştirmen ve yazar Terry
Eagleton'la, çevirmeni ve editörü Tuncay Birkan konuştu
Dünyaca ünlü edebiyat kuramcısı, düşünür Terry
Eagleton, İstanbul Belediyesi'nin davetiyle İstanbul'a gelince,
Eagleton'ın eserlerini yakından tanıdığımı, bir kısmını
çevirmiş, bir kısmının editörlüğünü yapmış olduğumu bilen
Radikal Kültür Servisi yetkilileri beni arayıp kendisiyle
Radikal adına bir görüşme yapmamı istediler. Buluştuğumuzda
Eagleton benden önce 10 civarı gazeteciye röportaj vermiş olduğu
için epey yorgun görünüyordu ve bir an önce İstanbul'u dolaşmaya
çıkmak istediği anlaşılıyordu. Yine de uzun sorularıma sabırla
ve gittikçe daha fazla açılarak cevap verdi. Umarım
çalışmalarını bilmeyenlerde onun hakkında merak uyandırabilecek,
bilenlere de bir ölçüde tatminkâr gelecek bir röportaj olmuştur.
Said ve Zizek'le birlikte Türkiye'de en çok izlenen Batılı
radikal düşünürlerdensiniz. Eserlerinizin çoğu Türkçeye
çevrildi. Burada çok sayıda genç takipçiniz var. Eserlerinizin
diğer dillerde nasıl alımlandığı konusunda fikriniz var mı?
Kitaplarımın Türkiye'de geniş bir etkisi olmasından çok
memnunum, özellikle de genç nüfus üzerinde. Elbette her zaman
geniş kitleler tarafından anlaşılacak biçimde yazmaya
çalışıyorum. Toplumdan geri bildirim almaktan memnunum, genelde
bunu becerdiğim söylenebilir. Çeviriye gelince, eserlerim
elbette pek çok dile çevrildi. Ama daha bugün birine
söylüyordum; sadece Fransızlar çeviri ihtiyacı duymuyorlar.
Fransızlar feci kültürel şovenistler. Başka bir yerden iyi bir
düşünce gelebileceğine inanmıyorlar (Gülüyor).
Büyük olasılıkla dinde yaşanan canlanma yüzünden,
enternasyonal solun Badiou, Zizek, Critchley gibi önemli
simaları din fenomenini ve trajedi, özgürlük, hayatın anlamı
gibi büyük soruları derinlemesine araştırmaya başladı. Siz de
'Kuramdan Sonra', 'Holy Terror' ve yeni yayımlanan 'The Meaning
of Life' gibi kitaplarınızda sol düşüncenin dini yeniden
değerlendirme çabasına önemli katkılarda bulundunuz.
Anlayabildiğim kadarıyla bu kitaplarınızda acı, ölüm, felaket,
sorumluluk ve özgürlük gibi ahlaki, varoluşsal meselelerde
söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa, dine yönelteceğiniz
eleştirinin cahilce ve içi boş olacağını savunuyorsunuz.
Yanılıyor muyum?
Bir de dostane bir eleştirim var: Sol'a sağlam
bir etik temel inşa etmek konusunda önemli bir şey yaptığınızı
düşünsem de, ara sıra Yahudi-Hıristiyan geleneğinin fazla
içinden konuşuyormuşsunuz ve diğer dini gelenekleri pek dikkate
almıyormuşsunuz gibi geliyor. Dahası dini pozitivist
eleştirilere karşı haklı olarak savunmaya çalışırken dine karşı
kendi eleştirinizi yapmayı unutuyorsunuz sanki.
Batı Avrupa solunun teolojiyi bu kadar görmezden gelmesine, din
karşısında bu kadar kayıtsız kalmasına hep şaşmışımdır. İşin
gülünç yanı, kültürel sol bir de en çok ilgilendiği şeyin
popüler kültür olduğunu iddia ediyor! Din kadar etkili, derin,
kalıcı, zengin ve popüler olan kültür alanı mı var? Din
ideolojik olarak bazı görevler yerine getirir ki kültür bunları
yapamaz. Kültürün günümüzde kriz içinde olmasının nedenlerinden
biri de bence budur. Kültürün din kavramının yerine geçmesi
bekleniyordu. Ama hiçbir zaman bunda yeteri kadar başarılı
olamadı. Evet, doğru, büyük ölçüde ateist bir geçmişten gelen
sol dinle ilgilenmedi, dini küçümsedi, bu yüzden de böylesine
ciddi bir söylemle bağ kurmayı başaramadı. Kendinden utanmalı.
Ben Katolik olarak yetiştirildim. Belirli bir teolojik geleneğe,
fikirlere erişebilmemi mümkün kılan değerlere bağlıyım.
Dolayısıyla haklısınız, dini bakışımı biraz genişletmem lazım.
Ama ne kadar az bilsem de İslam hakkında daha çok okuyorum ve
öğrenmeye çalışıyorum. Teröre karşı savaşın tek iyi yanı da bu
olsa gerek; Avrupa'daki pek çok sol düşünür ilk defa İslam
okumaya başladı (Gülüyor.) Okudukça Yahudilik, Hristiyanlık ve
İslam arasında daha çok yakınlık, fikir birlikteliği buluyorum.
Diğer yandan, din Amerika'daki çirkin köktenci biçimleriyle de
karşımıza çıkıyor. Öyle ki bugünlerde, özellikle de laik
Batı'dan beklenmeyecek denli politik bir soruya dönüştü. Bunun
yüzyıl arkamızda kaldığını sanmıştık. Fakat, din öyle bir
fenomen ki ölmüş gibi görünür ama asla pes etmez.
En son 'Hayatın Anlamı' başlıklı bir kitap yazdığınızı
görünce şaşırmıştım...
Evet ya, yaptım öyle bir yüzsüzlük. Neyse, kendimi kendim de
tahmin edemiyorum. Bazen bir şeyleri neden yaptığımı ancak
sonradan dönüp baktığımda anlayabiliyorum. Evet, bir edebiyat
eleştirmeni olmak üzere eğitildim. Ama benim Cambridge'deki bu
eğitimi tamamladığım zaman diliminde her şey çok hızlı değişmeye
başladı, belirli tarihi gelişmeler yüzünden kültür daha merkezi
hale geliyordu. Ve benim gibi bazı edebiyat eleştirmenleri, salt
edebiyat eleştirmeni olmaktan çıkıp daha felsefi, politik ve
kültürel eleştirmenler olma yolunda bir geçiş yaşadılar. Ama
bunun altında edebiyata yönelik bir dert de bir lav gibi akışını
sürdürdü. Evet, kendimi edebiyata geri dönerken buluyorum.
Hazır edebiyattan bahsetmişken hakkında pek sık yazmadığınız
günümüz romancı, şair ve oyun yazarlarından en sevdiklerinizi
öğrenmek isterim şahsen.
Söylemek zor. Günümüz romanını bir hayli okuyorum, ama sadece
keyif için, yazı ya da ders konusu yapmak için değil. Adını
sürekli duyduğum, gelecek vaat eden genç bir Türk edebiyatçı
var. (Gülüyor ) Neydi adı? P ile başlıyordu. Pamuk, evet Pamuk,
bence iyi bir yazar olacak. Bildiğinizi sanmıyorum ama İrlandalı
John Banville'i de okuyorum.
Yoo, Banville'in epey kitabı çevrildi.
Güzel. Nedense İngilizler tarafından gözardı ediliyor. Bence
harika bir yazar, dil üzerine çok düşünüyor, dili çok önemsiyor.
Günümüzde birçok modern yazar bunu yapmıyor, dili umursamıyor.
Daha çok olay örgüsünü önemsiyorlar. Günümüz İngiliz romanında
olan şeylerden pek etkilendiğimi söyleyemem. Modernizm Avrupa
düşüncesinin son yüksek noktasıydı. Ondan sonra odak, gelişmekte
olan dünyaya kaydı. Büyük romanlar artık gelişmekte olan
dünyadan çıkıyor. Avrupa'da yüksek modernizmi yaratan tarihi
kriz, gelişmekte olan dünyada üretimi sağlayan farklı bir krizde
yeniden ortaya çıktı.
26 yıl önce sorduğunuz şu ünlü soruyu şimdi nasıl
cevaplardınız? "Balzac'ın tali bir romanının Marksist-yapısalcı
analizini yaparak kapitalizmin temellerini sarsmak mümkün mü?" O
yazıda cevabınız "Bu tür alternatif yorumlar üretmek hiçbir
zaman Marksist bir eleştirinin öncelikli görevi olamaz"
şeklindeydi.
Şimdi o dönemde sorduğum bu soru biraz mahcup ediyor beni. O
soruda, genç bir adamın sabırsızlığı var. Anlaşılabilir. Sanırım
eleştirinin işleviyle ilgili bir derdim vardı. Bu da sadece
farklı şeyler yazmak değil, eleştiriyi değiştirmekle ilgili.
Brecht'in de dediği gibi eleştirinin işlevini yeniden kurmak.
Bunun sadece eleştirmenler tarafından yapılabileceğini düşünmem
biraz naifti. Bu tarihe bağlı bir şey. Benjamin, Brecht,
Mayakovski gibi yazarlar bir şeyler yapabildilerse dönemin
kitlesel politik hareketlerinin içine kök saldıkları içindi,
zaman ve kültürel yapı buna uygun olduğu içindi. Buna sahip
olamamak bizim suçumuz değildir ve bunu zorla sağlayamayız.
İnceleme kitaplarınızın yanında bir romanınız, birkaç
oyununuz, bir de senaryonuz var. Uzun bir süredir başka bir
kurmaca eser yayımlamadınız.
Roman yazmamamın iki temel sebebi var. Birincisi, pek
beceremiyorum. Roman yazarken birilerine belli fikirler
söyletebiliyorum ama pencereden kapıya doğru gitmelerini
sağlayamıyorum. Maddi ayrıntılar konusunda romancının sahip
olması gereken sabra sahip değilim. Öte yandan, tiyatroyu daha
tatmin edici buluyorum, insanı evden çıkarıyor.
Tuncay Birkan: Eagleton, Zizek, Said, Badiou,
Wallerstein, Sennett, Bauman, Buck-Morss gibi düşünürlerden 35
civarında kitap çevirdi. Halen Kitap Çevirmenleri Meslek
Birliği'nin başkanlığını da yürüten Birkan, Metis Yayınları'nda
editör olarak çalışıyor.
* * * * *
'Medeniyetin ne
olduğuna kim karar veriyor?'
Şahsen çok önemli bulduğum bir sorunla ilgili görüşlerinizi
almak isterim. Bir zamanlar Türkiye, Batılı siyasetçi ve
entelektüellerin gözünde 'gelişmekte olan ülkeler'den biriydi.
Sonraları mahut 'geç kapitalizm'in yükselip vurgunun gittikçe
daha fazla kültürlere kaymasıyla birlikte Türkiye aynı kişiler
nezdinde dörtbaşı mamur bir 'İslam ülkesi' olup çıktı. Hem de o
korkunç insan hakları ihlalleri siciline bakmadan bir de
'medeni' Avrupa Birliği'ne katılmaya cüret eden bir ülke.
Halbuki ne bu (sahiden de berbat) sicil ne de Türk halkının
çoğunluğunun her zaman gerçekten de Müslüman olması, Türkiye'nin
55 yıldır NATO'nun aktif üyesi olmasını sorgulamaya neden olmadı
hiç.
Askeri bir ortak olarak Türkiye iyi hoş, ama kültürel bir ortak
ve AB'nin ekonomik kaynaklarından yararlanmaya aday bir ülke
olarak büyük bir tehlike, Avrupalı siyasetçiler için. Bu tür
çevrelerde ikiyüzlülük beklenmedik bir şey değil. Ama asıl moral
bozucu olan gittikçe daha çok Avrupalı solcu ya da radikal
entelektüelin de genelde 'İslam', özelde de 'Türkiye' karşısında
bu tepeden bakan, özselleştirici tavrı, benimsemeye başlaması.
Türk yazarlar, sinemacılar, akademisyenler vs. Avrupa'daki
muadilleri tarafından Türkiye'deki rejimin resmi
temsilcileriymiş muamelesi görmekten, Türk devletinin
demokratikleşme yolunda pek de bir şey yapmadan AB'ye kapağı
atmak istemesine onların suçuymuş gibi bakılmasından bıktılar.
Hep AB, Kürt meselesi, İslam, Ermeniler vs. ile ilgili sorguya
çekilmekten, İslam adına ya da Türk yetkililerin yanlışları
yüzünden azarlanmaktan usandılar.
Sanki bir Türk entelektüelinin hakkında dişe dokunur bir şey
söyleyebileceği başka hiçbir mesele olamazmış gibi.
Halbuki hepimiz sol radikal olma sıfatıyla, yaşadığımız dünyayı
değiştirmek istiyorsak, dini ya da ulusal kökenimiz ne olursa
olsun birbirimizle eşit ortaklar, dostlar olarak konuşmamız ve
Benjamin'in öğrettiği üzere, hepsi de bir dolu barbarlık
sayesinde mümkün olabilmiş her kültürün sırtındaki ortak tarih
yükünü birlikte yüklenip hafifletmemiz gerekiyor. Sizce neden
Avrupa'da Sol bile başkalarından bir şey öğrenmekten, onları
önce 'kurban' konumuna yerleştirmeksizin, gerçekten dinlemekten
bu kadar aciz hale geldi?
Çok güçlü ve gerekli bir tez. Hayran kaldım. Keşke bunu ben
söyleseydim (Gülüyor). Bence değindiğiniz çok ilginç bir nokta,
özellikle kimilerinin askeri kimilerinin politik olarak kabul
gördüğüne dair... İş şu gizemli 'medeniyet' kavramına gelince,
çok ilginç yorumlar geliyor. Pek enteresan bir kavramdır!
Gandhi'nin Britanya Medeniyeti hakkında fikri sorulunca yaptığı
yoruma buradayken birkaç kez değindim. ["İyi olurdu tabii öyle
bir şey olsa!" demişti bildiğiniz gibi.]
Medeniyetin ne olduğuna kim karar veriyor? Bu benim ilgimi çok
çekiyor. Ya da hangi değerlerin medeni olduğuna hangilerinin
olmadığına kim karar veriyor? Günümüzde İngiltere'de yaşayan
etnik topluluklar hakkındaki tartışmalar sırasında çıktı bu
soru; orada yaşayan Türkler, Araplar ya da Afrikalıların İngiliz
değerlerini kabul etmeleri gerektiğini iddia ettiler. Guardian
'a daha birkaç hafta önce yazdım. Bu iddiayla ilgili tek sorun
şu ki İngiliz değeri diye bir şey yok! Misafirperverlik, adalet,
yoldaşlık vs. evrensel değerlerdir. Kimsenin tekelinde olamaz.
Bunlar üzerinde tekel iddia etmek kibirli bir saçmalık. Sizin de
belirttiğiniz gibi, medeniyet sözcüğü aynı zamanda şu halklar
oyuna dahil değil de demek, işlevlerinden biri bu sözcüğün.
Sol entelijansiyanın ihaneti diyebileceğiniz mesele konusunda
haklısınız. İronik, değil mi? Onca yıldır Ötekilik konusunda
nutuk çekiyorlar. Ama gerçek bir problem ortaya çıktığında
nereye kaçacaklarını bilemiyorlar (Gülüyor). Vahşilikten,
Şarklıların kana susamışlığından dem vuran yorumlar, Viktoryen
klişeler geri dönüyor. Bu kişiler ölmedi, anti-semitizm hiç
ölmedi, her zaman bir köşede bekliyor. Bunları söyleyen batının
sol entelektüelleri, örneğin Christopher Hitchens... (Hitchens
otuz yıl önce Oxford'da araba fabrikası önünde el ilanları
dağıtıyordu, ama Paul Wolfowitz, George Bush vs. ile arkadaş
olduktan sonra bayağı bir ağız değiştirdi -Gülüyor). Bu
pozisyonun bu insanlarca politikaya değil kültüre atfedilmesi
ilginç. Hitchens, Salman Rushdie'nin yakın arkadaşıydı. Ve
fetvayı Liberal Batı ile Barbar Doğu arasındaki farktan
bahsederek yorumlamaya çalıştı. Hitchens'ın bu hale gelmesi o
sıralarda başladı denebilir
TUNCAY BİRKAN
Radikal
26/04/2007